Kocam bir akrabasını eve getirdi, birlikte yaşasın diye. Bir ay boyunca sabrettim — ta ki onun neyi gizlediğini öğrenene kadar

Emre eve yediyi çeyrek geçe döndü. Normalde sekizden önce gelmeyen adamdan beklenmeyecek bir hamle, bu başlı başına umut vericiydi. Nilüfer tam akşam yemeği sonrası bulaşıkları yıkıyordu, koridorda kocası uzun uzun oyalanınca bir şeylerin farklı olduğunu hissetti.

Nil, diye seslendi Emre. Sesi var mı yok mu belli olmayan bir tondaydı; sanki omzunda camdan bir vazo taşıyor, nereye koysa kırılır mı diye endişeleniyordu.

Nilüfer ellerini havluyla kuruladı, çıktı.

Koridorda iki kişi: Emre cengaver edasıyla, ama kendi kahramanlığının iyi mi kötü mü olduğuna karar verememiş gibi. Yanındaki, ellili yaşlarında, omzunda eskiyen bir çanta, ayakları dibinde dövülmüş bavulu bir kadın.

Bu, Gülsüm, dedi Emre. Kuzenim. Hani anlatmıştım.

Nilüferin hafızasında puslu bir anı, belki bir iki defa kenarından dolaşıp geçmiş bir isim. Gülsüm İzmirli miydi, yoksa Balıkesirli mi Zaten ne fark eder ki?

Bir iki hafta misafirimiz olacak, diye ekledi Emre. Biraz sıkıntılı bir durumdaymış.

Bir iki hafta, diye tekrar etti zihninde Nilüfer.

Merhaba Nilüfer Hanım, dedi Gülsüm. Kısmetsiz bir ton, neredeyse görünmez olacak kadar düşük bir sesle. Böyle araya girdim kusura bakmayın. Vallahi en ufak zahmetim olmaz, temizlik, yemek, ortalığı toplarım Rahatsızlık etmeyeceğim.

Nilüfer bir ona baktı, bir kocasına, sonra tekrar Gülsüme.

Hadi, gelsene, dedi Nilüfer. Ayakta bırakalım da alt komşuya mı postalayalım? demeye getiren bir bakışla.

Artık olan olmuştu. Çantayla gelmiş bir insana Yok, hadi sen dön kapıdan denmez.

Emre bir iç çekti, o anda Nilüferin de içi biraz büzüştü. Yani ne olmuştu? Alkışlarla hüküm verilmiş, ona soran olmamış.

Gülsüm salona geçti, hevesli bir bakış atmadı, ılımlı bir göz gezdirdi, bavulunu köşeye bırakıp yanına çekildi.

Ne güzel eviniz var, dedi hafifçe. Bunu iltifat etmek için değil, sadece söylüyordu.

Nilüfer, o bavula bakarken sıkıntılı durum lafının arkasında ne var, diye düşündü. Sıkıntılı durum çünkü, hele Türkiyede, öyle dallanıp budaklanan bir mevzu ki

Gerçekten de Gülsüm hiç rahatsızlık vermiyordu. Sabah erken kalkardı, kediden sessiz mutfağa süzülür, Nilüfer daha uyanmadan çayını içip bardağını yıkardı. Ortada kırıntı bırakmazdı. Banyoyu asla kapatmaz, bazen yemek yapar izinsiz ama iddiasız bir şekilde; sessizce sarımsaklı bir çorba kaynar, sonra kaybolur. O çorba da ayrıca nefisti, hatta Nilüferinkinden güzel çıkmıştı.

İşte bu biraz can sıkıcıydı.

Cidden yani. Bir insan sıkıntı yaratınca mevzunun adını koyar, çözüm üretir, kavga varsa vardır. Ama her şey sessiz sakin, düzenli ve nezaketle yürüyorsa ve bir şeyler yine de canını acıtıyorsa, insan kendisini çıkarılamayan bir kıymık gibi hissediyor. Açık yara değil ama, hep bir yanını dürtüklüyor.

Bir hafta geçti Sonra bir ay.

Emre gevşedi, rahatladı, hoşnut bir şekilde Bak, fena değilmiş işte demeye başladı. Nilüfer de başını salladı. Evet, yani Eh işte.

Fakat Gülsüm, sürekli telefonda fısıltıyla konuşuyordu.

Bunu Nilüfer pek fark etmedi başta. Rastgele bir gün kapıdan geçerken salondan gelen sesi duydu hızlı, belli belirsiz, aceleci bir telâş vardı. O tonda asla hava ya da börek tarifi konuşulmazdı.

Durdu, dinlemedi, sadece birkaç saniye bekledi ve yoluna devam etti.

Ama içi içini kemirdi. Sanki maydanoz doğradıktan sonra elde kalan garip sabunumsu, çıkmayan koku gibi.

Bir tuhaflık da kapı ziline basıldığında Kim olursa kargo, komşu, postacı Gülsümün bir an donup gözünü kapıya çevirmesi, neyle karşılaşacağını bilmeyen insanların tedirginliğiyle gözlerini kısmıştı.

Nilüfer bunu da görüyordu. Ama bir şey demedi.

Bir gün dayanamadı, kenardan dolanarak sordu:

Gülsüm abla, nasıl gidiyor? İşler yoluna giriyor mu?

Yavaş yavaş yavrum, dedi Gülsüm. Gülümsedi, aşırı kontrollü. Merak etme, Nil. Çok az kaldı, gideceğim.

Çok az derken ne zaman, ne kadar az ondan kim ne anlar?

Nilüfer arkasından bakarken, Burada bir iş var ama ne? diye düşündü. Bir hikaye olduğu belliydi. Böyle sus-pus olan, arka planı anlatılmayan işlerin sonunda hep bir tuhaflık çıkar. Ama net neydi?

Cevapsız o soruyla yatıp kalktı. Ta ki o geceye kadar. Nilüfer uykusu kaçınca mutfağa su içmeye çıktı. Salonun kapısı yarı açık. Oradan Gülsümün sesi.

Şimdi onların yanında kalıyorum. Hiçbir şeyden haberleri yok.

Buz gibi bir hisle dolap önünde donakaldı.

Hiçbir şey bilmiyorlar.

Bu cümleyle yarım dakika kadar dikildi Sonra sessizce yatak odasına döndü. Tavana uzun uzun baktı. Emre yanı başında, bir elinde nur topu gibi rahat bir uyku, sırtında başı dik bir kefaletle mışıl mışıl uyuyordu.

Emreyi uyandırmadı. Ne diyeceğini daha kendisi de bilmiyordu çünkü. Onların bilmediği neydi? Önce bunu anlaması lazımdı.

Pazar geldi, saat on iki civarı.

Kapı çaldı. Bildiğin sıradan bir zil. Nilüfer kapıyı açtı.

Karşısında şık giymiş, kırklı yaşlarında bir kadın. Elinde dosya. Arkasından sessiz, genç bir adam.

İyi günler. Gülsüm Hanım burada mı? Bize verilen bilgiye göre bu adreste kalıyor.

Nilüferin içinden bir soğuk rüzgar geçti.

Siz kimsiniz? dedi.

Alacak tahsilat bürosu, dedi kadın. Düz, alışkanlıkla. Affedersiniz falan hiç yok.

Nilüfer dosyaya, adamın arkasına ve tahsilat kelimesinin evin içine dolmasına baktı. Bu kelime de bir misafir gibi, girdi mi kolay kolay çıkmaz.

Bir bekleyin, dedi. Hemen geliyorum.

Kapıyı kapattı.

Gülsüm zaten elinde telefon, kötü bir şey bekleyen bir insan gibi çıkmıştı.

Benim için mi geldiler? dedi fısıltıyla.

Nilüfer cevap vermedi. Kaşlarını indirdi.

Nil, sana anlatacağım.

Önce onlarla konuş, dedi Nilüfer ve kenara çekildi.

Emre ise şehir dışındaydı. Nilüfer arayıp haber verdi.

Emre, ne olur, bugün gel. Konuşmamız lazım.

Hayırdır, sesi bir anda ciddileşti.

Önemli bir şey yok, gel de anlatayım.

Kapıdan çıkıp giden misafirler sessizdi, Gülsüm bir süre görünmedi.

Nilüfer masanın başında durup düşündü: Sıkıntılı durum dediğin şey ne genişmiş yahu Hatta bir o kadar da yabancı. Ve işte bir haftadır bu evde köşe bucak dolaşıyor.

O ise sadece başını salladı, sabretti, Eh, fena değil dedi.

Hayır, bu hiç de eh değil.

Emre üç saat sonra geldi. Eşiyle göz göze geldiği an, havada bir gerginlik vardı.

Ne oldu? dedi, sesinde espri kırıntısı dahi yoktu.

Gel, dedi Nilüfer. Gülsüm de gelsin.

Gülsüm salonda. Omuzları düşük, doğruca oturmuş, utangaç bir öğrenci gibi dizlerini birleştirmiş.

Emre oturdu.

Biriniz anlatacak mı? dedi.

Gülsüm abla, dedi Nilüfer. Emreye kim geldiğini açıklar mısın?

Gülsüm yere bakıyordu önce. Sonra gözlerini kaldırdı.

Tahsilat bürosundan geldiler, dedi. Alacaklılar.

Emre önce anlamadı. Birkaç saniye anlamsız gözlerle bakakaldı.

Borç yüzünden mi? diye sordu.

Evet, dedi Gülsüm. Kredi çektim iki yıl önce. Her şey yolunda gider sandım. Olmadı. Üstüne kredi üstüne kredi aldım. Artık ne ev var, ne param kaldı.

Sonra sessizleşti. Yorgun, üzgün:

O yüzden saklanıyordum. Onlardan.

Emrenin ifadesi Bir su birikintisine basacağını sanarken birden içinde kaybolan kişi gibiydi.

Sence yaptığın doğru mu? dedi Emre.

Değil, biliyorum.

Bizim adresimizi kullanıp sormadan

Farkındayım, yine de özür dilerim.

Nil, vallahi ben bilmiyordum, dedi Emre.

Biliyorum ki bilmiyordun, dedi Nilüfer.

Gülsüm sessizce bardağa bakıyordu.

Gülsüm abla, bir şeyi net bilmeni istiyorum, dedi Nilüfer. Yardım etmek ayrı, evimizde yalanla yaşamak ayrı. Biz bilseydik denerdik, ama böyle olmaz.

Gülsüm gözlerini kaçırmadan bakıyordu.

Haklısın, dedi. Çok haklısın. Korktum sadece. Hiçbir yere gidemem, kızımın evinde tıkış tıkış, arkadaşımda tadilat var Emre de Ne olursa gel, kapımız açık derdi. Ben de

Çıktın geldin, dedi Nilüfer. Bavulunla, borcunla.

Emre yere baktı, sonra sordu:

Toplam ne kadar borcun var?

Çok dedi Gülsüm. Sekiz yüz bin lira. Faiziyle daha da fazla.

Emre derin bir iç çekti.

Bak, sana bu parayı veremem. Bizde yok.

Zaten istemiyorum, dedi Gülsüm hızlıca. Biraz kafamı dinleyeyim de dedim, belki onlar da peşimden düşer

Gülsüm abla, araya girdi Nilüfer. Bulurlar. Kapının önündeler, daha ne olsun?

Sessizlik.

Gülsüm başını önüne eğip gözlerini kapadı.

Doğru, dedi. Haklısın.

Zamanla geçmez böyle şeyler, dedi Nilüfer. Çözmek gerek.

Nasıl çözeceğim onu bilmiyorum.

Ben biliyorum, dedi Nilüfer.

Emre dönüp karısına baktı, şaşkınca.

Bak, ben avukat değilim. Ama komşumuz üç sene önce aynısını yaşadı. Borcunu yapılandırdı, zor ama atlattı. Ona ulaşırım sana yardımcı olur. Ayrıca işin yok mu şu an?

Yok, dedi Gülsüm, sessizce.

Bir tanıdık var, mahallede butik dükkânı var. Yarım gün satıcı arıyor. Az, ama olsun, resmi iş Mahkemede de lazım olur. Ayrıca geçen hafta bir pansiyon ilanı gördüm yakında, oda kiralayan bir teyze var. Ucuz, rahat, laf dinler.

Gülsüm bakarken gözündeki ifade güneş doğarken yavaş yavaş açılan gökyüzü gibiydi.

Bunca şeyden sonra niye bana yardım ediyorsun? dedi.

Çünkü zor durumdasın, dedi Nilüfer, basitçe. Ve Emrenin akrabası sensin.

Emre uzun uzun eşine baktı, sonra Sağ ol, Nil, dedi. Abartısız, içtenlikle.

Nilüfer cevap vermedi. Mutfakta çay koymaya gitti. Çünkü bu tür konuşmalardan sonra en iyi çözüm, demli bir çaydır. Onu iyi bilirdi.

Gülsüm dört gün sonra evi terk etti.

Önce komşuyla konuşma, sonra buluşma, ardından butik işini ayarlama En son odasına da kavuştu. Oda sahibi yaşlı bir kadın, kendi halinde, pazarları çörek yapıyormuş. Üç günde hepsi halloldu.

Dördüncü gün Gülsüm toparlandı.

Vedalaşırken gereğinden uzun durdu kapıda, hafifçe mutsuz, söyleyecek laf bulamamış gibiydi.

Nilüfer dedi. Ne desem

Hadi abla, gerek yok, dedi Nilüfer araya girip.

Gülsüm bavulunu aldı, Emre taksiye kadar eşlik etti. Nilüfer kapının önünde kaldı.

Bir ay geçmeden Gülsüm aradı. Çalışıyorum, ilk taksitimi yatırdım, oda güzel, ev sahibi iyi, her pazar çörek yaparız, dedi.

Nilüfer hafifçe gülümsedi.

Kısa, gereksiz laflardan arındırılmış iyi bir sohbetti bu.

Daha ne olsun?

Rate article
Lifequest
Kocam bir akrabasını eve getirdi, birlikte yaşasın diye. Bir ay boyunca sabrettim — ta ki onun neyi gizlediğini öğrenene kadar