Otel odasındaki gardırobu açtığımda, eşimin bavulunda daha önce hiç görmediğim bir elbise buluyorum.
Koyu lacivert, yumuşacık ipek bir elbise, özenle gömleklerinin arasına yerleştirilmiş. Yanında da bir butik kartı duruyor.
Meraklı biri değilim aslında, ama bu elbise kesinlikle bana ait değil.
Kaldığımız otel oldukça lüks; Burakın şirketinin her yıl düzenlediği gala gecesi için Ankaraya gelmiş bulunuyoruz. Koridorlardaki aynalar tertemiz parlıyor, halılar ayak basınca içine çekiyor, alt kattaki restorandan gelen lezzetli yemeklerin ve şampanyanın kokusu her yere yayılmış.
Elbiseye bir kez daha bakıyorum.
Beden, benimkinden daha küçük.
Tam o anda Burak odaya giriyor.
Hâlâ hazırlanıyor musun? diyor, kravatını çözerken.
Elbiseyi elimde tutuyorum.
O an bir anlığına donup kalıyor.
Bu elbise kimin? diye soruyorum, sesimde bir sükûnetle.
Yavaşça yanıma yaklaşıyor.
O düşündüğün gibi değil, diyor.
Ama bu cümle her zaman tam da düşündüğün şey olduğunu gösterir.
Birine elbise almışsın, diyorum. Ama o kişi ben değilim.
Burak içini çekiyor.
Elif, lütfen şimdi mesele çıkarmayalım, az sonra inmeliymişiz.
Ne ilginç, diyorum kısık sesle. Mesele elbise değil de çıkarılacak meseleymiş.
Kapıya bakıyor, sanki dışarıdaki koridordan bir çare bekliyor.
O sadece bir hediye, diyor.
Kime?
Bir an susuyor, cevap gelmiyor.
O da zaten bir cevap.
Odada bir sessizlik, sadece klimadan hafif bir uğultu var.
Ne zamandır sürüyor? diyorum.
Elif
Ne zamandır?
Önemi yok.
Elbiseye tekrar bakıyorum. Şu ipeksi kumaş ne kadar soğuk ve pürüzsüz.
Demek bu akşam giyecek?
Hiçbir şey söylemiyor.
Benim yanında oturacağım davette mi?
Burak dudaklarını sıkıyor.
Böyle olmamalıydı, diyor alçak bir sesle.
Olsun, olmuş bile.
Elbiseyi tekrar bavula koyup fermuarı dikkatlice kapatıyorum.
Kim o?
Bir iş arkadaşı.
Tabii ki öyledir.
Yatakta duran el çantamı alıp ayakkabılarımı giymeye başlıyorum.
Nereye gidiyorsun? diye soruyor.
Davete.
Bana şaşkın şaşkın bakıyor.
Ciddi misin?
Elbette.
Oda kapısını açıyorum.
Bakalım bu elbiseyi kim giyecek, merak ediyorum, diyorum.
On dakika sonra devasa otel balo salonundayız. Kristal avizeler, müzik, şık giysiler içindeki insanlar göz kamaştırıyor.
Bir masada uzun sarı saçlı genç bir kadın oturuyor.
Üzerinde lacivert bir elbise.
Aynısı.
Bizi görünce hafifçe Buraka gülümsüyor.
O anda her şey netleşiyor.
Gizlice saklanmış bir ilişki değilmiş; muhtemelen çevremizdeki herkesin bildiği bir mesele.
Masalarına yaklaşıyorum.
Kadının duruşunda tuhaf bir kendinden eminlik var.
Merhaba, diyor bana.
Elbisesine göz gezdiriyorum.
Sana çok yakışmış, diyorum.
Daha da geniş gülümsüyor.
Teşekkür ederim.
Burak, yanında sanki yaklaşan bir fırtınayı bekler gibi duruyor.
Evlilik yüzüğümü parmağımdan çıkarıp, onun bardağının yanına masaya bırakıyorum.
Hediyeler hep gerçeği söyler, diyorum kısık sesle. Bazen de yanlış kişiye ulaşır.
Sonra arkamı dönüp salonun çıkışına doğru yürümeye başlıyorum.
Arkamdan fısıldaşmalar, sandalyelerin gıcırtısı geliyor kulağıma.
Ama ne garip, uzun zamandır ilk defa kendimi ne aşağılanmış ne de mahcup hissediyorum.
Sadece özgür.
Siz söyleyin: İnsanın ihaneti gizliden mi, yoksa herkesin içinde öğrenmesi mi daha çok içini acıtır?
Press «Like» and get the best posts on Facebook ↓



