Uçuşu iki gün boyunca ertelendi. O ise eve daha erken döndü… Eve döndüğünde kadın kahkahası duydu ve huzurlu yuvasının artık dolu olduğunu fark etti.

Uçuş iki gün gecikti. Oysa o, eve daha erken dönmüştü Eve dönüp kadın kahkahası duyunca, limanı, sessiz sığınağı artık başka birine aitmiş gibi hissetti. Ardından, hiç kapıyı çarpmadan geçmiş hayata sırtını dönerek kapıyı kapattı.

Aralık ayının buz gibi rüzgarı, Atatürk Havalimanının pistini dikenli karla süpürüyor, projektörlerin altında hipnotize edici bir dans başlatıyordu. Şebnem bilgi bankosu önünde donmuş bir heykel gibi duruyordu; parmakları, iyice işe yaramaz bir kağıt parçası haline gelmiş boarding kartını sıkıca tutuyor. Önce altı saat, sonra on iki saat, sonra ise dinlendirici bir kadın sesi: teknik bir arızadan ve yedek uçak yokluğundan dolayı uçuş iki gün sonra, yani öbür gün ertelenmişti. İki gece, adsız, boşluğa bakan bir otelde kalmakvaliz dolusu fısıltılı ipek elbise ve deniz meltemi beklentisiylebedeniyle savaşan, içini sürükleyen bir itiraz duygusu uyandırıyordu.

Numarayı çevirdi; uzun tuş sesleri salonun sessizliğini keserken sonra bir otomatik ses yanıtlıyor. Fakat içine işlemiş endişe yerinden kıpırdamıyordu; yedi yıllık hayatının ritminde, eşi Bora telefonu ofisinde bırakır, gece yarısı çapraşık projelerine gömülür; bu bir alışkanlıktı, normali buydu.

Pahalı, kimliksiz otel odasının düşüncesi aniden gülünç göründü; ev, sadece bir saatlik Anadolu yakası yolculuğunda, karanlıkta parlayan bir tünelden geçmişe açılıyordu. Onun şaşkınlığını hayal etti: anahtarın sessiz kıt sesi, tanıdık parke üzerinde adımlar, mutfağın sıcak ışığı, kahve kokusu, Boranın gülüşü. İki haftadır görüşmemişlerdi; Bora Karadenizde iş seyahatindeydi, Şebnem ise soluklanmak, kendiyle baş başa kalmak için tatile gidiyordu. Son bir yıl ilişkileri bir göl gibiydi: güvenli, öngörülebilir, fırtınasız. Belki de bu tuhaf aksilik, kayıp zamanı bir armağan gibi sunuyordu, tam ihtiyaçları olan buydu.

Araç, ışık zincirlerine benzer sarı boncuklar gibi dizilen sokak lambalarını ardında bırakarak uçtu. Buzlu camdan dışarı bakan Şebnemin içinde, yorgunluğun altında bir kıvılcım yanıyordu: bu tuhaf macerayı nasıl anlatacakları, birlikte tek bir battaniyeye sarılıp nasıl gülecekleri Kalbindeki ritim gibi bir düşünce: Ne güzel, geri dönecek bir yer var.

Anahtar kilide tatlı bir tonda oturdu. Ev, yoğun ama tam olmayan bir sessizlikle karşıladı. Salonun açık kapısından, abajurun bal rengi ışığı yayılıyor, boğuk sesler geliyordu. İlk başta televizyondur diye düşündü; sonra gümüş gibi parlak, çocuksu bir kadın kahkahası duydu. O kahkaha, ancak tam bir güven alanında, iki ruh birbirine açık olduğunda yankılanır.

Şebnem, uzun koridorda, kışlık paltosunu çıkarmaya cesaret edemeden kaldı. Kahkaha tekrarlandı, ardından tanıdık, derinden vuran bir erkek sesi. Onun tonu hemen ayırt edildi: Boranın sesi, az bulunur huzurlu zamanların yumuşaklığıyla dolu. Kalbi öyle sert attı ki, yankıları tüm evde duyulacak sandı.

Adeta içgüdüyle gıcırdayan tahta parkenin üzerinden sessizce geçti, ışığa yaklaştı. Bir fotoğraf çerçevesinin gölgesi Şebnemi görünmez yaptı. Salonda, eskimiş kadife koltuklarında, tanımadığı bir kadın oturuyordu. Yirmi sekiz yaşlarında, kuş tüyü gibi siyah saçları omuzlarına dökülen biri. Üzerinde mor ipekten bir elbise vardı; Şebnem elbiseyi tanıdıdolapta arka köşede, kalçadan biraz dar, mutlu günlerde alınmış. Kadın ev haliyle koltukta oturuyor, parmaklarında koyu kırmızı şarap bardağındaki ışıklarla oynuyordu. Bora ise yakınında, ev sahibi gibi. Elini koltuğun arkasına koymuş, neredeyse kadının omzuna değiyordu; pozunda rahat, sahiplenici bir zarafet.

Televizyonda bir resim titreyip duruyordu fakat ikisi de bakmıyordu. Birden, anımsadığı isim: Nilgün, Boranın işyerinden yeni projedeki mesai arkadaşı. Nilgün, başını hafifçe eğip bir şey fısıldadı, kirpikleriyle örtmüş gözleriyle. Bora sessizce gülüp ona yaklaşıp şaka yoluyla dudağını onun şakağında gezdirdi. Sadece şakağında. Ama Şebnem, bu yakınlığı, uzun süredir hissettiklerinden fersah fersah ayrı buldu.

Dünya altından kayıp gitti. Şebnem, milyon parça halinde bu ihanet ve huzurlu tabloyu izledi. Geri çekildi, sırtını soğuk duvara yasladı. İçindeki çılgın, ısrarlı bir nakarat: Bu olamaz. Ama oluyordu. Bu, zamana yayılmış bir ritüeldi, bir anlık heves değil.

O an, delice, kanıt gibi anılar üst üste geldi. Artan gece toplantıları, iş takımındaki buluşmalar, sabah Bora’nın üstünde tanıdık olmayan soğuk şöyle şoklarda kalan parfüm. Her şeyin yükünü stresse, yorgunluğa, ilişkilerin doğal akışına bağlamıştı. Birlikte bahçeli bir gelecek kurup hayal etmişlerdi. O hayaller şimdi, fırtınadan daha dayanaksızdı.

Karanlıkta kaç dakika geçti, on mu? Otuz mu? Şebnem, ikilinin işyerindeki komik hikâyelerini, Nilgünün patronla ilgili şakalı şikâyetlerini, Boranın ipeksi teselli sesini dinledi. Sonra Nilgün, gevşek bir şekilde: İyi ki o gitti. Şu iki hafta sadece ikimiz. Gerçekten. Bora ise, sessizce: Evet. Sonra daha dikkatli oluruz.

Boğazında sıcak, dikenli bir yumru takıldı. Gözünde öfke, içeri dalıp bağırıp hediyeleri yere fırlatıp hesap sorma görüntüler uçuşuyordukötü bir dizideki gibi. Ama bedeni başka bir yol seçti. Sessizce, ağır başlıca, evden çıktı; kapıyı gayet usulca kilitledi.

Dışarıda, soğuk hava ciğerlerini yakıyordu, ama üşümüyordu. Ayakları pırıl pırıl karları aşıp gitmeye başladı. Hafıza, haince, en güzel anları gösteriyordu: kurumsal bir partide ilk karşılaşma, çam ve Boranın parfüm kokusu karışımı; sonbahar yağmurunda yürüyüş, Bora’nın ceketini onun üstüne atış anı; Ağustos yıldızları altında fısıldanan evlenme teklifi; kafede geleceği çizerken karaladıkları hayaller. Artık tüm kareler, mor elbiseli o akşamın gölgesiyle zehirlenmişti.

Boş bir durakta, yalnız bir lamba kar üzerinde sarı bir daire çiziyordu. Şebnem, telefonunu çıkarıp titreyen parmaklarla mesaj attı: Ayten, yanına gelebilir miyim? Şimdi? Cevap anında geldi: Kapım açık. Ne oldu? Şebnem sadece: Anlatacağım. Sonra.

Aytenin mutfağında, tarçın, yeni boya kokusunda, zaman şekilsizleşti. Kuru, kısa cümlelerle anlattı, sonra sessizce gözlerinden yaş döküldü. Ardından soğuk, keskin öfke geldi. Sonra tekrar boşluk. Ayten büyük bir bardakta çay doldurup hiç konuşmadan, yanına oturdu; bu sözsüz bir destek, en sağlamıydı.

Ertesi sabah Şebnem tekrar havalimanına döndü. Uçuşun gecikmesi artık engel değil, bir hediye, kaçınılmaz olana bir zaman kazancıydı. Transit otelde steril bir oda kiralayıp içine kapanarak bir koza gibi hayata tutundu. Günler birbirine karıştı; tabletle kitap okuma, dizi izleme, kendisiyle sessiz konuşmalar. Son bir yılı, şüpheyle mikroskop altında yeniden gözden geçirdi.

Evet, Bora daha sık seyahat ediyordu. Buzdolabında sabah notları yoktu. Sarılması kısa, resmiydi. Seni seviyorum çok nadir, zaman silmiş gibiydi. Sosyal medyada iş buluşmalarının fotoğrafında Nilgün hep bir beğeni ve sevimli yorum bırakıyordu. Arkadaş demişti. Sadece arkadaş.

Uçuş nihayet açıklandığında, pencere kenarındaki koltuğuna oturdu. Uçak, İstanbulun üstünden yükseldi, kent minyatür haritaya, yara izleriyle dolu bir oyuncağa dönüştü. İzmirde sıcak ve hafif güneş, deniz tuzu ve çam kokusu karşıladı Şebnemi; ama güzellik kalbine ulaşmıyordu. Sahilde tek başına yürüdü; dalgaların sesini içindeki sorular bastırıyordu: Peki şimdi ne olacak? Bu bilgiyle nasıl yaşanır?

İki hafta, garip bir rüya gibi geçti. Dönüşte, akşam karanlığında inen uçağı Bora karşıladı: kocaman bir beyaz gül buketiyle ve gergin, suçlu bir gülümsemeyle. Sıkıca sarıldı, saçına fısıldadı: Sensiz her şey griydi. Şebnem sarılmasına karşılık verdi, gülümsedi, ama içinde derin bir sükûnet ve boşluk vardı, bir kilise gibi ayinden sonra sustu.

Evde her şey alışkanlikle, sahte bir huzurla nefes alıyordu. Bora, onun sevdiği makarnayı yaptı, iş gezisini anlattı, espri yaptı. Şebnem sorularını doğru sordu, rolünü mükemmel oynadı. Hiçbir bakış veya sözle bildiğini, gördüğünü belli etmedi.

Bir hafta geçti, bir daha. Şebnem, bir araştırmacı gibi izliyordu. Bora daha dikkatliydi: telefonu elinden düşürmüyor, tüm şifreleri değiştirmişti, gece dışarı çıkmalar bitmişti. Ama kısa bakışlar, camda dalgın bir göz, sebepsiz iç çekiş, gelen mesaja hafif bir gülümseme hep yakalıyordu. Bora buradaydı; ama bir parçası o akşamda kalmış, hâlâ özlüyordu.

Bir gün, dışarıda ilk kar taneleri dönüp dururken, Şebnem yemeğin başında çatalı bırakıp: Gel, açıkça konuşalım, dedi. Bora durdu, gözlerinde eski hayvani korku gezindi. Şebnem her şeyi anlattı. Duygusuz, rapor gibi: eve dönüş, karanlık koridor, mor elbise, gümüş kahkaha, şakağa dokunuş, iki haftalık gerçek hayat sohbetleri Bora inkâr etti, sesi titredi. Sonra gerçek gözyaşları, ardından itiraf.

Meğer ki hikaye sıradan, sonbahar yağmuru gibiymiş. Her şey altı ay önce başlamış. Genç ve iddialı çalışan. Ortak proje. Kahve yanındaki şaka dolu sohbetler. Anlayışlı bakışlar. Gece geç saatte evrak yardımında ilk öpüşme. Bora, Planlamadım, kendiliğinden gelişti, demişti. Şebnemi seviyorum, ama Nilgün o bana, yirmi beş yaşındaki hayalperestliğimi geri getirdi.

Şebnem dinledi ve tuhaf biçimde ağlamadı. Sadece buz gibi, kristal bir berraklık hissetti. Tek bir soru sordu: Onunla olmak istiyor musun?

Uzun, yankılı bir sessizlik. Bora masaya bakıp, zorla, ağır bir şekilde: Bilmiyorum dedi.

Bu yeterliydi. O gece, Bora koltukta huzursuz uyurken, Şebnem acilen valizini hazırladı. Anne babasının fotoğrafları, en sevdiği eski kitabı, birkaç onunla ilgisi olmayan eşya. Şafakta, hiç geriye bakmadan çıktı. Ayten tekrar kapısını açtı, hiç sorgusuz.

Bora arayıp, uzun ve karışık mailler gönderip buluşma dilendi, her şeyi bitireceğine söz verdi. Nilgün, ortak tanıdıklardan öğrenilmişti, bir hafta sonra işten ayrılmışarkada dedikoduya dayanamamış, ofisteki bakışlara. Küçük dünyalarında dedikodu, orman yangını gibi hızla yayıldı. Herkes Şebneme acıdı, Borayı kınadı. Bora aylarca geri dönmeye çalıştı: pencereler altında bekledi, mesajlar yazdı ama Şebnem bunları okumamayı öğrenmişti.

Küçük, aydınlık bir daire tuttu, park manzaralı. Şehir merkezine uzak ama sıcak, samimi bir iş buldu. Tertemiz bir sayfayla başladı hayata. İlk aylar karanlık geçti; geceleri o kahkaha rüyasında belirip, boğazında bir yumruyla uyandırıyordu. Sonra rüyalar azaldı. En sonunda tamamen kayboldu.

Bir yıl geçti. Şebnem, şehrin diğer ucunda bir kafede tesadüfen onları gördüBora ve Nilgün, el ele. Pozlarında, Boranın başının yorgun eğimi, Nilgünün fazla canlı el hareketlerinde tutku değil, hatalardan ders çıkarma çabası vardı. O eski, abajur ışığına sığan ateş yoktu artık.

Şebnem, duraksamadan yanlarından geçti. Birden fark etti; kalbinde öfke, acı yoktusadece ince, sonbahar ağı gibi bir hüzün, bir zamanlar sonsuz görünen şey için.

İşte o anda, o kadın kahkahasının final değil, bir geleneksel Türk kamertonu olduğunu anladıikili hayatlarının melodisindeki sahteliğin tonunu gösteriyordu. Acı ama dürüst, yeni bir simfoniye açılan ilk, sessiz nota oldu. Hayat, bazen kayıp bir kıyıdan, ileriye açılan en berrak ve geniş ufku sunar; Şebnem yeni sabahın havasını derin bir nefesle çekip, omuzlarını dik tutarak, artık boş olmayan, kendine has bir sessizlikte yürümeye başladısadece kendi seçimlerinin, kendi müziğinin melodisine doğru.

Rate article
Lifequest
Uçuşu iki gün boyunca ertelendi. O ise eve daha erken döndü… Eve döndüğünde kadın kahkahası duydu ve huzurlu yuvasının artık dolu olduğunu fark etti.