Günlük 12 Nisan, İstanbul
Hayatta bazen bir tesadüf, bir insanın tüm dünyasını değiştirebilir. Bugün de öyle bir ana şahit oldum ve bunu yazmadan edemeyeceğim.
Sabah saatlerinde Beşiktaşta favori pastaneme uğramıştım, biraz gazetemi okumak, bir yandan da kahvemi yudumlamak için. Hava yağışlıydı, dışarısı oldukça soğuk ve griydi. Tam gazetenin köşe yazısını okurken, kapının zili hafifçe çaldı. Pek duyulmayacak bir ses aslında İçeriye ince yapılı, yorgun bir kadın girdi. Yanında sekiz-dokuz yaşlarında bir kız çocuğu vardı. Kadının kabanı eskimiş, botları sırılsıklam ve yıpranmış haldeydi, derin bir uykusuzluk ifadesi yüzüne kazınmıştı.
Caddenin bütün soğuğu bir anda içeri dolu gibi geldi. Kadın gözleriyle dizili pastalara, el emeğiyle yapılmış keklere, kremalı kurabiyelere dikkatlice bakıyordu. Çocuksa annesinin eteğine tutunmuş, pastaların rengine, parlak çikolatalara, kabaran kremalara hayranlıkla göz gezdiriyordu.
Küçük kız sessizce, Anne, bu pastalardan biri benim mi? dedi. Annesi yutkunarak başını eğdi, boğuk bir sesle Evet, canım diye fısıldadı. Gözlerinde hem mahcubiyet hem de umut vardı.
Kadın tezgâha yaklaşırken oradaki çalışanların bakışları bir anda dondu. Az önce yüksek yüksek kahkaha atan insanlar bir anda sessizleşmişti. Kadının sesi titrek ve neredeyse duyulmazdı: Affedersiniz elinizde bozulmak üzere olan, çöpe atacaksanız bir pasta varsa alabilir miyim? Bugün kızımın doğum günü, taze olmasına gerek yok, ona bir parça tatlı yeterli dedi.
Ortama kalın bir sessizlik çöktü, hemen arkasından bir-iki çalışanın alaycı kıkırtısı duyuldu. Burası çöplük mü hanımefendi? Öyle bayat pasta falan veremeyiz, dedi biri küçümser şekilde.
Kadının yüzü kızardı, kızı biraz daha annesine yaklaştı. İkisi de mahcup, utanç içinde kapıya yönelmeye niyetlendiği sırada, aradan bir ses yükseldi; tok ve kararlı bir ses: Bu kadarı da fazla.
Herkes dönüp bana baktı. O ana dek dikkatlerini dağıtmadan işlerini yapanlar şimdi gözlerini bana çevirmişlerdi. Masamdan ağır ağır kalktım, gözüm annede ve çocuğundaydı.
Derin bir nefes alıp kasaya yaklaştım. Benim adım Cihan Yıldırım, dedim. Bu hanımın kızı için en güzel pastanızı hazırlar mısınız lütfen? Ve lütfen hiçbir ücretini eksik almayın. Cebimden çıkardığım 1200 TLyi tezgâha bıraktım, Geri kalanı da küçük prensesin günü kutlu olsun diye dilim pastalar, kurabiyeler alın, hediye olarak da bir koli poğaça koyun, dedim.
Kadının gözleri doldu, minik kız sevinçten çığlık atıp zıplamaya başladı. Yüzünde öyle saf ve tarifsiz bir mutluluk vardı ki Her biri için küçük bir mucizeydi yaşanan. Çocuk pastanın başında neşeyle dönerken, annesi bana dönüp gözyaşları içinde teşekkür etti. Ben sadece gülümsedim.
O an anladım ki, bazen küçücük bir iyilik, birilerinin hayatında unutulmaz bir iz bırakabiliyor. Çalışanlar ise utançtan başlarını öne eğmişti, biraz önceki kibir ve umursamazlık yerini mahcubiyete bırakmıştı. Kapıdan çıkan anne-kız, ellerinde birbirinden güzel pastalarla giderken, arkamdan bakıp düşündüm; insana yakışan en güzel şey paylaşmak ve anlamak O kız için küçük bir doğum günü pastası, aslında umutla dolu yepyeni bir hayatın başlangıcıydı.
Bugün bir kez daha öğrendim ki; iyilik, paylaşmakla çoğalır, insanı da umutla doyurur.




