Bir çalışan arkadaşım raporlarını üzerime yıkmaya çalışıyordu. Ben de onun isteğini bölüm müdürüne ilettim: “Lütfen Ayşegüle yardım edin, yetişemiyor.”
Ayşegül bir buçuk yıl önce bizim ekipte belirdi. Güzel giyimli, düzenli bir kadın; sorumluluk sahibi bir çalışan ve iki çocuk annesi. Başlarda istekleri masumdu: “Ah, devlet hastanesinde biraz gecikeceğim, telefonuma bakar mısın?”, “Çocuğu kreşten erken almam gerek, raporu sisteme yüklememe yardım et, zaten bir iki tuş basacaksın.” Bizde ekip ruhu kuvvetlidir, birbirimize destek olmak adettendir diye ben de yardımcı oluyordum.
Ama yardımla koltuk değneği olmanın arasında ince bir çizgi var; aylar geçtikçe “bir iki tuş” yerini koca raporlara bıraktı. Ayşegül saat beşe doğru bana mesaj atıyor: “Nasıl olsa altıya kadar buradasın, küçük hasta, yardım eder misin?” Psikolojik olarak bu klasik bir manipülasyon: insanın vicdanını ve toplumsal annelik değerlerini kullanıyor. Bizde anne figürü kutsaldır, Ayşegül de bu imajla yol aldı; ta ki tükenmeye başladığımı anlayana kadar.
Ayşegül kendisini sürekli koşturan, gündelik hayat ve iş arasında kahramanca savaşan bir kadın gibi gösteriyordu. Gerçekte ise maaşımız aynıydı, tek fark akşamlarım bana aitken onun işleri yavaşça masama gömülüyordu. İlk kez nazikçe “yoğunum” diyip reddettiğimde; pasif-agresif bir cevap aldım: “Senin çocuğun yok, anlamazsın; insanı paramparça ediyor.” Bu klasik bir tuzaktı: nedenim “saygısız” ilan ediliyor, benim yorgunluğuma hakkım olmuyordu.
Ve çeyrek dönemin sonunda doruğa ulaştı. Satış verilerini toparlamamız gerekiyordu; konsantrasyon isteyen, emekli bir iş. Saat 16:45te Ayşegülden “ham” veriler ve şu not geldi: “Kreşteki gösteriyi öne aldılar, kaçıyorum. Tamamlar mısın, sen zaten uzmansın, 15 dakika sürer, çocuğumu bırakacak yer yok. Yarın teşekkür ederim.” O anda fark ettim; kabul edersem aylarca akşamlarımı teslim etmiş olacağım. Direkt hayır demek kavga ve şikayet döngüsüne yol açabilirdi. Başka bir yöntem gerekiyordu; konuyu kişisel yardımdan çıkarıp iş süreçlerine yönlendirmek
Öfkeyle cevap yazmadım. Bunun yerine, Ayşegülün e-postasını bölüm müdürümüz Halil Beye yönlendirdim, agresif olmayan bir metinle: “Halil Bey merhaba, Ayşegülün iletisini gönderiyorum. Ailevi sebeplerle işlerini diğer çalışanlara devretmek zorunda kaldı, mesai içinde yüküyle baş edemiyor. Lütfen ona yardımcı olun: belki görevlerini yeniden gözden geçirebilir ya da geçici süre daha az çalışmasını sağlayabilirsiniz, böylece ailesine vakit ayırabilir ve bölümü raporlardan kurtarır. Bugün kendi işlerimle tam kapasite çalışıyorum, onun bölümünü üstlenmem kaliteyi düşürür.”
“Gönder” tuşuna basmak ürkütücüydü; kafamda dönüp duran düşünceler: “İspiyonculuk mu bu?”, “Beni sevmeyecek.” Ama bir başkasının işini yapmak bıktırmıştı.
Halil Beyin tepkisi hemen geldi. Meğerse Ayşegülün işini ben yaptığımı bilmiyormuş, ona göre her şey tıkırındaydı. Ertesi sabah Ayşegül müdürün odasına çağrıldı; detayları bilmem ama çıktığında yüzü kıpkırmızı ve sessizdi. Bir daha bana ne “devral” ne “tamamla” diye yaklaşmadı.
Birçokları “Daha anlayışlı olmalıydın, çocuk kutsaldır” der. Elbette, ama empatiyi başkasının sırtından yapmak istismar olur. Gerçekten zorlanan bir çalışan, müdüre gider; uzaktan çalışma, esnek saat ya da izin ister gizlice iş yükünü devretmez.
Yaptığım bir intikam değildi, yalnızca sınırlarımı belirledim. İş hayatının basit bir kuralı var: Sessizce başkasının işini yaparsan, bundan memnun olduğun sanılır. Ayşegülden gelen talepler bitti. Artık aramızda resmi ve kibarlık dolu bir ilişki var, ekip eskisi gibi çalışıyor. Meğer Ayşegül, paylaşmaya kalkmazsa aslında gayet iyi iş çıkarabiliyormuş.



