Bak şimdi, sana bir şey anlatacağım. Eski eşimle başta her şey toz pembe gibiydi; çiçekler, çikolatalar, sanki deli gibi aşıktık. Sonra hamile olduğunu öğrendik, aileler tabii hemen bastırdı, evleneceksiniz dediler. O zaman aramız bozulmaya başladı işte. Öyle hemen boşanacak kadar kötü değildi ama, birlikte yaşamaya başlayınca o kavgalar, didişmeler, haftada birden çok tartışmalar Her şeye takılıyorduk.
Neyse ki ben bir hayli meşguldüm, işten başımı kaldırmıyordum. O da evde çocukla ilgileniyordu. Böylece biraz ayrı kalmaya fırsat buluyorduk, birbirimizin gözünü çok görmeyince idare ettik diyelim. Hafta sonu falan da çocuğu şımartır, ona vakit ayırırdım, aramız idare ederdi. Sanırım bu yüzden, çocuk dört yaşına gelince ikinciyi yapmaya karar verdik.
İkinci çocukla birlikte sanki daha iyi olduk, o kadar çok çocuklarla uğraşıyorduk ki başka sorunlara pek fırsat kalmadı. Tamam, aile olduk falan diyorduk kendi kendimize.
Sonra üçüncü çocuk geldi. Ben daha çok çalışmaya başladım, o da razıydı zaten. Tasarruf falan etmeye alışık değildik, dedim ki çocuklar hiçbir zaman kendini eksik hissetmesin diye dişimi tırnağıma taktım, sabah akşam çalıştım. Eşimi de elimden geldiğince mutlu etmeye çalışıyordum ama demek ki yetmemiş En büyük çocuk on bir, en küçük dört yaşındayken, bir gün bir baktım, kadın boşanma evraklarını hazırlamış, Hayatımda başka biri var dedi.
Açıkçası bu beni çok şaşırtmadı, yani neticede çocukların anaokulu, ilkokulu derken arada vakit bulup başkasını bulmuş. Sürekli çalışan, ailesi için çırpınan bendim. Ama beni asıl şaşırtan, çocukları bende bırakmak istemesi oldu. Hani anne ya, normalde çocuklarını bırakmaz ama birden bıkmış gibi yaptı ve beni tehdit etmeye başladı. Dedi ki, Eğer çocukları yeni evliliğime götürmek zorunda kalırsam, onları yurda veririm, ben istemem! Kadın, yeni sevgilisiyle çocuk yapmanın hayalini kuruyor, sanki şu anda sahip olduğu çocuklar için de bir yük gibi konuşuyordu, Onları istemiyorum dedi resmen
Şimdi düşündükçe bazen hâlâ şaşırıyorum ya, insan dediğin her zaman bilindik kalıplara uymuyor, hele de konu çocuk olunca. Ama hayat işte, kimseye tam güvenemiyorsun, aile dediğin şey kolay kolay ayakta kalmıyor buralardaAma işin tuhaf yanı, o sabah mutfağa gidip çocukların sıradan bakışlarını, Baba kahvaltıda ne var? diye sormalarını duyunca birden içimde tuhaf bir huzur hissettim. Üç küçük insan, bana bakan, benden hayat bekleyen. Evet, bazı geceler yorgunluktan masada uyuyakaldım, bazı sabahlar ne onlara ne kendime doğru dürüst bir omlet yapabildim. Fakat yavaş yavaş, beraber var olmanın, saçma sapan gelişigüzel konuşmaların, toplu halde yapılan pazar kahvaltılarının, eski fotoğraflara birlikte gülmenin huzuru sardı evin her köşesini.
Bir akşam, tam uyumadan önce, en küçük olanı yorganın altından başını çıkardı, Baba, annem bizi istemiyor mu? diye fısıldadı. Yutkundum. Kafasını okşadım. Belki de annelerin bazen kendilerine bir yol açması gerekir, dedim, Ama sen merak etme, burada hep beraberiz. Ne gözyaşı döktüm ne kızdım. Eskisi kadar kolay mı yürümek, hayır. Ama her sabah onları uyandırmak, gülüşlerini duymak, arada saçlarını taramak Kendi hayatımın eksik yanlarını, çocukların tamamladığını fark ettim.
Şimdi dönüp arkamıza baktığımda, pişmanlığım yok, sadece şükran var: Her zorluğun, insanın içinde yeni bir kuvvet uyandırdığına inancım arttı. Başıma gelenleri talihsizlik olarak görmüyorum; üç harika çocukla yeniden öğrendim sevmeyi, dayanmayı, bir ömrü paylaşmayı. Bazen hayat, en beklenmedik yerinden tekrar başlıyor. Ve bir sabah pencereyi açtığında, çocuklar kahvaltı masasında gülüşürken, o günün belki de hayatının en iyi günü olabileceğini anlıyorsun.




