Yaklaşık yirmi beş yıl önceydi. O zamanlar genç, toy, ama bir o kadar da inatçıydım. Mahalle doktorumuz, tüm itirazlarıma rağmen beni dahiliye servisinde yatılı tedaviye sevk etti. O dönemde yirmi üç yaşındaydım. Eşim Tolga ise yirmi altı. Tolga bir mühendislik ofisinde çalışıyordu, ben ise üniversitenin son sınıfındaydım. İki yıllık evliydik ve çocuk düşünmüyorduk henüz; bebek bezleriyle, mamalarla işimiz yoktu.
Kendimi örnek bir eş olarak görüyordum, neredeyse hiç kusursuz bir insan sayardım. Ama Tolgada, her geçen gün aynada daha fazla leke, daha çok eksiklik buluyordum. Bana göre o, motosikletini bana harcayacağından daha fazla zaman ayırıyordu. Değişmesi gerekenin Tolga olduğunu düşünüyordum, halbuki asıl değişmesi gereken bendim.
Zorlu bir dönemden ve yorucu sınavlardan sonra hastalandım: Midem inanılmaz derecede ağrıyordu. Yemek de içmek de istemiyordum; midem neyi alsa geri çıkıyordu.
Evladım, dedi yaşlı başlı doktor İlhami Bey, burnundaki gözlüğünü düzelterek, sağlığı gençken korumak lazım, giydiğin kıyafetine de öyle bak. Lütfen sözümü dinle Esracığım. İyice muayene olmalı ve tedavi edilmelisin. Artık bundan sonrası kıymetli meslektaşlarıma emanet. Sen de fazla üzme kendini, ben de ellerimi çekiyorum artık.
Bu sözlerle bana bir sevk kağıdı uzattı. Ağlayarak, göz yaşlarımı silerek fakülte hastanesinin yatış işlemlerini yaptırmaya gittim. Odamızda dört kişiydik: Biri yetmişine merdiven dayamış, ikisi ellisinde hanım ve ben. Yaşlı kadına Leman Hanım diyorlardı. Diğer iki hanımın ismi aklımda kalmadı.
Hiç kimseyle konuşmak, muhatap olmak istemiyordum. Bütün dünyaya, en çok da kocama kızgındım; sanki bana kıyamamış, ısrar etmemiş, evde ayağına gelen fırsatı değerlendirmemiş gibi… Karanlık düşüncelerle köşeye kıvrıldım, yatağa gömüldüm ve her şeyin sorumluluğunu Tolgaya ve diğerlerine yıkıyordum içimden.
Şu kavanozlarını, sefertası dediğin şeyleri alıp git Tolga! Yemeyeceğim, istemiyorum! diye çıkışıyordum yemek getirdiğinde.
Esracığım, en çok canına iyi gelir dedi doktor, buharda pişmiş levrek Ne olur bir bak, denesen, çok uğraştım, içine biraz da patates koydum. derdi kimi zaman da Tolga.
Boşuna uğraşma Tolga, cevap verirdim burun kıvırarak bırak şu balığı sokak kedisine ver hatta, onlar bile yemez.
Tolga iç çekip üzülerek ayrılırdı yanımdan, ben de arkasından kalbini kıracak cümleler fırlatmayı ihmal etmezdim.
Bir daha gelme! derdim çoğu zaman arkasından.
Ama Tolga yılmadan, her sabah ve akşam yanıma gelirdi; elleriyle hazırladığı taze yemekleri bir şekilde gece komodinin üstüne bırakırdı. Her kavanozu içine sıcak kalsın diye polar bir battaniyeye sarar, yemek kokuya, şekle değişmesin diye uğraşırdı. Bense bu emek ve sevgiyi görememiş, takdir etmemiştim o zamanlar.
O ara ilaçlar, iğneler, serumlar fayda etmiyordu. Çökmüş, gözlerimin altı morarmış, yanaklarım içeri çökmüştü. Detaylı tetkikler ve muayene sonunda kronik gastrit tanısı koydular. Belki hafif bir hastalık diyeceksiniz; ama bana hayatın dayanıklılık testi geldi.
Yatıp boş gözlerle tavana bakıyor, kimseyle de sohbet etmiyordum. Odaya yaydığım negatif enerjiyle herkes benden uzak duruyordu, bunun farkındaydım ancak değişemiyordum.
Bir gece, diğer kadınlar eve gitmişti, ben ve Leman Hanım baş başa kaldık.
Uyuyamıyor musun Esracığım? dedi usulca.
Hayır, midem çok ağrıyor, dedim surat asarak.
Biliyor musun yavrum, devam etti Leman Hanım ben de senin gibi üç dört yılda bir buraya gelip tedavi oluyorum. Senin gibi, benim de evde baş edebileceğim bir mide rahatsızlığım var.
Bakın, bana beslenmeyle ilgili öğüt vermeyin lütfen. Ben hepsini biliyorum zaten, dedim gerginlikle.
Kızma bana evladım, dedi yumuşakça anlatmak istediğim başka bir şey. Sen bana eski halimi hatırlatıyorsun; ben de senin gibi huysuz ve katıydım bir zamanlar.
İlk defa kulak verdim Leman Hanıma. Yatağında oturmuş, gözlerindeki iyilik bana geçti sanki. Minicik gövdesine rağmen öyle bir ışık vardı ki gözlerinden O sırada diğer odalardan gelen hastalar, hemşireler, herkes gelip onunla sırlarını paylaşıyor, o ise sessizce dinliyor, ara sıra onlara derin cümlelerle karşılık veriyordu. Ağlayanlar, çıkanlar, bazen gözyaşı, ama çoğunlukla huzur içinde giden hastalar.
Ona teşekkür için kim ne bulsa getiriyordu: Bir paket bisküvi, yoğurt, kutu lokum, meyveli reçel, bazen de minik ev yapımı tatlılar Hepsini kabul edip herkese sıcaklıkla sarılıyordu Leman Hanım.
İster misin sana bir hikâye anlatayım Esracığım? Hem de kendi hayatımdan, kimselere anlatmadığım bir hikâye, dedi.
Yüzü bir an için küçülmüş, mahzun bir çocuğa döndü.
Kaba davrandığım için kusura bakmayın Leman Hanım. Dinlemeye hazırım, dedim.
Ama önce şu köfte çorbasını biraz iç diye işaret etti battaniyeye sarılmış kavanoza.
Çorbayı aldım, alışkanlıkla suratımı buruşturacak gibi oldum, ama ilk kaşığı ağzıma attığımda mide ağrım geçti! Yarısını bitirdim, tadını çok sevdim.
Afiyet olsun, nazlı kız, dedi Leman Hanım. Yalnız birden yüklenme, azar azar sık sık ye. Mideni çok yordun. Her şey iyi olacak, sadece insanları, özellikle de eşini sevmeyi unutmamalısın. Tolga seni seviyor. Yanından uzaklaştırma, kapris yapma. Neyse, asıl anlatacağım, kendi hikâyem.
Derin bir nefes aldı, çayından bir yudum aldı, kuru üzümle tatlandırılmış bir bisküvi ısırdı.
Annem babamın yedi çocuklu ailesiydik. En büyük ağabeyim küçük yaşta veremden öldü, en küçük kardeşim tifo oldu, ben yedi yaşındaydım. Babam fabrikada çalışırdı, annem dikiş dikerdi, köyde neredeyse herkes onun ellerinden giyinirdi.
Okumayı severdim, zekiydim, öğretmen lisesini bitirdim, ardından köyümüzün okuluna atandım. Genç öğretmendim, bana talip çok olurdu, ama hepsini geri çevirirdim.
Aman anne, ne yapayım o İsmaili? Çiftçi, elleri çamurlu Ben onunla nasıl hayat kurarım? Komşumuz Mücahitin oğlu desen, o da içkiye düşkün. Ferhat ise düğüncü, akşamcı Kimseyi beğenmiyordum. Annem babam anlamazdı. Sonra köyümüze şehirden yeni müdür geldi: Yakışıklı, düzgün, mavi gözlü Benim gönlüm ona kaydı. Çocuklar da severdi onu, anlayışlı, yardımsever, merhametliydi. Dersteki başarısız çocuklara ekstra ders verirdi, hiçbir ücret almadan
Evlendik sonunda. Annem ise sürekli nasihat ederdi:
Bak Milâ, kocana karşı nazik ol, şımarıklık yapma, kibirli davranma. O iyi bir insan.
Ama ben annemi hiç dinlemezdim; bildiğimi okurdum.
Üç yıl sonra ilk kızımız dünyaya geldi: O da zayıf doğdu, kalp hastalığı vardı. On bir yaşında vefat etti, savaş başlamadan hemen önce. İkinci kızımız babasına çok benziyordu, akıllı, güzel, çalışkandı. Polat da sık sık toplantıya büyükşehre gider oradan bana kumaşlar alırdı; annem de onlardan güzel giysiler dikerdi bana. Köyde eşsiz giyinir, modaya öncülük ederdim! Ama gene de hep bir kusur bulurdum: Desen beğenmezdim, renk beğenmezdim, bir türlü Polatın gönlünü hoş edemezdim.
Otuz üçte büyük bir kıtlık başladı. Aylık erzağımızı otuz güne böler, hep idare etmeye çalışırdık. Bugün hâlâ karpuz- kavun çekirdeği atamam.
Bir günde iki patates, biraz bulgur, bir soğan, biraz ayçiçeği çekirdeği, bir kaşık kuyruk yağı ve bir bardak kara un Pay eder saklardık. Yoksa açlıktan ölen komşularımız gibi olurduk: Erzakı birden tüketip sonrasını beklersin.
Köyün dışına ekili bir buğday tarlası vardı, gün gece demeden bekçiyle korunurdu. Tıpkı diğer açlar gibi, kolundan bir avuç başak toplamayı göze alamıyordun; yakalansak, hapse girerdik.
Bir gece Polatla gidip başak toplayalım, dedik. Çocuklar aç, biz de bitiktik.
Gizlice tarlaya süzüldük, tam başak topluyorduk ki; birden nal sesi duyduk! Bekçi arabasıyla tarlayı kontrol ediyordu. Hemen yere sığınıp çalılıklara saklandık. Allahtan görmedi ve sağ salim eve döndük.
Sonra bir baktım, beni o kadar yıpranmış ki, eteğim üzerimde kalmamış, muhtemelen başakları dökerken kaybolmuş! Anlarsın ya, köyde herkesin tanıdığı eteğim…
Çaresizce ağlamaya başladım. O anda eğer eteğimi bulurlarsa, köyde tanıyacaklar ve hapsi boylayacağım! Çocuklar da ağlamaya başladı.
Susun, hemen yatın! dedi Polat. Ses etmeyin de komşular uyanmasın. Sabah olur olmaz ben gidip bulurum o eteği.
O gece gözümü uyku tutmadı, kendimi nezarethanede, çocukları yetim hayal ettim.
Polat sabah erkenden eteğimi buldu, başakların altında ve bana getirdi.
O günden sonra Polata hem minnet, hem saygıyla yaklaştım, hakkını baş tacı ettim. Hiçbir zaman ağzımdan kötü bir söz çıkmadı.
Peki, sonra? dedim.
Sonrası, kıtlık yine devam etti, ama Allahın yardımıyla ailemizden kimseyi kaybetmedik. Sonra kırk birde harp patladı. Polat askere gönüllü gitti. Kızımla baş başa kaldık. Almanlar köyümüzü işgal etti, işbirliği yapmadığım için evimizi yaktılar. Kızımı… sesi titredi. Almanlar ona kötülük etti. Dayanamadı, vefat etti. O sırada hamileydim. Ben de bebeğimi kaybettim. Oğlum olacaktı
Leman Hanım gözyaşlarına boğuldu, ben de kucakladım onu.
Sonra ne konuştuğumuzu hatırlamıyorum. Sabah güneşi odamıza girerken Leman Hanım devam etti:
Kırk üçte Polata mektup geldi: Şehit olmuş, yeri belli değil. Savaştan sonra köy köy tüm Anadoluyu gezdim, nereye gittiysem mezarını bulamadım.
Emekli olunca yeğenim beni İstanbula aldı, bir odalı evinde kalıyorum arada buraya da kontrole gelip gidiyorum. Böylece hem ona yük olmuyorum, hem de ufak tefek para biriktirip ona çikolata alıyorum; öyle seviniyor ki, sanki dünyalar onun!
Bunca acıya ve yokluğa rağmen Leman Hanımın yüzündeki nur, içinin iyiliği, nasıl insanın içini ısıtıyordu anlatamam. Hiçbir zaman kin tutmamış, herkese derman olmuştu. Yıllar geçtikçe fark ettim; elim, kolum, yuvam, sağlığım, sevdiklerim yerinde
Bir süre sonra sağlığım düzeldi, yavaş yavaş yemeye başladım. Bir sene sonra da ilk oğlumuz Mehmet dünyaya geldi, dört yıl sonra uzun zamandır beklediğimiz kızımız oldu. Adını Leman koyduk. İşte o zaman gözümdeki perde sanki kalktı! Tolganın kıymetini anladım; çalışkan, duyarlı, sabırlı Kendi davranışlarımı da gözden geçirdim, huysuzluğumu azaltmaya çalıştım.
Ne zaman Tolgaya kızacak gibi olsam, aklıma Leman Hanımın başaklar hikâyesi ve bana nasıl emek verdiği gelir. Başkalarına yardım etmeye başladıkça da gittikçe daha mutlu oldum!
Belki de o günlerde hasta olmamın nedeni bu aksi huyumdu, ne dersiniz?




