Çift oldukça huzurlu bir hayat sürüyor. Otuz yaşında evlenmişler. Bir oğulları dünyaya gelmiş. Güzel, sıcak bir aile ortamı kurmuşlar. Maddi olarak da rahatlar. Bir apartman dairesi satın almışlar, köydeki eski evlerini modern, konforlu bir yuvaya dönüştürmüşler. Tatil zamanlarında yurt dışına gitmişler. Kocası ona her zaman sadık kalmış, başka erkekleri asla düşünmemiş.
Oğulları büyümüş ve hoş bir kızla evlenmiş. İkisi de yirmili yaşlarının başında. Biz de eşimle böyleydik ama onlar on yıl daha erken evlendi, diye içinden sevinçle geçiriyor kadın. Genç çifte aileleri küçük bir daire almış.
Kadın çok mutlu. Fakat yıllar geçtikçe, belki yaştan, belki çevrede konuşulan batıl inançlardan, bu huzurlu hayatın bir gün bozulabileceğine dair bir huzursuzluk içine düşüyor. Bir şeyler olabilir…
Ve gerçekten de oluyor.
Kocası vefat ediyor.
Kadın uzun süre toparlanamıyor. Zamanla, adım adım alışıyor yeniden yaşamaya. İşe başlıyor. Eskiden ev hanımıymış.
Herkes, Miras işlerine bakmalısın, hukuki işlemleri halletmek gerekir, diyor. O da oğluyla birlikte notere gidiyor. Sonuçta, anlamasa da, mirasın yarısının kendi, yarısının da oğlunun olacağını düşünüyor. Eşinin ailesi de yıllar önce vefat etmiş, başka mirasçı yok.
Noter onları odaya alıyor. Masada hiç tanımadığı bir kadın oturmakta.
Kocasının payı o kadına miras kalmış.
Kadın bir süre anlam veremiyor, önce notere, sonra karşısındaki bu yabancı kadına bakıyor. Yaşı ellinin üzerinde, pek de dikkat çekici biri değil. Demek ki bir bağı var eşinin geçmişiyle.
Noter, yıllar önce yapılan bir vasiyet olduğunu, aradan bunca yıl geçmesine rağmen yeni bir vasiyet yapılmadığı için bunun geçerli olduğunu açıklıyor.
Yabancı biri…
Bir zamanlar büyük bir aşkla birlikteydiler. Üniversiteden yeni mezun gençlerdi. Hayatları önlerinde.
Adam, onun ilk aşkı, ilk adamı olmuş. Kadına değer vermiş, Sen benim çocuğumsun dermiş, halbuki yaşıtlar. Kadın mutlulukla güler, şakalaşırlarmış.
Bir gün bir film izlemişler; filmde âşıklar birbirlerine vasiyet bırakıyorlarmış. Onlar da bu fikirden etkilenip gülerek karşılıklı vasiyet yazmışlar: “Her şeyim senin, sonsuza dek.” Kadın bunun sadece bir kâğıt olduğunu, resmiyete dökmeleri gerektiğini söylemiş. Notere gitmişler. Sonra kutlama yapıp şampanya içip birlikte olmuşlar.
Derken hayat yoluna girmiş. Adamın babası hastalanmış, annesiyle birlikte yurt dışında tedaviye götürmüşler.
Kadın ise partneriyle birkaç kez daha görüşüp hamile kalmış. Adam ona evlenme teklif etmiş. Kadının annesi, Arkadaşın ortada yok, güvenilir biriyle evlen, demiş. O eski sevgilisine yazdığı mektuplara hiç cevap alamamış.
Kadın evlenmişler. Eşi başka şehirde iyi bir iş bulmuş, oraya taşınmışlar. Bir kız çocuğu olmuş. Fakat evlilik yürümedi, ayrılmışlar.
Elbette o eski vasiyeti zaman zaman hatırlamış, ama yıllar önce kendi kızı için yeni bir vasiyetname hazırlamış.
O postadan gelen taahhütlü mektuba çok şaşırmış. Eski aşkını unutmuş olduğunu sanıyormuş. Mektupta onun ismini görünce her şeyi anımsamış. Ne çok seviyormuş adamı!
Adam da o vasiyetten tamamen habersizmiş; babasının hastalığı, ölümü, ardından annesinin rahatsızlığı derken hayata dalmış. Eski aşkının evlenip başka bir şehre taşındığını öğrenince unutmaya çalışmış. Sonra da ciddi, karakterli biriyle tanışıp evlenmiş. Büyük bir aşk olmamış ama birbirlerine saygı duyarak yıllarca huzur içinde yaşamışlar.
Şimdi ise, mirastan kadın pay mı alacak? Senin mallarının yarısı benim mi oluyor? diye soruyor kadın.
Ne tuhaf, demek zamanında onun için ne kadar önemliymişim, diye geçiyor içinden. Yıllar sonra onun anısına alacağım bu payı.
Kadın soğukkanlı bir şekilde, Artık paranın yarısı benim, diyor. Sadece para değil, apartman, köydeki ev, araba, bankadaki tüm Türk lirası birikimi…
Kadının yüreği sıkışıyor. Önce eşinin ölüm acısı, şimdi de yılların ardından gelen böyle bir ihaneti yaşar gibi hissediyor.
Bunca yıl boyunca bir kez olsun eski aşkını hatırlamadığını sanıyordu!
Şimdi ise, sayısız yıllar sonra ona bu kadar çok şey bırakmak…
O da mahkemeye başvuruyor fakat sonuç değişmiyor, sadece harcanan sinir ve zamanla kalakalıyor.
Kadına parasını veriyorlar.
O da hemen kendine yeni bir daire satın alıyor, kızını alıp Egeye, deniz kenarına tatile gidiyor.
Her sabah, tekrar tekrar fısıldıyor: Teşekkür ederim.Hayat bazen hiç tanımadığımız birinin varlığıyla değişebiliyordu demek. İki kadın, yıllarca ayrı sularda yüzmüşlerdi ama şimdi, kaderin garip bir oyunu onları aynı masanın etrafında buluşturmuştu.
Bir sabah kahvaltıda, deniz dalgalarının hafif uğultusu eşliğinde, kadın fincanını eline aldı ve içini çekti. Artık ne gençliğin hevesine, ne de yıllanmış acılara yer vardı; sadece huzur vardı. Geçmişin gölgesini bu yeni güne taşımadan, hemen yanında oturan kızına baktı, göz göze geldiler. İçinde kırgınlık değil, beklenmedik bir hafiflik hissetti.
Diğer şehirde yabancı kadın, pencereden sabah ışığına baktı ve eski sevgilisiyle yaşadıkları kısa yazgıya selam gönderdi. Ellerini yeni evinin duvarına sürdü, Belki de hayat, son perdesini bile böyle beklemediğimiz anda açar, dedi kendi kendine.
İki kadın, farklı başlıklardan aynı kitaba yazılmışlardı. Mirasın ötesinde bir şeyler vardı; yıllarca bir kalbin kenarında bekletilmiş, unutuldu sanılan, ama vaktinde yazılıp mühürlenmiş bir sevgi.
Kadın, Ege sabahının rüzgarıyla balkona çıktı. Elinde tuttuğu fincanı denize doğru kaldırdı. Güçlü bir sesle, yılların acısı ve affediciliğiyle karışık bir huzurla fısıldadı: Her şeye rağmen, hayat güzelmiş.
Fincanı masaya bırakıp kızıyla birlikte kahkaha attı. Sonunda, yalnızlık değil, paylaşılmış hatıralar kalıyordu geriyeve aralarındaki huzur, geçmişi şefkatle saran ince bir iplik gibi, yavaşça ufka doğru uzanıyordu.




