Ağabeyim, herkesin önünde, Artık bu evde yerin yok! deyiverdi. Halbuki o duvarların arasında birlikte büyüdük, değil mi? Sanki apartmanın anahtarı ondaydı da ben evin eski komşusuydum.
Bir pazar öğleden sonraydı. Annemin babamın evi, yaz bahçesi vaziyetinde, akrabalarla tıklım tıklımdı. Her taraftan közlenmiş biber ve taze ekmek kokusu geliyordu. Meşhur yaz soframız, üzüm salkımlarının gölgesinde, kurulmuştu.
Annem vefat edeli beri, ağabeyim evde kalıyordu zaten. Ben de bazen uğrar, bahçede azıcık oyalanır, babamı görür, nostaljiye doyar dönüp giderdim. O gün annemin tarifinden bir revani getirmiştim. Kutuyu elimde sallaya sallaya avluya girdim, birkaç hala sıcak bir sarılmayla karşıladı beni.
Elif, gel kızım, sofraya otur, dediler.
Kendimi zor tutup gözlerimin dolmasını engelledim. Kutuyu masaya bıraktım. Ağabeyim, Kaan, mangal başında dikiliyordu. Beni görünce yüzü çamaşır gibi gerildi.
Geleceğini bilmiyordum, dedi.
Sesi soğuk; bariz kavga çıkaracak gibi değil ama, kasvetli bir soğukluk. Oracıkta herkesin içine huzursuzluk serpildi. Ben de,
Babamı göreyim dedim, diye mırıldandım.
Babam, asmanın altındaki sandalyede oturuyordu. Yaşlı, suskun; gözlerinin içi ise gülücükle doldu beni görünce.
Elif gelmiş, dedi hafif sesle.
Yanına oturdum; domatesten kavurucu yazdan daldan; bahçeden, havadan sudan konuştuk. Bildiğin gündelik işler işte. Ama ortamın havası, mangal dumanından daha ağırdı.
Biraz sonra Kaan geldi masanın başına.
Elif, dedi.
Ona döndüm.
Konuşmamız lazım.
Sofrada ki herkes çatalını bıraktı, sanki ortama bozuldu. Aramızda bir elektrik dolaşıyor adeta.
Söyle, dedim sakince.
İçini çekerek baktı bir bana, bir mangala. Sonra göz göze geldik.
Evden ben sorumluyum artık. Her şey bana kaldı.
Farkındayım, dedim.
O yüzden daha sık gelmesen iyi olur diyorum. İşler karışıyor.
Bir anda bahçedeki en serin yer, bizim bulunduğumuz masa oldu. Halam çatala veda etti, masaya koydu.
Kaan, yapma böyle, dedi usulca.
Ama o el kaldırdı, Bir dakika! tarzında.
İçimi dökeyim istiyorum, dedi.
Ona öylece bakınca, lafı patlattı:
Senin hayatın başka, kendi evin var. Burada artık yerin yok!
Laflar masa üstünde kurşun gibi düştü.
İçim cız etti. Bir baktım etrafıma, çocukluğumun salıncağı, asmanın gölgesi, o eski taş bank Sonra babama döndüm; yere bakıyordu.
Gerçekten böyle mi düşünüyorsun? dedim kısık sesle.
Evet, dedi.
Arkamdan birinin fısıldadığını duydum:
Doğru değil bu, diye.
Ama Kaan kararlıydı. Yavaşça ayağa kalktım.
Tamam, dedim.
Sesim sakindi, ama içim fena eziliyordu. Usulca babamın omzuna elimi koydum.
Ben yine seni görmeye gelirim, dedim fısıltıyla.
Başını minikçe salladı.
Kutuyu aldım masadan.
Revani burada kalıyor, dedim hafifçe.
Ağabeyim sanki bir tartışma bekliyordu, ama polemiğe girmeye hiç niyetim yoktu.
Ona baktım, gözlerinin ta içine.
Kaan ev sadece anahtar taşıyanın değildir.
Cevap vermedi.
Kapıya doğru yürüdüm ağır adımlarla. Kapıyı açınca, arkamdan derin bir iç çekiş duydum.
Bahçenin dışında hava huzurluydu; kuş cıvıltıları, yaz serinliği Sanki burada hiçbir şey olmamış gibi.
Ama içimde koca bir yangın vardı artık. Çünkü bazen en koyu yara, çocukluğun geçtiği kapıdan seni sessizce gönderenin kendi ailen olmasıdır.
Ve hâlâ merak ediyorum Siz olsaydınız, o bahçe kapısından tekrar geçer miydiniz, yoksa bir daha oraya uğramak hiç istemez miydiniz?



