Birikmiş param var, çocuklarla dolu bir evim var. Ama yine de, geçen pazar kendi evimdeki en yoksul kişi olduğumu anladım.

Biriktirilmiş param var, üstüne bir de çocuk sesleriyle dolu koca bir evim Fakat geçen pazar öyle bir şey fark ettim ki; meğer kendi evimdeki en yoksul kişi benmişim.

Salonda, tek bir ses vardı: Parmakların telefon ekranlarında çıkardığı tıkırtılar ve masada titreşen cihazların kısa vızıltıları.

Ben masanın başında oturuyordum. Karşımda, eşim Sema’nın boş sandalyesi… O sandalye ile aramda, üç kocaman olmuş çocuğumuz: Buradalar ama kafaları çoktan başka yerlerde.

Boğazımı temizleyip öksürdüm. Gürültülü halde.

Hiçbir şey değişmedi.

Oğlum Emre (42) kulağında kulaklık, iş konuşmasını kısık sesle yürütüyor; bir yandan da, gözünü bile kaldırmadan, sabahtan hazırladığım yemeği kaşıklıyordu.

Kızım Melike (38) titrek parmaklarla mesajlaşıyor; sanki masada olmayan birisiyle tartışıyormuş gibi.

En küçük kızımız Zeynep (25) ise aralıksız kaydırıyor: Video üstüne video, 15 saniyelik başkalarının hayatlarını izliyor; kendi bizimki önünde duruyor halbuki!

Benim adım Mustafa. 68 yaşındayım. Kırk yıl, alın teriyle ağır işçilik yaptım. Gündoğmadan kalkardım. Soğukta, tozda, dizlerimle belimdeki ağrıyla, her kalkışımda çıtırdayan eklemlerimle…

Biriktirdim. Evi ödeyip huzur sağladım.

Bir babanın yapması gereken her şeyi yaptım.

Peki… Kazandım mı?

Masaya baktım. Sema’nın her pazar çıkardığı güzel yemek takımı önümde. Hep derdi ki:
“Pazar günü ailenle sofraya oturuyorsan, sofrada da insanca olmalı.”
Ütülü masa örtüsü, düzgün dizili bardaklar… Sevgi küçük şeylerde, O’nun tarzı buydu.

Sonra ellerime baktım. Kaba, çatlak, sol baş parmağımda hâlâ yanık izi. Bir sefer fazla mesaiye kalıp çocuklara eksiklik hissettirmemek için her şeyi yaptığımdan kalan bir hatıra.

Düşünmeden masaya elimle bir vurmuşum.

Çatal kaşıklar zıpladı.

Telefonlar sustu.

Üç çift göz aynı anda bana çevrildi.

Baba, iyi misin? diye sordu Emre.

Hayır, dedim. Sesim hafif titrek çıktı. Öfke değil, acıydı bunun sebebi.

Hayır, iyi değilim.

Tabağı işaret ettim.

Kasaba kadar gittim. Annenizin tarifini yaptım. O eski kartın üzerinde kendi eliyle yazdığı tarif…

Melike’ye döndüm:

Hatırlıyor musun, bozuk paraları sayardık ya?

Bana şaşkın gözlerle baktı.

Aylarca kendimi başarısız hissettim, dedim hafifçe. Utanır, eve gelir, yeterince iyi olamadım diye düşünürdüm.

Üçüne de baktım.

Yine de gülerdik. İskambil oynardık. Hikayeler anlatırdık. Beraberdik.

Derin bir nefes aldım.

Geç anladım: Bizi bir arada tutan para değilmiş. Yan yana olmamızmış asıl mesele.

Yavaşça ayağa kalktım.

Kırk yıl çalıştım ki darlık nedir bilmeyin diye. Okul etkinliklerini kaçırdım. Maçları, anları… Geleceğiniz için çalışmak en önemli şey sandım.

Telefonlara işaret ettim.

Her şeyiniz olsun istedim… Ama en önemlisini veremedim. Dikkatimi, zamanımı, yanınızda oluşumu.

Baba dedi Zeynep alçak sesle ve telefonunu sakladı.

Anneniz o sandalyede tam altı yıldır oturmuyor, dedim, boğazımda düğüm büyüdü. Bazen mutfakta mırıldanmasını duyacakmış gibi oluyorum.

Gerçek bir sessizlik oldu.

Telefonların sessizliği değil, gerçek sessizlik!

Senin işin yarın da orada Emre.

Dünya yıkılmaz Melike.

O videolar hayatın değil, Zeynep.

Yine oturdum.

Bu yemek gerçek. O boş sandalye gerçek. Zamanın geçtiği ise acımasızca gerçek.

Emre kulaklığı çıkardı.

Melike telefonu bıraktı.

Zeynep gözleri dolu bana baktı.

Baba, ekmeği uzatır mısın? dedi Emre, usulca.

Yemek yedik.
Gerçekten yemek yedik.

Konuştuk. Güldük. Annelerinin yemeklere nasıl gizlice sebze karıştırdığını anlattık. Futbol tartıştık, gerilimsiz.

İki saat boyunca ben, parası olan bir adam değildim.

Babaydım.

Bunu yazıyorum çünkü biliyorum; şu an sen de bir ekranda okuyorsun bunları. Belki masadasın. Belki yanında sevdiğin biri var, ama sen yine uzaktasın.

Dur.

Başını kaldır.

Bildirimler yarına da kalır. Ama yanındaki insan… Belki kalmaz.

Bir sandalyenin boşalmasını bekleme ki, birinin varlığının gerçek değerini anlayabilesin.

Rate article
Lifequest
Birikmiş param var, çocuklarla dolu bir evim var. Ama yine de, geçen pazar kendi evimdeki en yoksul kişi olduğumu anladım.