Pazar günü mutfakta patates soyarken kapı zili iki kere çaldı ve ardından derin bir sessizlik oldu.

Geçen pazar mutfakta patates soyuyordum, zil iki kere çaldı ve sonra öyle bir sessizlik oldu ki, insanın içini kemiren cinsten. Hemen komşulardan biri sandım, çünkü böyle aceleyle ve telaşlı çalan bir tek o var. Kapıyı açtım, kapı paspasının üstünde kumaş bir çanta ve yüzü yere dönük eski bir çerçeveli fotoğraf vardı.

Çantayı aldım, tam o anda üzerime eski toz ve annemin her zaman çarşafların arasına koyduğu o lavanta sabununun kokusu siniverdi. Daha fotoğrafı çevirmeden anladım, bu iş tesadüf değil.

Mutfaktaki tencerede çorba kaynıyor. Ekmek sıcacık. Eşim oturma odasından kaldırıp başını Kimdi? diye sordu.

Kimse. Ya da bugün görmek istemediğim tam da o kişi.

Çantanın içinde dantel bir masa örtüsü, iki sararmış mektup zarfı ve anneannemin o küçük gümüş şekerliği vardı. Yıllarca annemin vitrininin en üst rafında dururdu o şekerlik ve annem her zaman Bir gün bunu sana vereceğim, çünkü bir tek sen güzelce siler temizlersin ve kıymetini bilirsin, derdi.

Ama geçen ay bir aile toplantısında, o şekerliği yanıma bile sormadan kardeşime verip Onda daha sağlam durur, dedi. O sırada gülüp geçtim gibi yaptım, alttan alır gibi, ama bütün gece yutkunamadım, içime oturdu resmen.

Telefonum ışık yaktı. Arayan: annem.

Hemen açmadım. Fotoğrafa bakakaldım. Yedi yaşında bir kız çocuğu, saçı yamuk yumuk örülmüş, çorabı aşağı kaymış. Yanında kardeşim, elini omzuma koymuş, yüzünde her şeyin sahibi gibi bir ifade.

Yine aradı.

Efendim? dedim, bayağı soğuk bir sesle.

Sana birkaç şey bıraktım, ortalığı ayağa kaldırma.

Ben mi ayağa kaldırıyorum?

Sakın başlama yine. On dakika sonra geliyoruz.

Olduğum yerde kaldım. Geliyoruz dedi, yalnız da değil yani. Telefonu kapatınca bana mutfak dar geldi. Önlüğü çıkardım, sandalyenin üstüne attım. Eşim tezgâha yanaşıp çantayı gördü ve sadece:

Yine mi susacaksın?

Beni en çok bu acıttı. Haklıydı çünkü.

On dakika sonra annem kapıdan hiç çekinmeden girdi. Arkasından kardeşim ve eşi. Gelini elinde bir kutu kurabiye, sanki ailecek misafirliğe gelmişler gibi, oysa aylarca sürüp giden minicik kırgınlıklar ve kim neyi hak ediyor tartışmalarından sonra…

Annem bir göz gezdirdi mutfağa, çorbaya, ekmek kırıntılarına, sanki eksik bir şey arıyor.

Çok değer verdiğin eşyalarını getirdim, dedi.

Eşyalar değil mesele.

O zaman ne? diye araya girdi kardeşim. Yine çocukken yaşadıklarımızı mı konuşacağız?

Tam o anda, kimsenin kımıldamadığı, tencerenin kapağının buhardan titrediği o ağır sessizlik oldu.

Şekerliğe, sonra fotoğrafa, sonra anneme baktım.

Sorun, bütün hayatım boyunca beni kendi ailemde misafir gibi hissettirmende.

Gelini kafasını eğdi. Eşim sessiz kaldı. Annem burnundan soludu, her zamanki gibi beni fazla hassas göstermek için.

Her şeyi büyütüyorsun.

Hayır. Sadece uzun süre sustum.

Kardeşim tezgâha yaslandı, canı sıkılmış gibi.

Her şey şu şekerlik için mi yani?

Sadece şekerlik olsaydı, canım bu kadar yanmazdı.

Kısık sesle dedim ama ilk defa kimse sözümü bölmedi. Sonra annem cebinden o sararmış zarfları çıkardı, biraz ilgisizce bana uzattı.

Evde temizlik yaparken buldum. Anneannenden sana mektuplar. Artık senin hakkın.

Ellerim titredi. Birinci zarfı açtım. Anneannemin titrek el yazısında bir cümle hemen gözüme çarptı: Zeynepe, evin kıymetini bilen ona emanet eşyaları bırakıyorum.

Zeynep. Benim adım.

Başımı kaldırdım, anneme baktım. Bakmadı bile, camdan dışarı odaklandı, sanki kendi suçluluğu dışarıda daha kolay taşınıyor.

O anda birkaç kırgınlıktan çok daha derin bir şey anladım. Unutmuş değildi. Bilerek seçmişti.

Neden? dedim.

Dudaklarını büktü.

Sen her zaman ayakta kalıyorsun. O ise hep muhtaç.

Kardeşim hafifçe güldü.

Hiç değilse dürüst.

Bu her şeyden çok içimi yaktı. Mektup değil, eşya değil. Yıllar boyu direnmemin sadece işlerine geldiğini, susanın hep daha fazla verdiğini anlamak…

Mektupları zarfına geri koyup, şekerliği önüme çektim ve dedim ki:

Tamam. O zaman bugünden sonra sizinle mutfakta, bayram sofralarında ve nasıl olsa ben sineye çekerim bahanesinde yokum.

Bu sefer annem göz göze geldi.

Bizi mi kovuyorsun?

Hayır. Bu kez kendi kapımı kendim kapatıyorum.

Koridorun kapısını açtım ve yanına dikildim. Hiç beklemiyorlardı bunu benden. Gelini ilk dışarı çıktı, kardeşim omuzlarını silkti. Annem arkamdan sessizce geçti, bir kelime etmeden.

Kapı kapandıktan sonra sandalyeye oturdum, uzun uzun masa altına dökülen ekmek kırıntılarına baktım. İnsana en yakın olanlar, o sınırı bir anda geçmiyor aslında. Sınırı yavaşça, avuç avuç kaydırıyorlar, sonunda senin de bir zamanlar orada bir yerin olduğunu unuttuğun güne dek.

Rate article
Lifequest
Pazar günü mutfakta patates soyarken kapı zili iki kere çaldı ve ardından derin bir sessizlik oldu.