Kapı
Mehmet Demirtaş şaşkın bir bakışla kapıya daldı. Burada ne işi vardı acaba? Demek ki yine düşüncelerine dalıp gitmiş, ayakları onu farkında olmadan yıllarca eşiyle beraber oturdukları eski apartman dairesinin kapısına kadar getirmişti. Şimdi karşısında, burnunun ucunda beliren o kapıya şaşkınlıkla bakıyordu. Oysa apartmanda her iki kapıdan biri böyleydi; sıradan, bildik bir kapı.
Kahverengi suni deriyle kaplanmış, baklava desenleri oluşturan bakır çivilerle süslenmişti. Sadece bir tanesi gümüş rengindeydi; Mehmet bundan on beş yıl kadar önce, takımının orijinal vidası kaybolunca ve deri kabarıp çirkinleşince kendi elleriyle tamir ettiğini hatırladı. Şimdi, o altın rengi çivilerin arasında, bir yıldız gibi parlayan gümüş rengi bir tanesi vardı. Mehmet, dikkatlice o gümüş noktaya bakarak, bir süre daha ayrılmaya niyetlenmedi
* * *
Mehmetin hayatında değişiklikler geçtiğimiz yıl başlamıştı ve belki de sonunda buna hazır hissettiği anda olmuştu her şey. İşi onu sıkıyor, düzenli ve istikrarlı hayatı boğuyordu. Aile huzuru bile, yavaşça içine battığı durağan ve sıcak bir bataklığa benziyordu; heyecanı, rengi, yaşama sevinci yoktu. Hayat eksikti.
Bir boğulmak üzere olan adam gibi tutunacak bir dal, dışarıya uzanan bir pencere, daha renkli, gürültülü ve hareketli bir dünyanın parçası olmayı istiyordu. Hayatının kutlaması, şenliği, coşkusu orada gibiydi. Ve bu dal onun için sekreteri Zeynep oldu.
Genç, güzel ve enerjik Zeynep, Mehmetin hayatına tıpkı çalan bir şarkı, pahalı bir parfümün kokusu gibi, dudaklarında şampanya tadıyla girmişti. Mehmet âşık olmuştu. Gençliğinde, henüz eşi olacak kadına olan utangaç ve saf ilgisini anımsıyor, Zeynepin yaşattığı tutkuyu düşününce eskileri renksiz, silik bir rüya gibi görüyordu…
Eşi ise, sanki kadınların sezgisiyle yaklaşan değişimi, evliliklerine üçüncü bir kişinin girdiğini hissedip sessiz ve içine kapanık birine dönüşmüştü. Kadıncağız zaman zaman Mehmetin gözlerine soru dolu bakışlarla bakarak, cevapsız kalan ama kadınlar için en hayati sorunun yanıtını arıyordu…
Bu yasak ilişki çabucak ilerlemiş, hareketli ve yoğun geçmişti, Mehmet yıllardır ilk kez kendini genç, canlı, değerli hissetmişti… Tüm zamanını ve sahip olduğu paraları yeni ilişkisine harcardı oldu. Ama yine de ailenden vazgeçememek vardı içerisinde; alışkanlıklar, eşinin yumuşacık yatağı, geceleri restoranlarda yedikten sonra mutfakta bekleyen o nefis anne köfteleri…
Bu ilişki ne kadar sürecekti, kestirmek zordu. Ama Zeynep ise, metres sıfatından sıkılmış, bir gün cesaretini toplayıp evlerine geldi, eşine her şeyi anlatıp Mehmeti almaya kalktı. Evde o sırada eşi ve üniversiteye giden oğulları vardı. Kadıncağız şokla dilini yutmuşken, oğulları aceleyle babasının eşyalarını bir valize doldurdu, iki âşığı da tek kelime etmeden kapının önüne koydu…
* * *
Ve Mehmet için yeni bir hayat başladı. Rüzgâr gibi akan bir hayat, durup düşünmesine izin vermeyen bir tempo… Toplantılar, restoranlar, defileler, mağazalar bir hengâmede birbirine karıştı. Ne zaman bıkkınlık çöktü fark etmesi zordu. Ama en zoru, artık kendi kendine itiraf etmesiydi: Bu yeni hayat ona ağır gelmişti.
Bir mola vermeye karar verdi sonunda. Kelimenin tam anlamıyla kanepeye çöktü, bu yeni hayatına dışarıdan bakmaya çalıştı. İlk başlarda ilgisini çeken şeyler, zamanla gittikçe rahatsız etmeye başladı. Çünkü Zeynep, rüya gibi bir güzelliğe sahip, adeta masal kuşu gibiydi ama gerçek hayatta ayakta durmayı bilmiyordu. Ne yemek yapabiliyor, ne de evi toparlayabiliyordu.
Ama asıl dert bu da değildi aslında; Zeyneple konuşacak ortak hiçbir şey yoktu. Kızcağız şaşırtıcı bir şekilde çok saf ve bilgisizdi. Dünyası sosyal medyada beğeniler, renkli ambalajlar ve ceplerindeki banknotlardı. Mehmet ilk başlarda ona bir şeyler öğretmeye çalışsa da, gördü ki Zeynepin kafasını küçücük bir düşünce bile yormak berbat bir azap haline geliyordu. O da pes etti.
Artık ne Zeynepi değiştirmeye çalışıyordu, ne de evde, onun hazırladığı tatsız çay poşetinden yapılma çayları zorla içmenin ötesine geçebiliyordu. Bazen eski eşini hatırlardı O ne güzel çay demlemişti oysa, Mehmet şimdi bile gözlerini kapatsa, o mis gibi kokuyu ve bitki karışımının damakta bıraktığı o enfes tadı duyar gibi olurdu. Bir de karısının yaptığı o mis gibi mercimek çorbası O köftelerin tadı Gerçekten, eski eşi mükemmel bir ev kadınıydı. Birlikte geçirdikleri akşamlara da aklı kayardı, bir film, bir kitap hakkında saatlerce tartışırlardı, ikisini tek bir battaniyeye sarılı bulurdu zaman.
Mehmet bir keresinde eve geri dönmeyi denemişti. Hayır, temelli değil, öylesine Belki de kendisine bile açıklayamayacağı bir sebepten çaldı o kapıyı, gece vakti eski evine gitti. Kapı açılmadı. Soğuk apartman boşluğunda, kapının ardında bir kadının kısık sesle ağlayışını duydu. Ardına bakmadan ayrıldı, avluda uzun süre oturdu, karanlıkta tek kalan eski pencerelere baktı, ışıklar sönene dek…
Zaman aktı, yaş farkı her geçen gün daha çok belli oldu. Artık Zeynepin umursamazlığı, bilgisizliği Mehmeti iyice yormaya başlamış, Zeynep ise onun ağırbaşlı, yaşını taşıyan kişiliğinden sıkılmıştı. Beraber hiç dışarıya çıkmaz oldular, akşamlarını ayrı geçirmeye başladılar Ve sonunda Mehmet, nasıl olduğunu anlamadan, yine eski evinin kapısında buldu kendini.
* * *
Orada durdu ve kendi elleriyle yamuk çaktığı o gümüş başlı çiviye baktı; nasıl davranacağına karar veremiyordu. Dönüp gitse ne yapacaktı? Kime, nereye? Çoktan genç sevgilisinin gözünden düşmüştü. Kalmak istese – acaba burada onu kabul ederler miydi, affederler miydi?
O gümüş başın eğriliği nedense huzur verip bir yandan da içini kemirdi. Mehmet elini uzattı, o soğuk metalin ucuna dokundu. Kapı kolayca açıldı. Yıllarca içinde yaşadığı evin o tanıdık kokusu çarptı yüzüne. Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Açtığında ise mutfak kapısında eşi duruyordu, gözlerinin etrafındaki o minik çizgiler gülümsemekten belirginleşmişti. Artık evdeyim, diye düşündü Mehmet, bir adım atıp arkasından kapıyı yavaşça kapadı.




