Kocama Habersiz Sürpriz Ziyaret Yaptım ve Hemen Neden İşte Geç Kaldığını Anladım

Kocama habersizce gittim ve neden işte geç kaldığını hemen anladım.

Yirmi üç yıldır, Sema Yıldırım evde çorbaları kaynatır, gömlekleri ütüler, kayınvalidesinin o meşhur Bizim Burakcığım çocukken irmik helvasını nasıl da bayıla bayıla yerdi laflarına katlanırdı. Yirmi üç yıl boyunca, kocasının işte kaldığına, fazla mesai yaptığına inanmıştı. Olur öyle, ay sonu dosyaları olur, toplantılar uzar, bazen sıkışıklık yaşanır. Zaten hepsinin mantıklı bir açıklaması olurdu.

Ama sonra bir şey kırıldı içinde. Tabii hemen olmadı bu. Önce telefona bakmamaya başladı. Yoğundur, açamaz, dedi Sema kendi kendine. Sonra, üçüncü kez yemek soğudu masada. Sonra, Semanın almadığı, çiçeksi hafif bir koku sinmiş kocasının üstüne.

Sema hiç kavga etmedi. Zaten o, durduk yere kavga çıkartanlardan hiç olmadı. Sema, haftalarca geceleri tavana bakıp susan, sonra bir gün kalkıp pardösüsünü giyip dışarı çıkanlardandı.

Ve Sema işte o gece çıktı, gitti.

Yolda aradığı en yakın arkadaşı Derya, telefonda bildik lafları etti:

Sema, ne gerek var gitmene? Ne göreceksin ki? Kendi canını sıkacaksın.

Daha ne kadar sıkılabilir ki canım, dedi Sema ve telefonu kapadı.

Burakın ofisi, Kadıköyde, İkon Tower diye afilli bir plazada, üçüncü kattaydı. Sema orayı bilirdi. Bir iki defa gitmişti; birinde üç yıl önceki şirket partisinde, birinde unuttuğu kartı götürdüğünde. O zaman güvenlikçi ona başka bir saygıyla bakmıştı: müdürün eşi sonuçta.

Saat yedi olmuştu, park yerleri boşalmıştı. Çoğu ofiste ışıklar sönüktü.

Bir tanesi hariç.

Sema arabanın yanında durdu, yukarı baktı. Üçüncü kattaki, en sağdaki oda, Burakın odasıydı. Orada ışık yanıyordu ve içeride birileri vardı: Camda iki gölge hareket ediyordu.

Sema hiç kıpırdamadı. Sadece baktı.

Sonra telefonunu çıkardı, Burakı aradı.

Bir… İki… Üç uzun çalıntı.

O anda, içeride gövdelerden biridaha ince, daha kısa olandiğerine yaklaştı.

Dört… Beş…

Aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor…

Sema telefonu cebine koydu, kapıdan içeri yürüdü.

Güvenlikçi, başını telefondan kaldırıp Semaya, sanki kanunla gelmiş gibi baktı.

Kimi aradınız?

Burak Yıldırım. Üçüncü kat.

Kaydınız var mı?

Sema adamın yüzüne baktı. Sakin, kararlı. Hani duvara uzun uzun bakarsın ya, sanki o duvarı sökmekten başka çaren kalmamış gibi bir bakış.

Eşim, dedi kısa bir şekilde.

Güvenlikçi, bu bilgiyi sindirdi, bilgisayarda bir şeyler yaptı, sonra bekledi.

Açmıyor.

Biliyorum, dedi Sema. Ama ofisinde.

Adam bir tereddüt yaşadı, Kadının kocası müdür, ne yapsam? der gibi. Bir yanına talimatlar, diğer yanına Sema, yani eş baskısı. Sonunda geçiş izni verdi Semaya.

Üçüncü kata çıktı. Uzun, gri halılarla kaplı, birbirine benzeyen kapılar. Sema yürürken içinden geçeni düşündü: Deryayı tekrar arasaydım? Ya da hiç gelmeseydim? Ya da önce bir kafeye oturup sakin sakin kahve içsem, kendime gelsem? Ama ne yapmak çare şimdi?

Koridorun ucundaki kapı yarım aralıktı, ışık sızıyordu. İçeriden sesler geliyordu.

Sema iki adım kala durdu.

Kadınca bir gülüş. Hafif, havada asılı kalan bir kahkaha. Belli ki birisi iyi bir espri yaptı.

Sonra Burakın sesi. İçeriye dinledi Sema. Otuz saniye, bir dakika boyunca. Elleri buz gibi, yanakları ise ateş gibi; insan vücudu ne enteresan.

Sonra kapıyı itti.

Burak, masanın kenarında oturuyordu, yanında genç bir kadın dosyalarla ayakta. Kadın, öyle otuz beşlerinde, düzgün simalı, saçları topuz.

İkisi de kapıya döndü.

O aradaki boşlukta, her şey zaten anlaşılır.

Sema? dedi Burak. Ve o iki hecelik isimde, şaşkınlık, korku, ve asıl acısı, hafif bir sıkıntı vardı. Sanki rahatsız edildiğinden hoşnutsuz.

İyi akşamlar, dedi Sema.

Elindeki evraklarla duran kadın geri çekildi, sonra pencereye yöneldi.

Aramadan mı geldin? Burak masadan indi, toparlamaya çalıştı suratını. Pek başarılı olamadı.

Aradım, açmadın.

Meşguldüm, görüyorsun işte.

Görüyorum, dedi Sema.

Çok da iyi görüyordu. Ceketinin üst düğmesi açıktı Burakın, masanın üstünde iki çay bardağı vardı, birinde ruj izi. Kadındaki dosyalar bir türlü yerine oturamıyor, el değiştirdikçe değiştiriyordu.

Bu, Melis. Yeni proje yöneticim, dedi Burak. Sesi ciddi, açıklayıcı, biraz da saklamayacakmış gibi. Ama aslında saklayan bir ton.

Memnun oldum, dedi Sema.

Melis kağıtları masaya bıraktı, hafifçe gülümsedi. Normal bir tebessüm. Sema ona çok da kızmadı, sonuçta Melisin Buraka borcu yoktu.

Ben gideyim artık, dedi Melis hemen.

Evet, gidin lütfen, dedi Sema.

Melis çıktı. Kibar kız.

Burak ve Sema baş başa kaldı. Odada sessiz bir ağırlık vardı. Camda, gece parkı, sokak lambaları, başkalarının arabaları.

Niye geldin ki şimdi, dedi Burak. Soru sormadı, sitem etti.

Sema, rujlu bardağa baktı, sonra kocasına döndü.

Anlamak istedim, neden açmıyorsun telefonumu.

Meşguldüm, açıklamıştım ya.

Evet, açıkladın.

Bir sessizlik.

Sema, bunu büyütme. Çalışıyoruz işte. İş görüşmesi.

Yedi buçukta mı?

Evet, yedi buçukta! Oluyor öyle. Proje yangın yeri, anlamıyor musun?!

Burak sesini yükseltiyordu, sanki sesin yüksekliği gerçeği değiştirirmiş gibi. Sema yirmi üç yılın tecrübesiyle biliyordu bu tonu.

O ise sadece bakıyordu.

Ve işte o an, Burakın içinde bir şey çözüldü. Çünkü eskiden, Sema ya ağlardı, ya özür dilerdi, ya da sessizce çıkardı. Şimdi ise sadece bakıyordu.

Eve gidelim, dedi Burak yavaşça. Orada konuşuruz.

Gidelim, dedi Sema, ve odadan çıktı.

Koridorun sonuna yürüdü. Kafasında neredeyse hiç düşünce yoktu; tuhaf bir aydınlık sadece.

Her şeyi görmüştü. Bundan sonrası karar zamanıydı.

Arabada sessizlik vardı.

Burak yola bakıyordu, Sema camdan şehir ışıklarına, ıslak asfalta, sarı ışıklı pencerelere dalmıştı. Her camın ardında bir hayat. O evlerin kendi mutfakları, kendi kocaları vardı. Belki oralardaki kadınların da başında bir Melis vardı. Ya da yoktu. Ya da olmuştu.

Asansörde beşinci katı tuşladı Burak. Sema, içinden Şimdi kapıdan girer girmez anlatmaya başlar; çok meşguldüm, yanlış anladın der. İkna eder; iyi anlatır, diye düşündü.

Eve girdiler. Girişte ışığı açtı Burak, pardösüsünü asarken Sema sinirlendi; Burak yirmi üç yıldır hep her şeyi düzgün asardı, bu bazen gıcık ederdi, şu an ise daha da sinir bozucuydu.

Sema, bir dinle.

Dinliyorum.

Mutfakta, Sema masaya oturdu, Burak biraz uzakta, elleri ceplerinde, duvara yaslandı.

Sema, aramızda hiçbir şey yoktu.

Peki.

Gerçekten sadece çalıştık.

Tamam Burak.

Bana inanmıyorsun.

İnanmıyorum.

Bunu beklememişti. Muhtemelen ağlamasını ya da bağırmasını, hatta bir miktar tabak çanak kırmasını bekledi. Ama Sema öyle biri değildi ama, ve bu soğukkanlı inanmıyorum cümlesini hiç beklememişti.

Neden? dedi şaşkın şekilde.

Kapıdan girince yüzüne baktım, Burak. Bana yabancı biri gibi baktın.

Öyle bir şey yok.

Burak. Yirmi üç yıldır seninle yaşıyorum. Bana sevgiyle baktığın anları bilirim. Bu gece öyle bakmadın.

Burak suskun.

Sema, kendine dert uyduruyorsun.

Belki. Omuz silkti Sema. Ama yeni bir parfüm. O çiçeksi olan. Üç aydır kokun değişti.

Benim parfümüm o.

Hiç kullanmamıştın. Parfümünü hep ben alırdım. Bu başka.

Burakın yüzü cidden rahatızlaştı.

Sema, yemin ederim hiçbir ciddi şey yok.

Ciddi değildi yani. Yavaşça tekrarladı Sema. Ama bir şeyler oldu.

Ben öyle bir şey demedim!

Şimdi dedin zaten.

Burak yüzünü ovuşturdu. Bu, Semanın onu kötü hissettirdiği ya da utandırdığı an, hep yaptığı bir hareketti.

Sema, diye fısıldadı, Nasıl anlatayım bilmiyorum. Onunla kolay konuşuyorum. Genç, bana başka bakıyor. Aptalca geliyor kulağa.

Samimi geliyor, dedi Sema.

Hiçbir şey olmadı, söz veriyorum.

Ama olabilirdi.

Cevap vermedi Burak. O sessizlik, her kelimeden daha fazlasını söylüyordu.

Sema içinden bir tik attı sanki, kendi iç dünyasında.

Peki, dedi.

Sema, hemen karar verme.

Burak, sesi dümdüzdü Semanın. Yirmi üç yıldır, sen eve gelmeyince sessizce bekledim. Soru sormadım, huzur kaçmasın diye. Artık yok öyle. Sessiz kalmam.

Burak başını kaldırdı.

Tehdit değil bu. Sadece söylemek istiyorum, artık gerçek neyse görmek istiyorum. Şimdi seçimini yap, ne önemliyse.

Burak uzun bir süre sustu, sonra neredeyse kulağına fısıldar gibi konuştu:

Sema. Ben aptalım.

Evet, dedi Sema. Ama o sorula cevap değil.

O gece Sema, Deryaya gitti.

Çantasını alelacele topladı, Burak kapıda öylece izledi.

Ne kadar kalacaksın? diye sordu.

Bilmiyorum.

Sema.

Burak, fermuarı çekti. Sen de, ben de düşünelim. Ayrı ayrı.

Burak karşı çıkmadı. Bu, belki de en çok şey söyleyendi.

Derya kapıyı açtı, Semanın yüzüne bakıp hiç soru sormadı. Sadece çay koydu. Yirmi yıllık dost bu yüzden güzeldi işte.

İkisi gece ikiye kadar mutfakta oturdular. Derya dinledi, arada yorum yaptı, asla akıl verme niyetinde değildi, sadece lafa teselli olsun diye.

Burak, üçüncü gün aradı. Açıklama yok, bahane yok; kısa konuştu:

Sema, dönmeni istiyorum. Bazı şeyleri anladım.

Neyi?

Aptal olduğumu. Ama aynı şeyi hep söylüyorum, sözlerim ucuzladı. Kanıtlamak istiyorum.

Sema sustu.

Peki, dedi sonunda.

Cuma akşamı eve döndü Sema. Mutfağın masasındaysa iyice haşlanmış bir çorba, yanında aceleyle alınmış belli olan bir çiçek demeti vardı.

Çantasını bıraktı, baktı önce çorbaya, ardından çiçeklere.

Yine fazla kaynatmışım, dedi Burak arkadan.

Görüyorum.

Ama fena olmamış gibi.

Bakalım, dedi Sema.

Ellerini yıkamaya gitti. Hayat böyle işte. Bazen çorba fazla kaynıyor, bazen tam kıvamında. Mühim olan, bunu fark etmek ve yirmi üç yıl susmamak.

Arkadaşım, hayat böyle; çiçeğiyle, çorbasıyla… Konuşmayınca birikiyor. Susmayalım.

Rate article
Lifequest
Kocama Habersiz Sürpriz Ziyaret Yaptım ve Hemen Neden İşte Geç Kaldığını Anladım