Bu Sezginin çocuğu
Bak, anlatayım başıma geleni. Hani, daha dün akşamdan kalma bir yorgunlukla, sıradan bir pazar günü gibiydi benim için Şöyle modern bir apartmanın dördüncü katındaki iki artı birde yalnız yaşayan emekli bir hemşireyim ben adım da Figen. Emekli oldum ama rahat duramıyorum, özel bir poliklinikte üç gün çalışıp bir gün evde dinleniyorum, emekliliğimle idare ediyorum işte. Arada arkadaşlarımla çay, ara sıra torunlara gidiş-geliş, bir de kendi başına yaşayan yaşlı anneme destek oluyorum. Tam klasik, standart bir Türk kadınının hayatı yani. O gün de öyle başlamıştı zaten.
Sabah, annemi aradım, halini hatırını sordum. Rutin işler Malum, anneme yemek götüreceğim, biraz ilgileneceğim, ama yalan yok, bazen de bıkıyorum bu döngüden. Hazırlanması kolay, sonuçta dünden kalan mercimek çorbası vardı, bir de anneannemin favorisi olan kuru börek… Ama beşinci kat, asansör yok! O kısmı eziyet, nefes nefese kalıyorum. Annemin de dertleri bitmiyor, dert anlata anlata içim şişiyor; kolum ağrıdı, bacağım sızladı, yandaki Ayşe teyze de şöyle dedi, televizyondaki doktor şunu önerdi… Kendi tıbbi tecrübem 40 yılı geçti ama Sen ne anlarsın, ben daha iyi bilirim! diye tersler beni.
İşte yine duşumu alıp makyajımı tazeliyorken, kapı çaldı. Buyur buradan yak, hafta sonu kim gelir ki? Komşum Gülizar abla herhalde, bazen kahve içeriz.
Ama ben öyle ağzımda rujla kapıyı açtım. Karşımda genç, açık kumral, at kuyruğu yapmış, üzerinde çizgili bir tişörtle, ince bir hırka ve kot pantolon giymiş bir kız. Sırtında sırt çantası, kucağında kahverengi bebek battaniyesine sarılmış minicik bir bebek. Hiç unutamam o anı Kızın yüzü gergin ve kararlıydı. Hızlıca yaklaşıp elindeki bebeği bana uzattı, Bu size! dedi.
İnan bile reflexle bebeği ellerime aldım, sonra bir afalladım. O kadar şoktayım ki Kız basamakları koşarak indi, döndüm arkasından, Bu kim? bile diyemeden, kız hızla kaçtı. Sadece dönerken Bu Sezginin çocuğu, benim okula devam etmem gerek diye bir şey mırıldandı, sonra basamaklarda kayboldu ve apartman kapısı çarptı.
Bir on saniye falan, öylece koridorda kala kaldım. Yani ben şimdi ne yapacağım? Elimde bebekle, kenarda bırakılmış bir market poşetiyle öylece kalakaldım. Poşetin ne zaman bırakıldığını bile görmemişim.
Sonra tekrar içeri girdim, bir yere kadar anlam veremiyorum. Sezgin mi dedi? Bizim evde Sezgin yok ki, bende tek çocuk vardı, adı Bora. O da kendi hayatında, İzmirde yaşıyor, eşiyle çocukları var. Eşim Cengiz beş yıl önce vefat etti. Bu kız neden Sezgin dedi? Kucağımdaki bebek en fazla bir aylık, çok da şirin. Battaniyesini açarken içim sızladı baksan ya, minik bir tulum var üstünde, emziği kurbağa şeklinde, burnu minik minik nefes alıp veriyor
Ha dedim, poşette bir açıklama vardır. Açtım, içinde iki biberon, toz mama, bir paket bebek bezi ve birkaç yedek body. O kadar düşünüyorum ki hâlâ bekliyorum, belki geri gelir, bir yanlışlık olmuştur, zili çalar, Özür dilerim, yanlış kişiye verdim der. Zihin karışıklığıyla, makyajımı bile tamamladım, camdan kızı gözetliyorum… Gelmiyor. Derken bebek de huzursuzlanmaya başladı, iç güdüsel bir şekilde üzerini değiştirdim, mamasını hazırladım. Acaba oğluma mı ait? Vicdan azabı ayrı, şüphe ayrı İçimde de korku büyüyor. Ya kız çocuğu bıraktıysa? Ya Boranın bir hatasıysa?
Bir ara annem aradı. Kızım, markete gittin mi, bana armut al, ama geçen sefer aldıklarından değil, bir önceki haftadakilerden olsun O yaşlılık sıkıntıları, tam şu marka olsun, pazarın köşesindeki satıcının tezgahtaki armudundan gibi şeyler Telefonda yavrucağı uyutmaya çalışıyorum, bir yandan da mama karıştırıyorum.
Kendi kendime hesap kitap yapıyorum; Bora geçen yaz Temmuz gibi Antalyadaki iş gezisindeydi, Sezgin ismiyle mi takıldı acaba? Yok canım, oğlum böyle bir şeye başvurmaz. İçim içimi yedi resmen. Hem annesinin bebek bakıcılığını da unutmuşum, kolum ağrıyor, bir tarafımda bebek bir tarafımda biberon, tam bir curcuna Kızı arayıp bulmaya niyetlendim ama Boranın telefonu kapalı, ne arayabiliyorum ne mesaj atabiliyorum.
Neyse, akşamı ettik, komşum Asumanı aradım, Bak başıma ne geldi! diye içimi döktüm. O da Sherlock Holmes edasıyla, İlla ki bir Sezgin vardır apartmanda, illa bir komşu karıştırmışsındır, deyip, Bir uğrayıp bakacağım, birlikte çözeriz! diye geldi.
Asuman geldi, dedektif gibi apartmanı dolaştı, kapı kapı Sezgin burada mı oturuyor? diye millete sordu. Altıncı katta, dediklerine göre iki sokak ötede bir Sezgin oturuyormuş dediler. Gel, gidelim! dedi Asuman. Açık konuşmak gerekirse ben gitmek istemedim, elim kolum bebeğe alışmış, içime işledi; birden sevmişim bu miniği.
Yine de, birlikte gittik, Sezginin kapısına dayandık. Kapıyı yaşlı bir kadın açtı. Sezgin burada mı? dedik. İçerden iri yarı, hafif sakallı bir adam çıktı, Buyrun, bilgisayarımı mı sordunuz? dedi. Yok, başka bir mesele için geldik. Bakın, bu sabah evime bir bebek bırakıldı, kızcağız bu Sezginin çocuğu dedi, yanlış kapıya bırakılmış olabilir mi?
Adam iyice şaşırdı, Abla, ben bilgisayar mühendisiyim, bir çocuğum yok, bak bekarım, dedi. Hatta Asuman iyice üsteledi, Belki geçen yaz biriyle tanışmışsındır, hatırlamıyorsundur? yok, Ben sadece bilgisayar başında yaşıyorum, diyor. Sağ olsun, yardımcı da olmak istedi, İsterseniz sosyal medyadan ilan açalım, arayalım bulalım, falan dedi, ama içime sinmedi, kanuni kısmı var, çocuk başka birininse? İyisi mi ben polisi arayayım, diye karar verdim.
O akşam Borayı aradım, ulaşılamıyor. Gelinim Ayçayı aradım, Bora iyiymiş, işi başından aşkınmış, beni arayacakmış Anneme yalan söyledim, Ayağımı burktum, bugün gelemeyeceğim anneciğim, börek ve ekmek var zaten Annem bir homurdanmalar, bir dırdırlanmalar. Aklımda deli sorular, gecem gündüzüm bir arada, minik kızla birlikte evde pinekliyoruz.
Ertesi gün, iyice kararsızım. Polisi mi arasam, beklesem mi? Ya kız geri dönerse? Böylesine hassas bir durumda çocuğu sosyal hizmetlere mi verelim, kalbim kaldırmıyor. Asuman Sen polisi ara önce, ama emin ol önce Sezgine de bir kez daha bak istersen, gibi önerilerde bulunuyor ama ben öylece kalakaldım.
Bütün günümü kızla geçirdim. Mama yaptım, altını değiştirdim, birlikte uyuduk, gözüm gibi baktım. O huzurlu, bana huzur veriyor. Annem yine aradı, Kızım, düzgün armut aldın mı? Kopya gibi aynı muhabbet. Akşam olunca Boradan sonunda mesaj geldi! Hemen aradım, Anne ne yapıyorsun, ben evli barklı adamım, bana böyle bir şey gelmedi başıma, acil polisi ara! dedi. Ama Bora, dedim, bilmiyorsun, baktım kızcağız da ne kadar masum, ya yanlış kapıysa, ya kızcağız geri dönüp ararsa
Neyse, Bora da kesin polisi aramamı isteyip kapattı. Ben de dedim, Bugün bitsin, sabah arayacağım. Tam şöylece dalmış uyuyordum ki, gece yarısı kapı çaldı. Bir açtım, o genç kız, koşarak nefes nefese, üstü başı dağılmış, gözleri panik dolu kapının önünde: Nerede Nerede kızım? Ne olur onu bana verin, nerde? Ben yanlış kişiymişsiniz. Hemen buyur ettim içeri, gel hızlıca baktı, kızını koltukta görünce yere çöküp o kadar çok ağladı ki Durduramıyorum, su verdim, çay yaptım, aldığı gibi sarıldı bebeğine.
Biraz kendine gelince, aç aç anlatmaya başladı. Adı Nazlı imiş, bebek ise Simay. Nazlı aslen Mersinin bir köyünden, burada sağlık meslek lisesinde okuyor. Geçen yaz Sezgin diye bir çocukla tanışmış, ona kapılmış. Sezgin de evleniriz, annem bakar demiş. Nazlı hamile kalınca, Sezgin kaybolmuş, üniversitesini değiştirmiş, telefonu kapatmış. Köydeki babası, üvey annesi de yüz çevirmiş. Kızcağız hamile haline rağmen, tek başına yurt odasında geçinmeye çalışmış, oradan oraya çırpınmış. Doğumunu Antepte tanıdığı bir arkadaşında yapmış, sonra geri köye dönememiş, geçici olarak başka bir arkadaşında kalmış. Ne arkadaşı, ne ailesi tam destek vermemiş. Maddi manevi çökmüş.
Bir gün, kucağında bebekle Sezginin sözünü tuttuğu annem sana bakar vaadine tutunarak, bizim binanın numarasını karıştırıp bana bırakmış çocuğu. Sonradan öyle paniğe kapılmış ki, gece yarısı geri koşarak aramış iyi ki de dönmüş.
Kendi köyüne de dönmeye niyeti yok, yurtta idare edecek. O kadar ezilmiş, bir yandan pişman, bir yandan minnet dolu gözlerle bakıyor. Kızım, burada kal, sen de Simay da bir süre bende olun, sıkıntı yok, ben zaten yalnızım, dedim. Öyle sarılıp uyuduk ki o gece, çok huzurluydu. Sabah kaldıysa sende kalsın, beraber geçer hayat dedim. Zaten Nazlının okulu var, sene sonuna kadar idare ettik. Mutfakta yardım ediyor, Simay büyüdükçe annem de ona bayıldı; Figen bu kız çok akıllı, senden iyi öğrendi annelik işini! diyordu.
Nazlı mezun oldu, ben eski tanıdıklarım vasıtasıyla bir özel hastaneye part-time iş buldum ona. Bir süre sonra altıncı kattaki Sezginin yaşlı babaannesine iğne yapmaya başladı, bu şekilde ayakta kaldılar. Sonbaharda Nazlı ve Simay benim üst katıma taşındılar, Nazlı hem hemşirelik yaptı hem de hayatı baştan yazdı Biz de sanki üç nesil bir aradaymışız gibi, yeniden hayat bulduk bu küçük mucizeyle. Valla canım, Allah hepimize böyle güzel tesadüflerle sil baştan bir şans versin!




