Anne ve babalar, evlatları için her daim endişelidir. Zaman zaman, evlatlar büyüyüp kendi yollarına gittiklerinde ebeveynlerin beklentileri karşılanmaz ve hayal kırıklıkları da yaşanır. Biz de bugün, böylesi hayalleri zamanla değişen bir annenin hikayesini hatırlayalım.
Bir zamanlar, İstanbulun taşra mahallelerinden birinde yaşayan Hanife Hanım, üç çocuğunu da güçlüklerle ve sevgiyle büyütmüştü. Yıllar geçmiş, çocukları büyüyüp ayrı hayatlar kurmuş, her biri kendi yolunda ilerlemişti. En büyük oğlu, Cem, ailesiyle birlikte Almanyaya göç etmiş; orada bir iş bulmuş, eşi ve çocuklarıyla yepyeni bir düzen kurmuştu. Cem bayramlarda, annesine Almanyadan renkli kartpostallar ve fotoğraflar gönderirdi. Hanife Hanım o zarfları büyük bir titizlikle saklar, arada bir eline alıp özlem içinde bakardı.
Evladım, gözümüz yollarda kaldı. Ne olur bir ara gelin de torunlarımızı ve gelinimizi de tanıyalım, diye mektup yazar, her defasında umutla yanıt beklerdi.
Ortanca kızı Figen, asker olan bir adamla evlenmişti. Onlar da kendi çocuklarıyla sık sık şehir şehir gezmek zorunda kalıyor, fırtınalı bir hayat sürüyorlardı. Nadiren de olsa anne-babayı ziyaret ederlerdi. Hanifenin eşi Osman Bey, damadını çok takdir ederdi; Kızımız kısmetliymiş, iyi bir eş buldu, derdi.
Küçük kızı Zührenin ise yolu bahtsızlıkla kesişmişti. O da bir zamanlar evlenmiş, bir erkek çocuk dünyaya getirmiş fakat eşi tarafından terk edilmişti. Hanife Hanımın öğüdüyle, daha iyi bir hayat için şehre, Bursaya taşınmış; orada bir tekstil atölyesinde terzilik yapmaya başlamıştı. Oğlunu yanına almış, zorluklarla mücadele etmişti.
Bir gün Hanife Hanım, en küçük kızı Zühreyi ziyarete gitmeye karar verdi.
Osman, bir haftalığına idare edebilir misin? Kızımızı ve torunumu çok özledim, onları görmeye gideceğim, dedi Hanife Hanım yola çıkarken.
Osman Bey, hanımının arkasından el salladı. Hanife Hanım, ikinci mevki otobüsle uzun saatler yol gitse de, varacağı yeri özlemiyle çekiyordu adeta. Gurbetin ve zamanın ayırdığı kızıyla üç yıldır görüşmemişti.
Şehre vardığında hemen telefona sarılıp kızını aradı:
Kızım, geldim. Sen neredesin?
Ana, keşke önceden haber verseydin! Şu an işteyim, ancak akşam alabilirim seni. Biraz bekle, olur mu?
Canım kızım, sana sürpriz yapmak istedim. Beklerim, merak etme.
Hal böyle olunca Hanife Hanım ağır ağır kızı Zührenin evine, çocukluğunda bildiği Bursa sokaklarından yürüdü. Kapıyı uzun boylu, delikanlı torunu açtı; daha çocukken Osman dedesine ne kadar benzerse, şimdi de onun gençliğine benziyordu.
Canım torunum! diye sıkıca sarıldı Hanife Hanım. Delikanlı, nazlanarak kollarından kurtuldu.
Ana, neden biraz erken gelmedin? Ev toparlayıp sofra kuracaktım misafir diye. İşten erken çıkıp geldim, mercimek çorbası ve köfte yaptım, diye evine aldı annesini.
O esnada Hanife Hanımın telefonu çaldı. Osman Bey merakla arıyordu. Hanife Hanım, damadının yardımıyla geldiğini, şimdi yemek başında olduklarını anlatıp içini rahatlatmaya çalıştı.
Sofra kurulurken Zühre, Kaç köfte yersin anne? diye sordu. Hanife Hanım uzun yolun yorgunluğu ve açlığıyla üç tane yiyebilirdi ama mahcup olmamak için, Bir tane koy da, diğerlerini de ortaya alırız, belki sonra yerim, dedi.
Nihayet sofraya beş köfte gelince Hanife Hanımın yüreğinde bir burukluk hissetti. Demek ki maddi durumları iyi değildi; Hanife Hanım karar verdi, mutlaka biraz para bırakacaktı. Fakat daha lokmalar ağzında iken Zühre hemen sordu: Anne, sen ne zaman döneceksin? Bu, Hanife Hanımı incitti.
Eğer rahatsız oluyorsan, sabah hemen dönerim, dedi Hanife Hanım buruk bir sesle.
Evde gündüz boyunca yalnız kalan Hanife Hanım, akşam olunca herkesin kendi odasına çekilmesine ve torununun komşuya gitmesine alışmaya çalıştı. Zühre de arkadaşlarıyla dışarı çıkıyordu. Hanife Hanım gün boyunca yalnız kaldı.
Geceler böyle geçerken bir gün torunu Zühreye, Dayım ne zaman geliyor? Futbol maçına gidecektik, diye sordu.
Büyükanne gidince gelir, dedi Zühre.
Bunu duyunca Hanife Hanım eşyalarını apar topar topladı, kimseye ses etmeden evden çıktı. Osman Bey, bütün o süre boyunca hasret kaldığı eşini kucaklayarak karşıladı. Zamanında çocuklarına emek veren, onları kollayan anne baba, artık ancak birbirlerine kaldıklarını ve çocukların onlara artık ihtiyaç duymadıklarını böylece anlamıştı.




