O eski günlerde, İstanbulun kenar semtlerinden birinde, insanların köpek çetesi dediği bir grup vardı. Ama ben, yıllar önce o mahallenin bir sakini olarak hep düzeltirdim: Bu bir çete değil. Hayatta kalmak için birbirine tutunan beş sokak köpeği bunlar.
Onların lideri ise yaşlı bir Alman kurdu, belli ki bir zamanlar sahipliymiş. Kim bilir, belki sahipleri şehri terk edip giderken onu geride bırakmış, arkasına bile bakmamışlardı. İşte tam da bu yaşlı kurt, ötekileri bir arada tutar, korur, yol gösterir, bu küçük sokak ailesinin dağılmasına engel olurdu.
Her sabah işe giderken ve akşam eve dönerken onları beslerdim. Ne zaman sokağın başında görünsem, beş kuyruk kimi halka, kimi sarkık döne döne sevinçle titrerdi. Gözlerindeki sevinç, insanın yüreğini burkardı. Üzerime atlar, ıslak burunlarını avuçlarıma dayar, ellerimi yalarlardı. O bakışlarda her şey vardı: minnettarlık, güven, umut.
Bir kere terk edilmiş bir köpek, daha neye umut bağlayabilirdi ki? Belki de hiçbir şeye. Ama yine de umut etmeyi sürdürürlerdi. İnanırlardı. Severlerdi. O yüzden hiçbir zaman ellerim boş gitmezdim yanlarına beni beklerlerdi. Hep de beklerlerdi, biliyorum.
Ama o sabah yanıma sadece dört köpek geldi. Üzgünce sızlanıyor, sürekli sokağın öteki ucuna bakıp duruyorlardı. Bir aksilik olduğunu hemen hissettim ve derin bir iç çekişle işe telefon açıp biraz gecikeceğimi söyledim.
Uzun sokağın ucunda, kenar mahallede, çalılıkların yanında yaşlı Alman kurdu yatıyordu. Bir araba çarpmıştı ona. Burası tehlikeli bir virajdı; az ama hızlı geçen arabalar olurdu burada. Şanssızlık işte, o sabah da biri son sürat gelmişti.
Geriye kalan dört köpek inleyerek etrafımda dolaştı. Onlar için güvenilecek tek insan bendim.
Eğildim, yaşlı kurdun başını okşadım. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Bana çaresizce baktı ve başını çevirdi. Umut etmeyi çoktan bırakmıştı çünkü insanları fazlasıyla tanımıştı. Sadece bir şeyle meşguldü: Geriye kalan dört can ne olacaktı?
Canın çok mu yanıyor? dedim sessizce, sonra tekrar telefonumu çıkarıp izin aldım.
Arabayı yaklaştırdım, yaşlı köpeği yavaşça arka koltuğa yatırdım. Dört arkadaşı, minnetle kollarıma sürtünüyor, sanki teşekkür etmek ister gibiydi.
Veteriner kliniğinde doktor dikkatle baktı, iç çekerek konuştu:
Bence uyutmak en iyisi. Çok fazla kırık var. İyileşme şansı düşük, tedavi de pahalı Yani bir ihtimal var mı? diye araya girdim.
Her zaman bir imkan vardır, dedi doktor. Ama çok acı çekecek. Hakikaten değer mi?
Değer, dedim kararlılıkla. Benim için değer. Onun için de öyle. Üstelik daha dört can onu bekliyor. Ya sonra onların yüzüne nasıl bakarım?
Doktor uzun uzun baktı yüzüme, onayladı:
O zaman başlayalım.
Bir hafta sonra yaşlı kurdu klinikten aldım. O süre boyunca dört köpek, evimin önünden bir an ayrılmadı. Onları tekrar bir arada göreceğimi düşündükçe kalbimde bir acı büyüdü. Nihayet hepsi buluşunca çıkardıkları sevinç sesi öylesine yüksek ve neşeliydi ki, yaşlı kurt bile canlanıp dostlarını yalamaya çalıştı.
Kurdu içeri aldım, sonra ötekilere dönüp uzun uzun konuştum. Bir evin, bir yuvanın sorumluluk demek olduğunu, artık eskisi gibi başıboş dolaşamayacaklarını anlattım.
Köpekler önümde oturup gözlerini dikip dikkatle dinledi. Sonra aniden durdum, gülümsedim:
Eh, hâlâ neyi bekliyorsunuz? Girsenize içeri.
Ve avlu kapısını ardına kadar açtım.
Yaşlı kurdun iyileşmesi umulandan hızlı oldu. Sürekli kalkıp arkadaşlarının yanına gitmek istiyor, ben de onu yormamaya özen gösteriyordum. Kırıkları tamamen iyileştiğinde ona özel bir tas taktım: ince, altın rengi bir tas, ucunda küçük bir çıngırakla.
Artık işe daha erken çıkarım. O uzun, ıssız sokakta, beş köpekle birlikteyiz: dört ufak tefek, sevimli sokak köpeği, bir de yaşlı, gururlu Alman kurdu, altın tasıyla çıngırağı şıngırdayarak yanımda yürür.
Ve etraflarına bakışlarını görmeliydiniz! Artık onların yuvası var. Onun da bir tası. Yaşlı kurt dimdik başıyla yürürken, kendi gururunu taşıyor adeta.
Bunu anlatmak zordur, çünkü hiçbiriniz hiç böyle bir tas takmadınız. Ama bir köpek için o çıngıraklı tas çok şey anlatır: O kişi saygın biridir.
Böylece yürüyoruz şimdi: bir kez bile görmezden gelmeyen o adam ve ondan asla ümidini kesmeyen beş köpek, bunca insan vefasızlığına rağmen sevgiyi unutmamışlar.
Birbirimize mi seviniyoruz, yeni güne mi, yoksa hâlâ bu dünyada sevginin kalmasına mı Bilemiyorum. Fakat o gözlerin içine bakınca şunu anlıyorum:
Böyle gözler oldukça, bu dünyada hiçbir şey tam anlamıyla kaybolmuş değildir.




