Bunu giyip gidemezsin, dedi Veysel, dönüp bakmadan. Girişte aynanın karşısında durmuş, geçen ay binlerce lira verip aldığı, lacivert ipek kravatını düzeltiyordu. Fiyatını Elif tesadüfen, buzdolabı fişini ararken bulduğu bir makbuzdan öğrenmişti. Ciddiyim.
Veysel, bu senin şirketinin onuncu yılı, en büyük kutlaması. Ben senin eşinim.
Tam da bu yüzden, dedi nihayet gözüyle ona değerek. O bakışta, Elifin içini sıkıştıran, tarifsiz bir şey vardı. Ne şefkat, ne koruma. Tanıdık bir ifade; çok eskiden, ama hiç adını koymadığı bir dokunuş. Sen benim eşimsin. O yüzden evde kalmanı istiyorum.
Neden?
Bir iç çekti; ağır, sabır taşıran bir soluk. Sanki aptalca bir soru soruyormuşsun ve zamanını çalıyormuşsun gibi.
Elif. Orada iş ortakları olacak. Ciddi insanlar. Belki gazeteciler bile…
Eee?
Sen… kelime seçiyordu. Sonra buldu. Sen sıradan bir teyzeysin. Anlıyor musun? Bildiğimiz, mahalleden O mavi düğmeli elbisenle. Orada bambaşka kadınlar olacak.
Elif, mutfak kapısında durmuştu elinde, az önce ellerini kuruladığı solgun desenli eski bir havlu vardı. Eşine bakıyor, ne zaman böyle cümlelerin açıklama istemediğini, hangi dakika alışıldık hale geldiğini anlamaya çalışıyordu.
Seninle Derya mı gidecek?
Hiç renk vermedi. Bunu algılamak, aslında en korkuncuydu. Ne öfke, ne şaşkınlık. Sadece donuk, düz bir bakış.
Derya benim asistanım. Organizasyonu o yapıyor.
Veysel.
Elif, lütfen başlatma.
Sadece sordum.
Hayır, ima ettin! askıdan ceketini aldı, bildik şıklığıyla hafifçe salladı. Hep ima ediyorsun. Bundan çok yoruldum.
Elif havluyu koltuğun koluna bıraktı; elleri hafif titriyordu, bunu fark ettirmek istemedi.
Peki, dedi sadece. Tamam, Veysel.
Aferin. Aynaya bir kez daha bakıp kendinden memnun kaldı. Çocuklar evde mi?
Aslı, arkadaşında. Emre üniversitede, sekizde gelir.
Ona sessiz olmasını söyle, geç geleceğim.
Kapı kapandıktan sonra Elif, eski güzel bulduğu, şimdi yabancı gelen kolonyanın kokusu arasında kapıda kala kaldı. Lüks ve yabancı.
Mutfakta çaydanlığı ocağa koydu, ağızdan yükselen buharı seyretti. Yirmi üç yıl önce, o genç adamın gözlerinde kendisini sevdiği günleri düşündü. O zamanlar Elifin gülüşünü severdi. Sesi, çan gibi dermişti. O ise buna utanırdı.
Su kaynadı. Fincana döktü, çay poşetini salladı, karanlık halkalar suya karıştı.
Teyze… Ona teyze dedi.
Elli iki yaşındaydı. Yüz değil, seksen hiç değil. Elli iki; ve fena da değildi hani. Ne dergi kapağı güzeli, ne de kocasının o kelimeyle dönüştürdüğü kadın. İyi bakan saçları vardı; kestane kahvesi, neredeyse beyazsız. Bakımlıydı. Marifetli elleriyle gözleme açar, perde diker, üçte çocuk avutur, şirkette Veyselin ilk yıllarında defter tutarken ona yardım ederdi.
O zaman kim uğraşıyordu bir yorgun bakışla? Kim, gecelerce fatura ayıklardı?
Teyze ha…
Ağlamadı. Gözlerinde yaş, göğsünde bir ağırlık vardı ama akmadı hiçbir damla. Belki de bu ilk değildi. İlk defa üç yıl kadar önceydi: Biraz daha iyi giyinsen demişti Veysel. O gün, çok kırılmıştı. Sonra alıştı. Sonra razı oldu. İşte şimdi bir başına, eşi kutlamaya, yanında yirmi sekiz yaşındaki Derya, fırında kek kokusu olmayan, solmuş havlusu olmayan, yirmi üç yıl hanelik geçmişi olmayan Deryayla gitti.
Dışarıda yavaşça kararıyordu. Sıcak Mayıs akşamı, bahçeden süzülen erguvan kokusu… Elif çayını bitirdi, kupasını yıkadı ve dolaba yöneldi.
En dipte, kışlıkların arkasında kadife bir elbise asılıydı. Bordo, üç yıl önce Güneş mağazasındaki indirimde almış, bir kere evde giymişti. Veysel görüp burun kıvırmıştı: Senin yaşına fazla canlı, abartı. Poşete koyup derinlere saklamış, vermek istemiş ama verememişti.
Şimdi çıkardı. Sildi, yaydı. Kadife hala yumuşak, sıcaktı. Elbiseyi üstüne tuttu, aynada kendine uzun uzun baktı.
Hayır, teyze değil.
Dışardan anahtar sesi geldi. Emre. Ayakkabı, ceket, sonra mutfağa yürüdü:
Anne, yemek var mı?
Dolapta köfte var, ısıt oğlum.
Niye elbise elindeyken duruyorsun?
Elif döndü. Emre kapıda; uzun, babasının elmacık kemikleriyle, kendisinin solgun gözlerine sahipti. Üniversitenin ilk yılı ona ağır gelmiş, son aylarda omuzları hep biraz eğikti.
Deniyorum, dedi Elif.
Güzelmiş, dedi oğlan mutfağa geçerken. Nereye giyeceksin?
Elif biraz sustu.
Bilmiyorum, belki hiç.
Emre yemekle geldi, masada annesine dikkatle baktı. Bazen, yetişkin inadı ve doğrudanlığıyla öyle bir bakış atardı ki…
Babam kutlamaya mı gitti?
Evet.
Tek mi?
Cevap vermedi. Elbiseyi sandalyenin sırtına astı.
Emre.
Anne, biz biliyoruz. Sesi sakindi, öfkesiz. Aslı da biliyor. Uzun zamandır.
O an gözyaşı Elif’in boğazında düğümlendi, dışarı çıkamaz, sadece gözleriyle karanlığa bakabildi.
Nereden? dedi kısık sesle.
Baharda, Deryayla birlikte gördüm. Modadaki bir kafede. Fark etmedi. Önce iş sandım. Ama belliydi.
Söylemedin bana.
Ne yapardın ki?
Güzel soru. Ne yapardı? Bilmemezlikten gelirdi. Son üç yılda, adı olmayan o tuhaf şeyleri fark ettiğinde kendini kandırdığı gibi soyutlardı. Bir kadının elliden sonra gerçeklerden korkma hali, bambaşka bir hikaye…
Bilmiyorum, dedi.
Ben de bilmedim. Oğlunun bakışı yaşından büyük, doğrudandı. Anne. O elbiseyle güzelsin. Gerçekten.
Elif oğluna baktı. Onu okula yolladığı, düğümlü ayakkabı bağlamayı öğrettiği, elleriyle tost hazırlayıp çantasına koyduğu yıllarım dediği oğluna. On dokuz yaş. Büyümüş. Gördüğünden çok daha fazlasını fark ediyordu artık.
Sağ ol, dedi Elif.
Akşam Aslıyı aradı. Kızı gece on gibi eve, mis gibi bir parfüm ve pembe sırt çantasıyla geldi.
Anne, neden böylesin? On beş yaşındaki bir çocuğun hız ve doğruluğuna sahip bakışla annesini süzdü. Babam mı bir şey dedi?
Gel, dedi Elif. Anlatmam gerek.
Üçü mutfakta masa başında oturup çay içtiler. Elif anlattı. Hepsini değil, ama yeterince. Veyselin söylediği, elbisesi, Deryayı düşündüğü… Her şeyi.
Aslı dudaklarını sıktı; çocukken yaptığı gibi, ağlamamaya çalışınca.
Babam sana teyze mi dedi? dedi Elif sustuğunda.
Evet.
Bu… Aslı kelime aradı, Adil değil.
Değil, dedi Elif.
Anne, hiç dışarı çıkmıyor musun? Hiç mi?
Elif borda elbiseye baktı. Hâlâ sandalyenin arkasında asılıydı.
Şu an bilmiyorum.
O gece uyuyamadı. Yataktaki yerine uzanıp düşündü. Yirmi üç yıl. Gençliğini feda ettiği ev, çocuklar, adam. Emre doğunca işten ayrılmış, merkezdeki iyi terzide usta olarak çalışırken, patronu Nermin Hanım ona yetenekli derdi, gözü gibi bakardı. Veysel: Ne gerek var, ben bakarım size. Elif inandı. O zamanlar iyiydi gerçekten. Güzel bir hayat var sanmıştı.
Güzel hayat. Karanlık tavana dönerken düşündü: Ne becerisi var şimdi? Dikiş, yemek, ev… Evde gölge gibi görünmeden yaşamak. Belki sonuncuda ustalaşmıştı.
Hayır. Böyle düşünmeyecek. Dikişi çok iyi biliyor, azımsanacak şey değil. Yirmi yıl resmi, on yıl gayriresmi… Komşu Gönül Hanım hep derdi ki: Elifin elbiseleri vitrinliktir.
Düşünceler dönüp dolaştı. Uyup uyanıp tekrar uyudu. Saat iki buçukta kapı çarptı. Veysel geldi. Banyoya girdi, su sesi… Sonra sessizce yana uzandı. Birkaç dakika sonra düzgün nefesle sızdı.
Elif uzun süre gözleri açık bekledi.
Sabah erken kalktı; Veysel neredeyse kahvaltı bile etmeden çıktı:
Bu hafta işlerim var, bekleme.
Kapı. Sessizlik.
Elif kahvesini cam kenarına aldı. İnce bir yağmur, bahçedeki erguvan kararmış, yapraklar parlıyordu. Soğukkanlı, neredeyse serinkanlı düşünüyordu. Acı belli bir noktaya ulaşınca, başka bir şeye dönüşüyor muydu? Katı ve net bir şeye.
Kutlama bu cuma. Bugün salı.
Üç gün.
Telefondan mesaj attı: Nermin, bugün buluşabilir miyiz?
Anında cevap: Tabii, üçte Köşe kafede?
Olur yazdı Elif.
Birkaç sokak ötedeki küçük kafede oturdular. Nermin kır saçlı, akıllı, elli yaşlarında, gri ceketli bir kadındı. Sakince dinledi. Sadece teyze kelimesinde hafifçe yüzünü buruşturdu.
Yani gerçekten dedi mi bunu?
Dedi.
Deryayı ne zamandır biliyorsun?
Uzun zamandır şüpheliydim. Emre dün anlattı.
Nermin kupayı elinde çevirirken:
Elif, sana bir şey söyleyeceğim, alınma.
Söyle.
Ben biliyordum, göz göze geldiler İki yıl önce, senin şirkette çalışırken birkaç kez beraber gördüm. Söylemedim. Benim işim değil diye düşündüm. Yanılmışım, affet.
Elif bir an sustu.
Sorun değil, Nermin. Artık önemi yok.
Ne yapmayı düşünüyorsun?
Elif arkadaşına baktı.
O kutlamaya gideceğim.
Nermin birkaç saniye baktı, sonra başını salladı.
Çocuklarla mı?
Evet.
Zor olacak, biliyorsun.
Biliyorum.
Veysel öfkelenecek.
Farkındayım.
Nermin sustu.
Peki, neye ihtiyacın var?
Elif hafifçe gülümsedi. Son iki gündür ilk kez.
Sadece saçımı düzgün yapacak birine ihtiyacım var.
Perşembe akşamı, Aslı annesinin karşısında oturup, tarakla Elifin saçlarını sabırla düzeltti. Beraber, yavaşça; genç ellerin dikkatinde bir tedirginlik vardı. Elifte omuzlarına dökülen gür saçlar, o sabah hafifçe boyamıştı, yalnızca tonu düzeltmeye yetmişti.
Anne, korkmuyor musun? dedi Aslı.
Biraz.
Babam kızacak.
Belki.
Ne diyeceksin?
Hiçbir şey… Sadece gireceğim.
Aslı son tutamı da topladı, geri çekildi, baktı:
Çok güzel oldu. Anne, sen gerçekten güzelsin. Sadece unuttuğunu sanıyorsun.
Elif döndü, kızına sıkıca sarıldı. Aslı şaşırdı, ama sarıldı ona.
Bordo elbise yatakta bekliyordu. Yavaşça giydi. Fermuarı Aslı çekti. Aynaya baktı.
Karşıdan bambaşka bir kadın bakıyordu. Hayır, bambaşka değil. Unutulmuş biri, bugüne dek tamam diyerek bastırılan kişi.
Makyajı kendi yaptı, hafifçe. Rimel, hafif bir ruj. Eskiden sevdiği kil tonlarında. Kulağında annesinden yadigâr siyah taş küpe.
Anne, dedi Emre, Taksi yaklaşıyor.
Geliyorum.
Minik, siyah, eski bir çanta aldı. Mantoyu giydi. Ellerinin hafifçe titrediğini fark etti, ama yavaşça hareket ederek kendini sakinleştirdi.
Gidelim, dedi.
Yıldız Park Oteli şehrin iyi, ama en iyisi olmayan oteliydi. Veysel orayı statü için seçmişti: yüksek tavan, büyük salon, kendi mutfağı. Sekiz yıl önce bir düğün için gitmişti, mermer zemin ve kristal avizeyi hatırlıyordu.
Taksi durdu. Elif ilk inen oldu. Basamakta bir an durdu; sıcak Mayıs havası ve çiçek kokusunu içine çekti.
Anne, dedi Emre. Biz buradayız.
Biliyorum, Aslının elini tuttu. Hadi.
Lobide, markalı etiketli ceketli birkaç kişi yukarıya yetişmeye çalışıyordu. Elif sakindi. Karşılarına üniformalı genç bir görevli çıktı.
İyi akşamlar. Yüce Yapı organizasyonu için mi geldiniz?
Evet. Ben Veysel Yıldırımın eşiyim. Bunlar çocuklarımız.
Bir an duraksadı, sonra başını salladı:
Lütfen, ikinci katta Zümrüt salonu.
Zümrüt salonu kalabalıktı. Şık insanlar, pahalı parfümler, barın yanında gülüşen yüzler, loş bir müzik… Elif kapıda durup, birçok bakışın üzerlerinde gezindiğini hissetti. Burası ona tamamen yabancıydı. Bunlar Veyselin çevresiydi; bazısı kesin Deryayı biliyordu. Ama belki, eşini tanıyan yoktu.
Babamı görüyor musun? diye sordu Aslı.
Henüz hayır. Buluruz.
Veysel salonun en sonunda, bir masa başında iki adamla konuşuyordu, birini Elif tanıdı: Kerem Doğan, firmanın eski ortağı. Büyük yapılı, beyaz saçlı, ağır bakışlı bir adam. Veysel ona saygı duyardı; ya da ondan çekinirdi. Elif hep bir ayrım bulamamıştı bu ikisi arasında.
Yanında Derya vardı.
Elif onu ilk kez görüyordu; genç, uzun boylu, lacivert elbise, disiplinli saçlar. Güzeldi. Elif bunu içerlemeden, hava durumunu not eder gibi sakinlikle kabul etti. Güzel bir kız. Yirmi sekiz yaşında. Elini Veyselin koluna alışıldık bir rahatlıkla koymuştu.
Bak, orada, dedi Aslı. Sesi tuhaf biçimde seviyeliydi. O, yanında mavi elbiseli kadınla.
Elif yürümeye başladı.
Salonun ortasında ilerlerken, bazıları bakıyor, bazıları yol veriyordu. O yanlara bakmadan, doğrudan Veysele yürüdü.
Veysel üç metre kala onları fark etti. Yüzü aniden değişti. Ağzı açıldı, sonra kapandı. Gözleri buz gibi oldu.
Elif, dedi çok kısık sesle. Ne yapıyorsun burada?
Şirketinin onuncu yılı kutlamasına geldim, dedi o da alçak, sakin bir sesle. Önemli bir gün.
Kerem Bey ona baktı, sonra Veysele, sonra tekrar Elife.
Elif Hanım? sıcak ve şaşkın bir ses. Yıllar olmuş. Çok iyi görünüyorsunuz.
İyi akşamlar, Kerem Bey, gülümsedi. Siz de öyle.
Derya hafifçe geri çekildi, eli Veyselin kolundan yavaşça kaydı.
O sırada Aslı, biraz daha öne çıkıp göz ucuyla Deryaya baktı. On beş yaş. Koyu gözler, dik bir duruş. O, pek sevmediğiniz o doğrudanlıkla Deryaya baktı.
Baba, dedi herkesin duymasına yetecek kadar çıkararak, neden az önce onu sarılıyordun? O annem değil.
Etrafta sanki bir perde indi, müzik biraz kısmıştı. İki adam bakıştı. Yan masadaki inci kolyeli kadın döndü.
Veyselin yüzünde solukluk, güneş yanığına rağmen belli.
Aslı, dedi. Bu iş için, ben açıklayacağım…
Baba, ben küçük çocuk değilim, dedi Aslı çok sakin bir sesle. Emreyle ikimiz uzun zamandır biliyoruz.
Emre sessizce yanında. Sadece babasına bakıyor.
Kerem Bey öksürdü. Kadehini bıraktı.
Veysel Bey, sanırım ailevi meseleleriniz var. Sonra konuşuruz.
Elife eski usul bir selam verip başka davetlilere yöneldi. Diğer adamlar peşinden gitti.
Derya kendi halinde bir bahane buldu ve uzaklaştı.
Veysel ve Elif yalnız kaldı, çocukları dışında. O, yıllardır yorgunluk sanıp inandığı bir ifadeyle baktı. Artık başka bir şey olduğunu biliyordu; öfke değil, şaşkınlık. Ne yapacağını bilmiyordu.
Elif, sesi kötü, Ne yaptığının farkında mısın?
Şirketinin onuncu yılı kutlamasına geldim, tekrarladı. Önemli gün.
Bir tepsi üzerinden kadeh aldı. Şampanya, ince kabarcıklar yukarı süzülüyordu.
Evde de kalabilirdin, sesi iyice kısıktı. Rica ettim.
Kalabilirdim, dedi Elif. Ama kalmadım.
Ona baktı ve o bakışta bir şey tam yerine oturdu. Öfke yoktu; netlik vardı yalnızca. O kostümlü, pahalı kol düğmeli adamı, yirmi üç yıl yemek pişirdiği, gömleklerini yıkadığı, çocuk büyüttüğü ve inandığı adamı izlerken, Ne çok vakit boşa gitti diye düşündü.
Şirketinize kadeh kaldırıyorum, dedi. Sonra gideceğim. Çocuklar yoruldu.
Çocuklarına döndü.
Hadi, dedi fısıldayarak.
Çıkışa yürürken, bakışlar üzerinde; merak, acıma, yargı Farksızdı. Hayır, hâlâ acı ama fazlası yoktu.
Kapıdan Emre, koluna girdi.
Başardın, dedi.
Sadece geldim.
Gelmek zaten başarmaktı.
Eve gidince elbiseyi itinayla astı. Makyajını sildi. Yattı. Ve haftalardır ilk kez, o yarı uykulu diken halinde değil, derin uyudu. Sabah dokuzda uyandı.
Ondan sonra olanlar, bahar erimesi gibi; yavaş ama kesin gelişti. Hemen değil, sonraki iki haftada. Nerminden, ortaklardan, Aslının babasının telefonuna gelen bir mesajdan parça parça öğrendi.
Kerem Doğan yeni inşaat projesinin sözleşmesini imzalamadı. Açıkça değil, dolanarak. Kutlamadan sonra Zamanı var, daha düşünelim dedi. Eski kuşaktı; aile onun için somuttu ve o gece Zümrüt salonunda gördüğü, Veyseli gözünde bitirdi. Mesele sevgili olması değildi. Sevgili olurdu. Ama bu, eşi yerine asistanını getirmek… Eve saygısızlıktı. Düzeni bozan şeydi. Bunu affedemedi.
Sonra diğerleri geldi. İtibar, yıllar süren birikim kadar, bir anda eriyen bir şeydi. Dedikodular çıktı. Yönetim kurulu sorguladı. Son bir buçuk yılı denetlediler. Konu elbise ve Derya değil artık; ama taş üstüne taş gibi, biri diğerini çekerdi.
Derya üç hafta sonra şirketten ayrıldı. Ne kavga, ne ses. Kendi isteğiyle işten çıktı. Veysel günlerce ne yapacağını şaşırmıştı.
Bir gece Elifin karşısında masaya oturdu. Elif tabak bırakıp çıktı. O uzun süre öyle kaldı. İç çekiyordu.
Akşam çağırdı.
Elif, konuşmalıyız.
Konuşalım. Ama önce cevap ver: Beni dinlemeni mi, bana gerçekten konuşmanı mı istiyorsun?
Farkı başta anlamadı. Sonra başını eğdi.
Özür dilerim, dedi yavaşça.
Elif sakin, kucağında elleriyle karşısındaydı. O eski kırgınlığı hissetmiyordu. Çünkü affetmek, bir canlılık isterdi; aralarındaki o canlılık, teyzeyle bitmişti.
Duydum, dedi sadece.
Bu bir affetme değildi. Anladı.
Boşanma sürecini Elif başlattı. Sakin, avukatıyla… Nermin iyi bir avukat buldu. Ev paylaşılmıştı. Çocuklar Elifte kaldı. Veysel itiraz etmedi.
Boşanma sürerken, Elif bir terzi dükkânı açtı. Küçük, iki odalı, komşu mahallede. Uzun süre düşündü. Bir fırın daha kolay olurdu, ama elleri iğneyi, kumaşı daha iyi hatırlıyordu. Eski patronu Nermin Hanım derhal geldi: Elif, sen bunu on yıl önce yapmalıydın dedi.
İyi geldi, biraz acıydı da. On yıl önce, o cesareti yoktu. Şimdi vardı.
İlk aylar zordu. Kişi az, para az. Sabah akşam çalıştı. Bazen Aslı uğradı, ödevini yaptı, sandviçini yedi, kumaşlarla ilgili sorular sordu. Kızında beklenmedik bir renk algısı vardı, bazen şaşırtıcı laflar ediyordu. Elif bunları fark etti.
Emre kendiyle uğraşıyordu. Veysel birkaç kez aradı, görüşmek istedi. Emre gitti, döndüğünde sessizdi.
Beni anlamamı istiyor.
Sen?
Kendi karısından utanan bir adamı nasıl anlarım ki! Anne, sen hiç utanılacak biri olmadın. Her zaman normaldin.
Sağ ol, oğlum.
Ciddiyim.
Bir süre sustu.
Polinayla sıkıntı var, dedi aniden.
Elif döndü.
Baba meselesinden sonra bana baba olur musun diyor, tekrar olur mu diye korkuyor.
Senin tekrarın değilsin, Emre.
Biliyorum. Ama o bilmiyor.
Biraz sustu. Zaman ver, izle, dedim. Sözden çok zamanı lazım.
Başını salladı, çok emin değil. Uzun süren bir meseleydi, Elif endişeyle izledi ama karışmadı. Çocukların kendi sınırları olmalı, bunu geç keşfetmişti.
Dükkan büyüdü. Bir yıl sonra düzenli müşterileri, bir buçuk yıl sonra gelinlik talepleri çıktı. Bir yardımcı aldı; bu Derya değil, başka bir Lale işinin ehli, ayrı hikâyesi olan. İyi anlaştılar; az laf, çok iş.
Nermin arasıra gelir, elişi dağınıklığında çay içerlerdi. Elli yaş üstü konuşmaları: sağlık, çocuklar, hayat… Nermin bir gün:
Sendeki en güzel şey, kızgınlığın yok, dedi.
Ara sıra kızıyorum, dedi Elif.
Kızmak başka, içinde kalmıyor. Kızgınlık çürütür. Sende yok.
Elif düşündü, hak verdi.
Aslı on yediye geldi, kesin kararlı: tasarım okuyacak. Bağırıp çağırmadı. Sadece bir gün çizim dosyasını masaya koydu. Elif uzun uzun inceledi; ham ama canlı bir bakış vardı.
Senin işin bu, dedi.
Karşı çıkmazsın?
Hayır. Senin işin. Benden iyi biliyorsun.
Aslı sadece gülümsedi. Anne, sen değiştin.
Değiştim mi?
Eskiden hep: Baban ne der? Komşular ne der? diye sorardın. Şimdi sormuyorsun.
Elif baktı.
Geç öğrendim, dedi.
Geç değil. Çizimleri topladı. İyisin.
Son yıllarda duyduğu en iyi sözdü bu. İyisin, olduğu gibi gören birinden.
Veyseli az görüyordu. Bazen çocuklar için gelirdi. Bazen iyi, bazen bakımsızdı. Yüce Yapı el değiştirmiş, Veysel sıradan bir idareci olmuştu, öyle duymuştu. Elifin umurunda değildi, artık kendi hayatı vardı.
Üçüncü yılın yazı cennetti. Sıcak ve uzun. Atölye daha büyük yere geçti, üç usta çalışıyordu. Elif yeni dairesinde, küçük balkonunda oturup çay eşliğinde gün batımını izlerdi. Her gün değil; çoğu gün dikiş, hesap, iş vardı. Ama bazen öylece oturduğunda, içten bir huzur duyardı. Kitaplardaki gibi mutlu değil. Ama huzurlu. Yorgun. Ama iyi.
O sonbahar geldi.
Dükkanın camında gördü onu. Veysel, kapıda biraz çekingen bekliyordu. Belli ki yaşlanmış, sadece zaman değil, inanç gitmiş omuzları çökmüş. Takımı iyi ama demodeydi.
Elif dışarı çıktı.
Veysel, gel otur, dedi.
Küçük müşteri odasına geçtiler. Elif çay demledi.
Nasılsın? dedi Veysel.
İyiyim. İşler yolunda.
Duydum, baktı. Helal sana.
Cevap vermedi. Elindeki kupayı iki elle kavrıyordu.
Elif, sustu Söylemek istedim… düşündüm…
Düşündün, diye tekrar etti Elif.
Yanıldım. Her şeyde. Şimdi anladım.
Veysel.
Bir dakika. Gözünü kaldırdı. Sen iyi bir eştin. Evi tuttun. Çocuklara baktın. Ben fark etmedim. Ya da sandım ki, kendiliğinden olur… Yanılmışım.
Elif baktı; yaşlı, yorgun adam, hem düğünündeki genç, hem teyze diyen, hem de Deryadan sonra boş evde oturan kişi. Hepsi aynıydı. Biliyordu.
Seni duyuyorum, dedi.
Düşündüm… sustu Saçma belki.
Konuş.
Belki baştan başlamadan… ara sıra görüşsek, konuşsak? Yalnızım Elif. Çok yalnız.
Sessizlik.
Elif kupasını masaya bıraktı. Camdan baktı: gri gökyüzü, sarı yapraklar, bir bisiklet… Sonra Veysele döndü.
Veysel. Sana kızgın değilim. Geçti. Yıllara üzülüyorum. Sana değil, yıllara. Onlar başka olabilirdi.
Elif…
Bitireyim. Çocukların var. Hâlâ babaları sensin. Uzaksın, ama bağlısın. Ama artık aradığın kişi olamam. Alışkanlık, sohbet, yalnızlığa çare… hangi gerekçeyle bilmiyorum. Ama olamam.
Neden?
Düşündü. Kırmak için değil, doğru cümle bulmak için.
Çünkü uzun uğraşlarla yeniden kendim olabildim. Geri gidemem.
Uzun süre sustu, kupasındaki çayı içmedi. Sonra başını ağırça salladı.
Anladım.
Biliyorum anladığını.
Çocuklar… dedi.
Artık senin işin, dedi Elif. Onlara sen ulaşacaksın. Emre çok zor geçti, ama hala açık bir çocuk. Gerçekten gelirsen karşılıksız bırakmaz.
Veysel kalktı. Ceketini eski alışkanlıkla düzeltti; Elif yıllarca bu hareketi izlemişti.
O elbise sana çok yakışıyor, dedi aniden.
Elif baktı. Bugün başka bir elbise giymişti: lacivert, sade yakanın altında; kendi dikmişti geçen kış.
Teşekkür ederim, dedi.
Veysel gitti. Kapı sesi, sonra sessizlik.
Elif birkaç dakika daha oturdu. Küçük müşteri odasında hafif bir serinlik, vazonun içinde kuru çiçekler, masa kenarında eskizler vardı.
Sonra kalktı, kupasını yıkadı, masasına döndü, kalemini aldı, yeni bir çizime eğildi.
Odaya Lale başını uzattı.
Elif Hanım, sıradaki müşteri geldi.
Evet, dedi Elif. Bir dakika beklet lütfen.
Lale başıyla onayladı ve kapıyı kapadı.




