Utancı önlemek için kambur bir adamla yaşamayı kabul ettim Ama o kulağıma dileğini fısıldayınca diz çöküp kaldım
Sen misin, annem?
Evet, kızım, benim. Geç oldu ama geldin, sağ ol.
Annemin sesi telaşlı ve yorgun karanlık koridordan geldi. Üzerinde eski bir sabahlık, elinde küçük bir el feneri vardı; sanki yıllardır beni böyle bekliyordu.
Zeynepciğim, neredeydin yavrum? Hava kapkaranlık oldu, yıldızlar çoban misali göz kırpıyor insana
Anneciğim, Ahmetle ders çalıştık, test çözdük. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Özür dilerim, haber etmedim. Zaten geceleri uykun pek hafif
Yoksa bir kıza mı gittin? diye gözlerini kısıp sordu birden. Aşık mı oldun yoksa?
Anne ya, ne saçma şeyler söylüyorsun! diye gülümsedim, ayakkabılarımı çıkarırken. Kim bekler ki beni, kambur, maymun gibi kollar, garip bir surat
Gözlerinde bir sızı parladı. Bana bakarken hiç canavar gibi değil de, zorluk içinde, yalnız, soğukta büyüttüğü evladı olarak gördüğünü söylemedi.
Zeynep gerçekten güzel biri değildi. Boyum bir altmışı zar zor buluyordu, belim eğik, kollarım sanki uzun uzun maymun kolları gibi neredeyse dizime değiyordu. Başım büyükçe ve dağınık, karnabahar gibi saçlarla çevriliydi. Çocukken bana “maymuncuk”, “orman kızı”, “acayip” diye dalga geçerlerdi. Ama büyüdüm ve sadece biri değildim, daha fazlasıydım.
Annem Gülnur Hanımla birlikte bu köye geldiğimizde on yaşındaydım. Şehirden kaçtık, yoksulluk ve ayıptan. Babam hapse girdi, annem terk edildi. Tek başımıza kaldık, tüm dünyaya karşı iki kişi.
Bu Zeynep yaşayamaz, diye söylenirdi komşu Melek Teyze, cılız halime bakıp. Toprak yutar da izi bile kalmaz.
Ama öyle olmadı. Hayata tutundum, kök gibi kayaya sarıldım. Büyüdüm, soluk aldım, çalıştım. Gülnur, elleri fırında hamurdan yıpranmış, çelik yürekli bir kadındı; tüm köy için ekmek pişirdi yıllarca. Her gün on saat, yıl yıl, sonunda kendi de yıkıldı.
Yatalak olduğunda, Zeynep hem kızı hem oğlu, hem doktoru hem bakıcısı oldu. Yerleri siler, çorba pişirir, eski dergileri yüksek sesle okurdu. Sonra annem rüzgar gibi sessizce çekip gittiğinde, tabutunun başında yumruklarımı sıkıp sustum. Ağlayacak gözyaşım kalmamıştı.
Ama insanlar unutmadı. Komşular yemek getirdi, sıcak kıyafet verdi. Sonra beklenmedik bir şekilde yanıma uğramaya başladılar. Önce elektronik meraklısı çocuklar geldi. Çünkü köyün radyo istasyonunda çalışıyordum: radyoları tamir edip, telleri lehimliyor, anten ayarı yapıyordum. Ellerim şekilsizdi belki ama adeta altın gibiydi.
Sonrasında kızlar uğramaya başladı. Önce yalnızca oturup reçelli çay içtiler. Sonra daha fazla kalıp sohbet ettiler, güldüler.
Bir ara şunu fark ettim: aralarından biri Asuman hep en son ayrılıyordu.
Acelem yok, dedi o gün herkes gittikten sonra, yere bakarak.
Üvey annem beni hiç sevmiyor, üç abim kabadayı, kaba adamlar. Babam sürekli içer, ben ise evde fazlalık gibi hissediyorum. Bir arkadaşımda kalıyorum ama orada da kalıcı değilim… Burada, sende ise huzur var. Kendimi yalnız hissetmiyorum.
Ona baktım ve hayatımda ilk kez birine gerekli olabileceğimi hissettim.
Burada kal, dedim. Annemin odası boş. Ev sahibi sen olursun. Benden bir söz, bir bakış istemem. Sadece burada ol.
Köyde çabuk yayıldı söz: Aman Allahım, kambur Zeynep, güzeller güzeli Asumanı yanına almış! Şaka gibi.
Zaman geçti. Asuman evi süpürdü, çorba kaynattı, gülümsedi. Ben çalıştım, konuşturmadım, ilgilendim.
Ve sonunda oğlu olunca, dünya bir anda alt üst oldu.
Kime benziyor? diye soruyordu köylüler. Kime?
Küçük çocuk, Deniz, bana bakıp Anne! dedi.
Ve ben, asla anne olamam diye düşünmüşken, sanki içimde küçük bir güneş açtı.
Denize priz tamiri, balık tutmayı, heceleyerek okumayı öğrettim. Asuman arada bana bakıp, Sen de kendi hayatını kur artık, derdi.
Sen bana kardeş gibi oldun, dediğimde. Önce seni iyi birine veririz. Gerisine bakarız.
Ve öyle biri çıktı. Yan köyden, genç, dürüst, efendi bir adam.
Düğünleri yapıldı. Asuman gitti.
Bir gün yolda karşılaştık, ona dedim ki:
Bir şey isteyeceğim Denizi bana bırakır mısın?
Ne? Neden? şaşırdı.
Biliyorum Asuman. Bir çocuk doğurunca her şey değişir ama Deniz senin öz oğlun değil. Onu unutursun. Ben unutamam.
Vermem! dedi acı acı.
Zaten almıyorum, dedim yavaşça. Sadece burada yaşamasına izin ver. Dilediğinde gel, kapım açık.
Bir an düşündü, sonra oğlunu çağırdı:
Deniz, gel bakalım. Söyle bakalım, kimle yaşamak istersin, benimle mi, annenle mi?
Çocuk heyecanla geldi, gözleri parladı:
Eskisi gibi olmuyor mu? Anneyle de, seninle de?
Olamaz yavrum, dedi Asuman hüzünle.
O zaman annemde kalacağım! Ama sen de bize gel, anne!
Ve öyle oldu.
Deniz bana kalınca ilk defa gerçek bir anne oldum.
Ama bir gün Asuman tekrar geldi:
Taşınıyoruz. Denizi alacağım.
Çocuk avazı çıktığı kadar ağlayıp bana sarıldı:
Gitmiyorum! Annemle kalacağım, annemle!
Zeynep dedi Asuman, yere bakarak. O o senin gerçek oğlun değil.
Biliyorum, dedim. Hep biliyordum zaten.
Yine de anneme kaçarım! diye bağırdı Deniz, gözyaşına boğularak.
Gerçekten de kaçıp kaçıp geri döndü.
En sonunda Asuman pes etti.
Tamam, onun tercihi böyle, dedi.
Ve yeni bir hikaye başladı.
Komşu Meryemin kocası suda boğulmuştu. Meryem köyde yalnız, çabuk sinirlenen, kötü biri. Allah onlara çocuk vermemişti, çünkü evlerinde hiç sevgi yoktu.
Meryeme süt almaya gitmeye başladım. Sonra çitini tamir ettim, çatıyı örttüm. Sonra sadece gidip birlikte çay içtik, konuştuk.
Yavaş yavaş yakınlaştık. Temkinli, olgun.
Asumandan mektuplar geldi. Denizin bir kız kardeşi olduğu haberini yazdı: Dilara.
Onu da getir, dedim. Aile bir arada olmalı.
Bir sene sonra geldiler.
Deniz kardeşini bırakmadı, kucağına alıp ninniler söyledi, yürümeyi öğretti.
Oğlum, yalvardı Asuman. Bizimle yaşa. Şehirde tiyatro var, okullar, imkanlar
Hayır, diyordu Deniz başını sallayarak. Annemi bırakmam. Artık Meryem ablayı da annem biliyorum.
Sonra okul başladı.
Diğer çocuklar babalarını, araba kullananları, mühendis olanları överken, Denizin hiçbir kompleksi yoktu.
Benim annem mi? derdi gururla. Her şeyi tamir eder. Dünyayı anlar. Beni kurtardı. En büyük kahramanım o.
Bir yıl geçti.
Bir akşam Meryemle soba başında Denizle oturuyorduk.
Bir bebeğimiz olacak, dedi Meryem. Hem de çok küçük.
Ya ya beni evden atmazsınız, değil mi? dedi fısıldayarak Deniz.
Sende o göz ne arar! diye sarıldı Meryem ona. Sen benim için öz evlatsın. Hayalimdin!
Oğlum, dedim ateşe bakarak. Böyle düşünmen beni çok üzer. Sen benim her şeyimsin.
Birkaç ay sonra Selim doğdu.
Deniz, kardeşini en değerli hazinesini tutar gibi tuttu kucağında.
Artık hem kardeşim hem ablam var, fısıldadı. Hem annem hem Meryem abla.
Asuman çağırmaya devam etti.
Ama Deniz hep aynı cevabı verdi:
Ben geldim anne. Ben buradayım. Evimdeyim.
Yıllar geçti. Artık kimse Denizin öz çocuk olup olmadığını konuşmaz oldu, fısıltılar bitti.
Ve Deniz büyüyüp baba olduğunda, çocuklarına ve torunlarına dünyanın en iyi annesinin, gerçek bir annenin hikayesini anlattı.
Güzel değildi belki, dedi. Ama bir insanda bu kadar sevgi olabileceğine kimse inanmaz.
Ve her yıl, anma gününde, evimize herkes toplanır: Meryemin çocukları, Asumanın çocukları, torunlar, torun torunlar.
Çay içeriz, güleriz, anılar anlatırız.
En güzel annemiz vardı bizim! diye kaldırırız çay bardağımızı. Her çocuğun böyle bir annesi olsun!
Her sene bir parmak göğe kalkar: yıldızlara, hatıralara, bir insana Tüm zorluklara rağmen gerçek bir anne olmayı seçmiş birine.
Ve tekÇocuklar, torunlar kapı önünde koşuşurken, ben sandalyemde oturup gülümserim. Hayatım boyunca saklamaya çalıştığım kamburum, şimdi bir armağan gibi çünkü her birini koruyan, kollayan sıcak bir çatıya dönüştü. Küçücük eller bana sarıldığında, gökyüzü hiç olmadığı kadar yakın gelir. Geriye dönüp baktığımda, annemin incecik sesiyle bana söylediği bir nasihat yankılanır kulaklarımda: Bir insanı büyüten kanı değil, sevgisidir.
İşte şimdi, yılların ardından, çocukların neşe dolu gülüşleriyle çevrili, kendi kurduğum evin, kendi diktiğim ağacın gölgesinde, biliyorum ki utancın yok ettiği hiçbir şey, sevginin inşa ettiğinden daha kıymetli olamaz.
Bir gece, Deniz usulca yanıma oturur. Sessizliğin içinde başını omzuma yaslar.
Anne, der, iyi ki varsın. Hepimizin yıldızı oldun.
Gökyüzüne bakarım. Bir yıldız kayar. Bir dileğim olsa, derim içimden, herkesin yolu sevgiden geçsin. Çünkü sevgiyle yaşanmış hiçbir hayat, gerçekten kaybolmaz.
Ve ben, kambur Zeynep, bir annenin en güzel hikâyesi olarak, sonsuza dek orada kalırım: evimizde, gökyüzünde, her sevgiyle büyüyen kalpte.




