Geri Dönüş

Dönüş

Henüz garın peronunda fenalaştım.

Zar zor çöp kutusuna yetiştim; şimdi eğilmiş bir şekilde buz gibi demirin üzerinde, pahalı kabanımın kirlenişini umursayamadan ayakta öylece duruyordum…

Hanımefendi, iyi misiniz? kulağıma sıcak, yerel bir şiveyle seslenen bir adamın sesi geldi.

Lütfen, gidin…

Doğruldum. Etrafımda insanlar ağır montlarla, kucaklarında büyük pazar çantaları ve filede patateslerle sessiz bir film gibi akıp gidiyordu.

Havada mazot, ucuz sigara ve o Anadolu kasabalarına özgü, çocukluğumdan beri bana migren getiren bir rutubet kokusu hakim.

Burası bu şehirden nefret ediyorum. On beş yıl önceki kaçışımda olduğu gibi tertemiz, sorgusuz bir nefretle. O kadar uzaklaştım, yok saydım ki yolu bile unuttum.

Telefonum titredi.

Babam.

Ece, neredesin kızım? Arabayla karşılamaya geldim.

Taksiye bineceğim, dedim sertçe. Gelmene gerek yok. Hastanenin adresini ver.

Kızım, annen hastanede değil ki. Dün taburcu ettiler. Tansiyonu düştü dediler, evde tedavi edilecekmiş. Gel seni alayım, birlikte geçelim eve…

Evde mi? dişlerim birbirine kenetlendi. Beni buralara kadar, hiçbir şey yokken mi çağırdınız yani?

Kızım, hemen öfkelenme. Annen seni çok özledi, börekler yaptı sana.

Börek mi, hadi canım artık…

Telefonu kapattım.

***

Büyüdüğüm ev olduğu gibi kalmamış, daha da küçülmüş adeta.

Apartmanın girişindeydim, derme çatma, suni deriyle kaplanmış o kapıya bakıyordum. Komşunun kedisi bacaklarıma sürtünüyor, çizmelerimde tüyler bırakıyordu. İçerisi lahana çorbası, kedi ve bayat tatlı gibi kokuyordu. Hep böyle kokardı, hep…

Kapıyı tıklatmadan girdim.

Annem mutfakta oturuyordu; küçücük kalmış, saçları bembeyaz, üstünde yıllar önceki sabahlığı ve altından sarkan gecelikle. Beni görünce ellerini kocaman açtı, yüzü hem mutlu hem mahçup bir ifadeyle aydınlandı. İçim burkuldu bir an.

Ecem! Kızım! Ben akşamı bekliyordum…

Yalan söylemeni istememiştim, dedim çıkık bir sesle, çizmelerimi çıkarmadım bile. Kontratım tehlikeye girdi. Gece trende süründüm sırf seni yoğun bakımda görmeye, sen ise börek yapıyorsun.

Annemin sevinci söndü, elleri düştü, gözleri yere indi.

Affet kızım. Korkutmak istemedim. Sadece tansiyon düştü dayanamıyorum yalnızlığa.

Bu yalan işte, dedim. Çizmeleri çıkartıp bir köşeye fırlattım. Hadi. Tansiyon aletin nerde? Ölçelim, sonra otele geçeceğim. Burada kalamam.

Kızım, kal nolur…

Anne, tuvaletin akıyor, kaloriferler buz gibi, komşular duvarın arkasında küfrediyor. Gerçekten burada kalamam. Altından kalkamıyorum.

Mutfaktaki sandalyeye oturdum. Masada hâlâ sıcak börekler vardı. Umursamadım.

Ver tansiyon aletini.

Annem, eski tip lastikli bir tansiyon aleti getirdi.

Bu da ne? dedim yüzümü buruşturarak. Hiç mi paramız yok daha iyisi için? Sana para göndermiştim.

Onları bankada tuttum kızım, lazım olur sana diye.

Offf…

Aleti kola taktım; rakamlar oraya buraya savruluyordu.

Yüz altmışa doksan. Kaşık kaşık tuz mu yiyorsun sen?

Ara sıra…

Tamam. Yarın ilaçlarını ve yeni alet alacağım. Şimdi yorgunum. Nereye yatayım?

Annem telaşlandı, yer hazırlamaya koştu. Ben, mutfaktaki buzlu camdan dışarıya, kar altında eski apartmanlara bakıyordum. Tek düşündüğüm: Aman, burada takılıp kalmayayım. Yarın hemen gitmeliyim.

***

Gece boyunca uyuyamadım.

Kısa çekyat belimi incitiyordu, yaylar sırtıma batıyor. Yan dairede kavgalar, küfürler. Kadın çığlıkları, erkeğin bağırtısı…

Tavana bakıyordum. Bir çocukluk yarası: O çatlak hâlâ duruyordu orda. O zamanlar şimşek gibi gelirdi, şimdi yıkılan bir evi hatırlatıyor.

Sabaha karşı biraz kestirmişim. Sonra rüyamda çocukluğumu gördüm. Annemle pazara gidiyoruz; bana sıcak, pudra şekerli bir poğaça alıyor. Mutluluktan uçuyorum.

Gözlerimi yaşlarla, sessizce ağlayarak açtım.

Duvardan gelen gürültüler bitmiş, sadece eski duvar saati tik tak ediyordu. O saati annem hep atarım derdi, atmazdı.

Ece? kapının ardından annemin sesi.

Uyandım, anne.

Biri geldi senin için.

Kim geldi?

Bilmiyorum kızım, bir kız… Adı Sema galiba. Tanıyor musun?

Kalktım. Hangi Sema?

Geceliğin üstüne sabahlık alıp mutfağa çıktım.

Karşımda Sema. Lisede kardeşten farksız olduğum o en yakın arkadaş. Vedalaşmadan gidişimde kalbini bırakıp çıktığım kişi.

Sema hemen hemen aynıydı. Sarı saçları toplanmış, gamzele gülümsemesi hafif soluk. Gözleri eski neşesinde değil, altında morluklar…

Selam, dedi Sema. Annen geleceğini söyledi. Hem dedim yıllardır görmedim, uğrayayım. On beş sene oldu.

Sözler dilimin ucunda: Ne şuursuzca buldun beni, Yoğunum aslında, ama diyemedim.

Otur, dedim kısaca.

Mutfakta konuştuk. Annem bizi yalnız bırakıp komşuya kaçtı. Sema elindeki fincanı sarılı tutuyordu.

Evlendim, dedi bir anda. Kızım var, yedi yaşında. Adı Melis. Seneye okula gidecek.

Tebrikler, başımı salladım.

Ya sen? Sema dikkatle bana bakıyordu. İstanbul nasıl?

Alıştım.

Evlisin?

Olmuştum.

Niye bitti?

Omuz silktim. Ona, kocamın başka birine gittiğini anlatmak istemedim. Ev, araba, iş Hepsi hiçbir şeyi çözmüyordu. Yalnızım, çok yalnız…

Karakterlerimiz uyuşmadı, dedim.

Sema başını salladı, bir süre sustu. Sonra usulca dedi ki;

Ben sana kırgınlığı bıraktım…

Neden? dedim şaşırarak.

Şaka mı? Bir selam etmeden gitmiştin. Biz kardeş gibiydik. O kadar anımız, sırlarımız vardı. Sonra yok oldun. Ağladım, kızdım sana, sonra anladım ki, hayat öyle gerekiyordu. Sen yolunu çizdin, ben de… Ama bak, hâlâ buradayız. Sohbet edebiliyoruz.

Boğazımda düğüm oldu. Camdan dışarıya döndüm.

Aptalmışım Sema. Affet beni.

Takılma Ece, bunlar olur, dedi gülerek.

Akşama kadar konuştuk. Kocasından, kızından, geçim derdinden bahsetti. Şaşırtıcı biçimde keyifle dinliyordum.

Bak, yarın akşam yemeğine gel, – dedi Sema giderken, çorba yaparım, Melis’le tanışırsın.

Bilmem…

Hadi gel. Annen gitmeden, eski günleri anarız.

Başımı salladım.

***

Ertesi gün annemin ilaçlarını, yeni tansiyon aletini almak için eczaneye gittim. Şehrin o soğuk sokaklarını başka bir gözle izledim. İnce buz altında ağaçlar, ellerinde kızakla koşan çocuklar, bankta oturan, örgü ören yaşlı kadınlar. Her şey aslında olağan.

Eczanede sıra vardı. Sıranın en sonunda bekledim. Önümde yaşlı bir kadın, elinde file. Halsiz, nefes alışı ağır.

Teyze, iyi misiniz? sordum.

Sağ ol yavrum. Kalp az az sıkıştı, ilaç alıp geçer.

Kadına dikkatli baktım; bembeyaz, dudakları mor, alnında ter.

Buyur, sen otur, ne gerekirse ben alırım, dedim.

Nitroglicerin… Allah razı olsun kızım.

Kadının ilacını alıp eline verdim. Hemen içince biraz düzeldi.

Sağ olasın güzel kızım. Sen sanki buralı değilsin.

Buralıyım, dedim birden. Burada doğdum.

Eczaneden çıkınca ilk kez gülümsedim.

***

Akşam Semanın evine gittim.

Beşinci kat, asansör yok. Merdivenleri her adımda, Eskiden bunu her gün çıkıyordum, diye düşündüm.

Ama o gün hiçbir şey canımı sıkmadı.

Kapıyı incecik, sapsarı saçlı, kocaman gözlü bir kız açtı.

Siz Ece Teyze misiniz? Annem sizi bekletmememi tembihledi.

Evet, Ece Teyze, dedim gülerek.

Ben Melis. Hadi gelin, akşam yemeğimiz hazır.

Ev sade ama tertemizdi. Yıpranmış mobilya, duvarlarda çocuk resimleri, tencereden yayılan sıcak çorba, börek kokusu.

Sema mutfaktan seslendi:

Gel sen de, sofra hazır. Melis, getir çatal kaşıkları.

Birlikte sofraya oturduk. O çorbanın sıcaklığı içimi ısıttı. Yıllardır böyle içten, gösterişsiz sofrada oturmamıştım.

Melis, bana bir şey çizer misin? dedim.

Küçük kız gözlerini bana dikti, başını salladı.

Sen güzelsin. Seni çizeceğim.

Sabırsızlıkla bekliyorum, dedim.

Küçük bir defter ve boya kalemiyle yanımda resme başladı.

Semayla vişne reçelli çay içip dertleştik.

Senin çocuğun var mı? birden sordu Melis, başını kaldırmadan.

Yok, dedim. Nasip olmadı.

Neden?

Melis, olmaz öyle şey, araya girdi Sema.

Sorun yok, kızım, dedim. Hayat bu, herkesin yolu ayrıdır.

Melis başını kaldırıp çok ciddi bir tonda, üzülme Ece Teyze, daha gençsin, her şey olur, dedi.

Güldüm.

Çok teşekkür ederim canım.

Çizdiği resmi bana uzattı. Uzun elbiseli, başında taç, çevresinde çiçeklerle bir kadın. Alt tarafta ise eksik bir güneş vardı.

Bu sensin. Prenses gibisin, ama biraz üzgünsün. Bir güneş çizersen daha mutlu olursun.

Boğazım düğümlendi.

Sağ ol canım, resmini İstanbuldaki evime asacağım. Olur mu?

Söz, dedi Melis. Bir daha gelir misin?

Elbette, dedim. İçimden ilk defa gerçekten inanarak…

***

Gece eve geç döndüm. Annem hâlâ uyumamıştı.

Güzel geçti mi?

Çok güzeldi anne.

Yanına oturup elini tuttum. Eli sıcaktı, yaşlı ama huzur dolu.

Anne, beni affet. Her şey için.

Günahtır, evladım. Ne için affedeyim ki?

Sizi, bu şehri utandığım için. Sanki daha iyiymişim gibi davrandığım için. Halbuki sadece kaçarak çözmeye çalıştım.

Annem sustu; saçımı okşadı, eskiden yaptığı gibi.

Sen kaçmadın ki kızım. Hayat öyleydi: Ya çekip giderdin, ya da çöküp kalırdın burada. İyi ki gittin. Sadece bizi unutma, yeter.

Unutmayacağım, fısıldadım. Söz.

***

Sabah dönüş vaktiydi.

Babam beni gardan bıraktı. Annem, eski kabanıyla peronda el salladı.

Tren kalkarken ansızın içimde bir sızı hissettim.

Kızım, dedi babam, unutma, gel yine, biz burada hep bekleriz.

Söz babacığım.

Koltukta yerimi bulup oturdum. Telefonumu açınca Semadan bir mesaj: Yine gel mutlaka. Melis sürekli soruyor, Ece Teyze ne zaman gelecek diye. Seni çok sevdi.

Gülümsedim, telefonu koyup Melisin çizdiği resmi çıkardım. Prenses, çiçekler, yarım kalmış bir güneş.

Dışarı baktım. Karın üstünde, kırmızı bir sabah güneşi yükseliyordu.

***

Bir hafta sonra Semaya para gönderdim. Melise kurs ve boya alsınlar diye.

Sema başta kabul etmek istemedi ama ısrar ettim.

Ve altı ay sonra tekrar geldim. Bu sefer kimseye haber vermeden, bir bilet alıp çıktım; döndüm evime.

Bir mutfak masasında, üç kadın; ben, Sema ve Melis. Birlikte çorba içip, sohbet ediyoruz.

Şunu fark ettim: Demek ki mutluluk budur. Sadece birilerine gerektiğini bilmek Olduğu gibi, karşılıksız.

Rate article
Lifequest
Geri Dönüş