Hamile Bir Kız Bana Yüzük Verdi — Yıllar Sonra Onunla Yeniden Karşılaştım

Hamile Bir Kız Bana Yüzük Verdi Sonra Onu Yeniden Gördüm

1. Bölüm. Gece Oteli: “Niye Benim Yüzüğüme Bakıyor?”
Resepsiyon görevlisi Hanife abla hiçbir zaman doğrudan sormadı. Ama ne zaman anahtar veya sıcak su almak için resepsiyona uğrasam, onun bakışları nedense zincirimdeki yüzüğe kayıyordu. Yüzük bildiğiniz plastik, köşeleri aşınmış ucuz bir şey. Ben onu boynumda ben gibi taşımaya alışmıştım, kimse ilgilenmez sanıyordum.

Akşam yine sıcak su almak için aşağı indim odadaki kettle bozuktu, bulantım bir dalga gibi üzerime çökmüştü. Tezgaha elimi dayadım, derin derin nefes almaya çalışıyorum. Hanife abla ilk kez cesaret edip sordu:

Affedersin, dedi hafifçe. O zincirdeki Bir bakabilir miyim yakından?

Elim refleks gibi zincire gitti. Kalbim niyeyse hızlanmaya başladı.

Bunu mu diyorsunuz?

Evet, yüzük

Zinciri çıkardım, tezgaha bıraktım. Yapay lamba, neredeyse çocuklara ait bir yüzük gibi; açık pembe, üstünde minik bir tırnak izi var.

Hanife abla bir anda beti benzi attı. Öyle tiyatral değil, resmen nefesi kesilmiş gibiydi.

Allahım diye fısıldadı ve utanır gibi dudaklarını ısırdı. Özür dilerim. Sadece çok tanıdık geldi. Çok benziyor bir yüzüğe.

Zinciri yavaşça geri aldım.

Bana bir kız verdi, dedim, kendim bile bu kadar kolay anlatmamı garipsedim. Bir sene önce. Hamile genç bir kız. Ona yardım etmiştim; çorba alıp montumu vermiştim.

Hanife abla bir anda gözlerini dikti. Merak değil; korku ve umut, öyle birbirine düğümlenmiş ki ayırmak imkansız.

Adı neydi? sesi duyulmaz gibiydi. Hiç duydunuz mu?

Gözlerimi kapattım; ses, gece, soğuk

Sanki Yağmur. Ya da Yağmur demişti. Bana, “Beni bir gün hatırlayacaksın,” dedi. Sonra yüzüğü avucuma koydu.

Hanife abla sarsıldı. Sanki biri ona uzaktan tokat atmış.

Yağmur dedi. Benim kızım.

O “kızım” kelimesinin bu ucuz, klorlu, kahveli odada yankılanışı, birisinin dışardaki gerçek, canlı ve korkutan hayatın penceresini açması gibi oldu.

Durun nefesim tıkandı, Bu olamaz.

Olur, yutkundu. Kırk iki yaşındayım. İki yıla yakın onu arıyorum. Evi geçen kış terk etti. Hamileydi. Biz kavga ettik. Yanında olamadım, biliyorum.

Tezgahın köşesini öyle sıktı ki parmakları bembeyaz oldu.

Anlatabilir misiniz, her şeyi? Lütfen. Geceleri uyuyamıyorum. Bu otelde, garın dibinde, insanların arasında yaşıyorum Belki bir gün döner diye.

Benim de boğazımda düğüm vardı. Tuhaf bir his: Ben de bir zamanlar hamile olarak kapı dışarı edilmiştim. Şimdi karşımda, başka bir sebepten kenarda kalmış bir kadın duruyordu.

Gelin, oturalım, dedim. Anlatacağım.

Küçük bir masa lambasını açtı, sanki aramızda gerçeği konuşacak bir ada yaratıyor gibiydi.

2. Bölüm. O Soğuk Gece: “Çorba, Mont ve Uğurluk Yüzük”
Bir yıl önce geç kalmıştım. İş, metro, rüzgâr, tipiye dönüşen o Ocak karı. 24 saat açık esnaf lokantasının yanında bir kız yakaladı beni. Çok zayıftı, kısa ceketli, başında bere yok. Karnı belirginleşmişti ama gene de bir çocuk gibi duruyordu.

Affedersiniz dedi kısık sesle. Bir çorba ısmarlar mısınız bana? Ben hamileyim.

İçimde bir şey devrildi. Acıma değil; sanki kendimi onda bulmuştum. O sıralar ben de “idareten” yaşıyordum; çok lüksüm yoktu ama düzenim vardı. O anda, sanki o düzeni haksızca elinden almışım gibi mahcup oldum.

Tabii, dedim. Gel birlikte girelim.

Çorba, ekmek, çay aldım. Hızla ama tertemiz yedi açlıktan korkan insanlar gibi.

Sonra montumu çıkardım. Eskiydi ama sıcaktı. Onun omzuna attım.

Gerek yok gözleri doldu. Sizin de

Benim dönecek bir odam var, dedim. Ama senin üşümemen lazım şimdi.

Ağlamaya başladı; sanki montu değil, yaşama hakkını geri vermişim gibi. Utanmasın diye bakmamaya çalıştım. Ama o an parmağındaki plastik yüzüğü, gülünç, çocuk işi şeyi çıkardı. Elime koydu.

Bu benim uğurlu yüzüğüm, hıçkırarak fısıldadı. Ne yapacağımı bilmiyorum. Ama sende dursun. Çünkü bir gün beni hatırlayacaksın.

O anda ona “Kendine sakla” demek istedim. Ama gözleri öyleydi ki, sanki verdiği son şeydi ve bununla ayakta kalıyordu. Aldım yüzüğü.

Ve bir zincire taktım. Sihre değil, insana bir zaman denk geldiğimi hiç unutmamak için.

Hanife abla dinledi, kıpırdamadan. Nefesi titriyor, başka bir şey hareket etmiyor.

Hangi lokantaydı? Tam olarak neredeydi?

Çevreyi, tabelayı, bankı, mavi büfeyi anlattım. Hanife abla sanki şehir içindeki kayıp noktaları işaretliyordu.

Ah yüzünü avucuyla kapadı, O yüzüğü hatırlıyorum. Pazardan almıştık. 13 yaşındaydı, Anne bak, prensesim! diye güldü. Sonra birden büyüdü.

Göz göze geldik.

Şimdi sen de hamilesin, öyle mi?

Başımı salladım. O yüzük tüm içimdeki sancıyı sıkılaştırdı.

Evet. Ve benim partnerim çocuğun kendisinden olmadığını iddia etti. Beni kapı dışarı etti.

Hanife abla aniden doğruldu.

Vahşet bu! diye fısıldadı. Döngü gibi aynısı.

Zincire bir daha baktı; sanki o plastik iş, bizim kaderleri birbirine bağlıyordu.

Bak, dedi, Adım Hanife. Sadece abla da diyebilirsin. Bu yüzüğü neden aldığını bilmiyorum ama tesadüf değil seni bana getiren. Önce Yağmuru bulalım, sonra sana da el verelim. Yalnız değilsin artık.

İtiraz etmeye çalıştım; alışkanlık ben hallederim. Ama içim o kadar boştu ki…

Tamam, dedim. Yapalım.

3. Bölüm. İki Telefonla Arayış: “Gar Kızları Nereye Kaybolur”
Hanife abla eski defterini, yıpranmış telefonunu çıkardı. Ezberden bir numara çevirdi.

Meryem? Hanife ben Evet, evet. Bak yeni bir şey var. Belki bir iz. Hani o yüzük

Sesi kısıktı ama kararlı; yıllarca acıyla baş etmek için harekete alışmış birinin sesi.

Bir başka çağrı kadın sığınma merkezine, diğeri kilise derneğine Her yerde aynı soruyu sordu:

Hamile bir genç kız, Yağmur. Geçen kış. Size uğradı mı?

Yanında oturdum ve fark ettim: Hanife abla sadece otelci değil; her gün aynı kâbusu yaşayarak hayatta kalmış bir anne.

Bir saat sonra telefonu kapadı. Umudu ürkütmekten korkar gibi baktı.

Bir ihtimal var, dedi. Bir merkezde, bir kız var Yağmur diye. Şimdi on altı yaşında. İsim de tutuyor, yaş da. Ve zincirimi işaret etti, onun da plastik bir yüzüğü varmış. Dediler ki: Bir kadın ona çorba ısmarlamış, o da yüzüğünü bırakmış.

Ellerim titredi.

O kesin o

Hanife abla gözlerini kapattı. Bir damla yaş süzüldü. Sadece bir. Sessiz bir yağmur gibi.

Yarın, dedi, yarın gideceğim. Benimle gelir misin?

Başımı salladım.

Gelirim.

4. Bölüm. Masaldan Daha Gerçek: “Yüzüğü, Sesi Tanır Gibi Tanıdı”
Merkez sıradan bir yerdi; gri bina, beyaz duvarlar, haşlanmış pilav ve deterjan kokusu. Bekleme salonuna aldılar. Hanife abla ellerini birleştirmişti, dizleri titriyordu.

Kapı açıldı, bir kız girdi. Artık buz gibi olan o gölgelerden değildi. Saçları toplamış, yüzü daha canlı. Ama bakışları, sadece daha dikkatli ve yaşlıydı.

Beni gördü, durdu.

Sonra gözleri zincire kaydı.

Siz fısıldadı. Hâlâ onu mu takıyorsunuz?

Ayağa kalktım.

Evet, dedim, ne yapacağımı bilmeden taktım. Sadece uğurluk olsun diye.

Yağmur derin nefes aldı, bir an için tebessüm etti tıpkı o zaman, gözleri dolmadan hemen önceki kısa tebessüm gibi.

Biliyordum, dedi usulca. Beni hatırlayacağınızı biliyordum.

Sonra Hanife ablayı gördü. Her şey duvarlar, kokular, zaman ortadan kalktı.

Anne nefesiyle çıktı.

Hanife abla öyle aniden ayağa kalktı ki biri itmiş gibi. Bir adım, bir adım daha, sonra birden. Durdu bir hayalden korkuyor gibiydi.

Yağmur’um sesi kırıldı. Beni affet

Yağmur birkaç saniye baktı, sonra kendi adımıyla geldi, sarıldı güçlü, büyümüş, sadece bir çocuğa değil, kendi acısına sarılır gibi.

İkisi de ağladı. Ben yanında duruyordum ve gördüm: Burada sadece anne-kız buluşmuyor; burada bir halka tamamlanıyor.

Bir çocuğun oldu mu? Hanife abla sorabildi.

Yağmur başını salladı, biraz geriledi, kapıdaki bebek arabasını gösterdi. İçinde bir bebek uyuyordu.

Adı Ege, dedi. İyi bir çocuk. Elimden geleni yaptım.

Hanife abla titreyen eliyle bebek arabasına dokundu, sonra bana baktı:

Siz olmasaydınız o şimdi burada olmazdı.

Başımı eğdim.

Ben sadece çorba aldım.

Yağmur başını hayır anlamında salladı.

Hayır. Siz bana mont verdiniz. Bana insan gibi baktınız. O gün kendimi yutkundu, o gün yok olmak istedim. Siz izin vermediniz.

Hanife abla birden elimi tuttu.

Şimdi sıra bizde, dedi nazikçe. Sen hamilesin, evden atıldın. Artık yalnız yürümeyecek kimse.

İçimden “Yapmayın” demek geçti. Ama bu sefer gözyaşım aktı. Çünkü ilk kez yalnız güçlü olmak zorunda kalmayacaktım.

5. Bölüm. Gerçek Belgeler, “Senin Suçun” Yalanlarını Yener
Hanife abla hızlıydı. Beni kadın merkezinden tanıdığı bir avukata götürdü. Belgeleri hazırladık. Doğumdan önce nafaka talebini verdik. “Partnerim” babalığı reddederse diye DNA testine başvuru yaptık.

O sizin susmanıza güveniyor, dedi avukat, ciddi gözlüklü bir kadın. Sanki gideceksiniz ya, gitmeyeceksiniz.

Benim eski sevgili, Cem önce mesajla dalga geçti:

“Git, nereye gidersen git. Benim çocuğum değil. Beceriksizliğini kendin çöz!”

Hanife abla mesajı görünce sertçe:

Güzel, saklayın. Lazım olur, dedi.

Mahkemeden arayıp babalığı kabul et ya da DNA testi dediler, bakış birden değişti.

Duruşma koridorunda anlayışlı oynamaya kalktı.

Aman, abartma, fısıldadı, milletin önünde küçük düşürme…

Onun yüzüne bakarken Yağmuru düşündüm. Yetişkin adamların kadınları bu kadar kolay ezmesine kızdım.

Çünkü aile işkencesi ev içi sır değil, dedim sakin, bundan sonra susmayacağım.

Test sonucu belliydi zaten: çocuk onundu. Cemin rengi soldu. Sonra barış, orta yol, tatlılık istedi.

Ama orta yol sadece güçlüyken aklına geliyordu.

Mahkeme nafakayı bağladı. Az ama resmi. En önemlisi, adamın cümleyle silemeyeceği bir kanıt.

O gün Hanife abla elini koluma taktı.

Bitti, dedi. Şimdi kâğıt üzerinde de korumadasın.

Zincire baktım.

Demek uğurlukmış cidden.

Hanife abla gözyaşlarıyla güldü:

Yok. Uğurluk insanlardır asıl. Bazen sadece bir işaret gerekir yolları birleştirmek için.

6. Bölüm. Üç Nesil, Bir Gece: “İyilik Asla Kaybolmaz”
Yağmur ve bebeği Hanife ablanın yanında kaldı. Ben oteldeydim ama o ısrar etti; küçük iki oda, dar ama sıcak bir eve geçtim.

Enteresan bir ekiptik: Hanife abla yorgun ama canlanmış; Yağmur aniden anne olmayı öğrenen bir genç; ben varlığımı savunmamayı yeni öğrenen bir kadın.

Bazen akşamları mutfakta oturuyorduk. Yağmur ayağıyla puset sallıyor, Hanife abla elma dilimliyor, ben karnıma el koyuyorum.

Beni unuttunuz sanmıştım, bir gün Yağmur dedi.

Sen dönmezsin sandım, dedi Hanife abla.

Ben de hep yalnız kalacağım, dedim ve güldüm. Komik, değil mi? Herkes aynısını düşünmüş.

Hanife abla başını salladı:

Komik değil. Korkunç. Ama artık biliyoruz, yalnız kalmak yok. Bir daha bırakmıyoruz.

Yağmur dikkatle baktı:

Montu verdiğinizde, eğer yaşarsam ben de bir gün birine yardım edeceğim dedim. Nasıl yaparım bilmiyordum. Ama işte oldu.

Karnıma baktı.

Şimdi ben size yardım edeceğim. Bebekle. Sizin bana yaptığınız gibi.

Dayanamadım, sarıldım ona. Plastik yüzük omzuna çarptı.

Zaten ettin, dedim. Bana iyiliğin kaybolmayacağını gösterdin.

Son
Aylar geçti, kızım doğdu. Adını Umut koyduk. Çünkü o kelime, ayakta tutan tek şeydi.

Hanife abla resmiyet gerekmese de ailem oldu. Yağmur, zamanında kurtarıldığı merkezde hem okumaya başladı hem fırında çalıştı. Artık oraya gittiğinde yardım edilen olarak değil, başkalarına destek olan biri olarak gidiyordu.

Bazen düşünüyordum: o gece çorba, mont, yüzük rastlantı değildi. Aslında bir yolun başlangıcıydı.

Bir akşam Yağmur kızıma sarıldı ve usulca dedi ki:

Senin annen güçlü bir kadın. Ama bir daha asla yalnız kalmasın.

Gülümsedim, zincirime dokundum. Yüzük hâlâ orada. Eski, çocuk işi, ama gerçek.

Yağmurun lafı aklımdan geçti: Beni bir gün hatırlayacaksın.

Hatırladım.

Ve anladım ki mesele hatırlamak değil; küçücük bir iyiliğin kocaman bir halkaya dönebilmesinde.

Biri bana şimdi sorsa, “uğurluk” nedir diye, sadece şöyle derdim:

Bir gün birinin yanından geçmeyip yanında durmandır. Sonra koca hayat, yanında durur.

Rate article
Lifequest
Hamile Bir Kız Bana Yüzük Verdi — Yıllar Sonra Onunla Yeniden Karşılaştım