Hiçbir Şey Kişisel Değil, Sadece Eşyalar
Şu vazoyu da sar, dedi Gülseren Hanım, arkasını dönmeden.
Salonun tam ortasında durmuş, kitaplıklara sanki çoktan ödemesi yapılmış bir mağaza vitrinine bakar gibi bakıyordu. Sakin. İş bitirici. Hafifçe kısılmış, tecrübeli gözlerle.
Hangi vazo? diye sordu Elif.
Sesi, umduğundan daha cılız çıkmıştı. Boğazını temizleyip daha net bir tonda tekrar sordu:
Gülseren Hanım, hangi vazoyu kastettiniz?
Şu mavi olanı. Onu biz 98de Pragdan getirmiştik. Aile yadigârı.
Elif, mavi vazoya baktı. Kaanla evliliklerinin üçüncü yılında, İstanbulda küçük bir antikacıdan almışlardı onu. Satıcı yaşlıydı, beyaz sakallı, onlara anlamadığı bir lisanla bir şeyler söylemişti. Kaan gülmüş, anlıyormuş gibi yapmıştı. Sonra sokakta kestane şekerinden yemişlerdi, Elifin dili yanmıştı ve bu onların uzun süre gülmelerine sebep olmuştu.
Elimizle aldık onu, dedi Elif, sesi titremeden. Yadigâr değil. İkimiz birlikte aldık, 2009da.
Elifçiğim, nihayet Gülseren Hanım Elife döndü ve o tanıdık, evliliğin ilk yılında Elifin öğrendiği o sözcük vurgusu çıktı yine sesine: Sabırlı, sanki apaçık bir gerçeği anlamayan çocuğa açıklama tonunda. Haydi süreci zorlaştırmayalım. Biliyorsun, buradaki her şey, kolunu salon boyunca gezdirdi, hepsi bizim ailemizin alın teriyle alındı.
Elimizle alındı, diye tekrarladı Elif, alçak bir sesle. Kaanla bizim ailemizin.
Kaan çalıştı. Biz babasıyla destek olduk. Sen evi çektin, başka bir iş bu.
Kaan, camın önünde durmuş dışarıya bakıyordu. Yirmi üçüncü kattan şehir oyuncak gibi, neredeyse sahte görünüyordu. Minik arabalar, minik ağaçlar, minik insanlar. Hiçbir şey demeden duruyordu.
Elif, onun sırtını seyrediyordu. Bu sırtı ezbere bildiğini düşündü. Yorulduğunda nasıl kamburunu çıkardığını, sol kürek kemiğinin altındaki bene kadar. Uyur numarası yaptığında nasıl nefes aldığını bile biliyordu. On yıl geçti. On yıldır yanındaydı o. Ama şimdi pencere önünde şehre bakıyordu o minik adamlara, annesi ise tüm hayatlarını karton kutulara paketliyordu.
***
Ev güzeldi. Elif bunu hep kabul etmişti, ona kızdığı zamanlar bile. Tavana kadar yüksek salon, dev panaromik pencereler, Amerikan cevizi parkeler topukla çizmemek şartıyla. Gülseren Hanımın kendi parasıyla aldığı, her fırsatta övündüğü Luxury Mutfaktan alınan mutfak. Salondaki kristal avize, adeta donmuş bir şelale gibi.
Elif, burada sekiz yıl geçirmiş ama hiçbir zaman benim evim diyememişti. Burası kötü bir yer olduğu için değil. Aksine, fazla derli toplu. Fazla pahalı. Fazla kataloglardan kopup gelmiş bir yer. Hep Gülseren Hanımın getirdiği kataloglardan alınma.
Daha taşınır taşınmaz, yatak odasına pencerenin önüne sıradan bir saksı menekşe koymuştu, pazardan yüz liraya almıştı. Bir hafta sonra, o saksı yoktu. Gülseren Hanım konsepte uymuyor diyerek atmıştı.
Elif bir şey dememişti o zaman. Kaan da dememişti.
İlk buydu. Sonrasında pek çok kere oldu.
***
Taşımacılar sabah on gibi geldiler. İki sessiz adam, bir el arabası ve bir rulo koli bandı ile. Gülseren Hanım onları kapıda karşıladı, elinde bir listeyle. Liste bilgisayardan çıktı, maddeler ve başlıklar halinde. Elif bir göz ucuyla gördü: Salon: Köşe koltuk (gri deri), 1 adet; mermer sehpa, 1 adet; bronz ayaklı abajur, 2 adet
Hemen arkasını dönüp mutfağa geçti. Su ısıtıcısını çalıştırdı sadece ellerini meşgul etmek için.
Kaan da arkasından geldi, kapı eşiğinde durdu.
Elif, dedi.
Ne var?
İyi misin?
Elif ona baktı. Sevdiği, bir zamanlar çok güzel bulduğu, şimdi ise hafif suçlu bir çocuğun ifadesini takınan yüze. Kaşlar biraz kalkık, gözler yana kaçık, sesi düşük.
İyiyim, dedi. Çay ister misin?
Elif.
Kaan, ister misin çay?
Sessizdi.
İsterim.
İki kupaya kaynar su doldurdu. Üzerlerinde tavşan figürleri olan Amsterdamdan aldıkları kupalar. Mutfağa hiçbir şekilde uymayan ucuz kupalar. Gülseren Hanım onlara şu ucuz şeyler derdi. Elif ise özellikle sevmişti.
Yan yana durup çaylarını yudumladılar. Salondan koli bandının hışırtısı ve Gülseren Hanımın sessiz talimatları geliyordu.
Buna hakkı yok, dedi Elif alçak sesle, kendi kendine. Koltuk birlikte aldığımızdı. O abajurları ben seçmiştim. Yatak odasındaki tabloları ben kendi maaşımla Floransadan getirdim.
Onunla konuşurum ben.
Bugün beşinci kez söylüyorsun bunu.
Karşılık vermedi. Kupa üstündeki tavşana bakıyordu.
Kaan…, dedi Elif. Ve nihayetinde sesini istemediği halde yorgun, kısıtlı bir tona bürüdü. Divan istemiyorum. Divana ihtiyacım yok. Sadece… burada olmanı istiyorum. Yanımda. Bir kez.
Kaan gözlerini kaldırdı.
Buradayım.
Hayır, dedi Elif. Sen penceredesin.
***
Gülseren Hanım altmış dört yaşında, hayatı boyunca çevresinde hep daha az hava bırakan, baskın ama kötücül değil, bilmiş bir kadın olmuştu. Doğruyla yanlışı çok iyi ayırt eden, neyin yakıştığını ve neyin konsepte uymadığını hep bilen biri.
Oğlunu seviyordu, Elif bunu biliyordu. Ama sevgisi o kadar ezici, kuşatıcıydı ki, Elife yer kalmamıştı. Gülseren Hanım acımasız değildi. Oğlunu kimsenin kendisi kadar sevebileceğini kabul etmiyor, daha fazlasına ise hiç inanmıyordu.
Evliliğin ilk yılında Elif dost olmaya çalışmıştı. Yemeğe çağırıp, tarifler sormuştu. Bir gün uzun süre arayıp bulduğu bir fular hediye etmişti. Gülseren Hanım teşekkür edip kenara koymuş, Benim cildim çok hassastır, demişti.
İkinci yıl Elif dostluk beklentisinden vazgeçip sınır koymaya çalıştı. Kibarca, gerginlik yaratmadan.
Üçüncü yıl sınır diye bir şey olmadığını, Gülseren Hanımın koymadığı hiçbir hududu kabul etmediğini anladı.
Dördüncü, beşinci, altıncı… Sonra artık saymadı.
***
Kaan Bey, diye seslendi Gülseren Hanım salondan. Buraya gelir misin, tablolar hakkında karar vereceğiz.
Kaan kupasını bıraktı. Elif seyretti onu, annesinin sesine doğru yürüyüşünü. O hareketi de iyi tanıyordu: Biraz hızlanarak, omuzlar kasılmış, hep tetikte.
On yıl boyunca kaç kez böyle gitti? Anne sesiyle, o ani çağrıyla.
Kızgınlık duymuyordu. Zaten yorulmuştu kızmaya. Kızmak enerji isterdi; onda enerji uzunca süredir yoktu.
Salondan tablolar hakkında konuşmalar geliyordu. Gülseren Hanımın sesi net: Bunu alıyoruz, Galeri Şahaneden, yatırım çünkü Kaanın ise belli belirsiz onaylayan bir sesi.
Elif çayını içip fincanı yıkadı. Rafın üstüne koydu.
Sonra koridoru geçip yatak odasına girdi. Yapacak bir şey aradığı için değil. Sadece, mutfakta durup hayatlarının, bir listenin maddeleri olarak paketlenmesini duymak istemedi.
Oda sakindi. Güneş, yataktaki örtüye çizgiler halinde düşüyordu. Kime kalacağı belli olmayan bir yatak. Gülseren Hanım tutmuştur bile.
Elif oturdu, bir eliyle örtüyü okşadı.
Bunu nasıl seçtiğini hatırlıyordu. Mağazada iki seçenek arasında durup kararsız kalmıştı: Biri, tam Gülseren Hanımın kiri belli etmeyen dediği koyu renkli pratiktı; diğeri ise gökyüzüne benzeyen açık maviydi, tamamen kullanışsız. Elif maviyi aldı. Kaan şaşırmış, yorum yapmamıştı.
Belki de sekiz yılda yaptığı en özgürlükçü davranış buydu.
***
Yatak odasındaki üst dolabı gelişigüzel açtı. Eski bir çantasını arıyordu. En dipte bir kutu vardı.
Sıradan bir ayakkabı kutusu. Eski, köşeleri aşınmış. Üzerinde kendi el yazısıyla Çeşitli. Bizim yazıyordu.
Elif bir an duraksadı. Sonra kutuyu çıkarıp yanına koydu, kapağını açtı.
En üstte iki eski sinema bileti vardı. Köşeleri kopmuş, sararmış. Hangi filme gittiklerini çıkaramadı önce, sonra anımsadı: Amélieydi. İlk randevularının üçüncüsüydü, Kaan o gece filmi sevmediğini söylemişti. Üç yıl geçtikten sonra ise çok hoşuma gitmişti, utanmıştım diye itiraf etmişti.
Altında, balayı için gittikleri Barselonadan kartpostal vardı. Kartpostalın arkasında Kaan: Seni Gaudínin Sagrada Familiayı sevdiğinden daha fazla seviyorum. O kiliseyi yetmiş üç yıl sevmiş yazmıştı. O zaman Elif gülmüş, Sen de yetmiş üç yıl sevecek misin? demişti. Kaan ise Çabalayacağım demişti.
Kaan şimdi kırk yaşında. Elif otuz sekiz. On yıl birlikte yaşadılar. Altmış üçü kaldı.
Kartı elinde tutuyordu.
Kartın altında: Pariste bit pazarından alınmış Eyfel Kulesi magneti Gülseren Hanım hemen buzdolabından sökmüştü, zevksizlik diye; üzerinde Katılımcı yazan bir plastik bileklik, bir şirket partisinden, sarhoş olup gece birde dans etmişlerdi; kurumuş, kenarları dökülen bir çiçek Elif eski bir sabahı, bir çayırlıkta molayı anımsıyordu; Karadenizden toplanan üç deniz kabuğu; bir kafede sipariş beklerken oynadıkları kutu kutu pense yazılı peçete…
Hepsi ucuzdu. Hepsi önemsizdi. Hiçbiri listenin hiçbir yerinde yoktu.
Elif, mavi örtünün üstünde, kutudan peçeteyi aldı eline. İçinde uzun zamandır özenle sakladığı bir şey gevşemeye başladı.
Ağlamadı. Öylece oturdu, derin nefes aldı; salonda koli bandı halen hışırdıyordu, Gülseren Hanım kristal kadehlerden bahsediyordu.
***
Kaan tesadüfen odaya girdi. Belki bir şeyler almak istemişti. Elifi kutuyla otururken görünce durdu.
Ne bu?
Bak istersen.
Kaan sinema biletlerini aldı, kartpostalı gözden geçirdi.
Elif yüzüne baktı. Yavaşça, ışık bulutun ardından çekilirken değişen bir ifade. Amélie, dedi Kaan. Beğenmemiştim demiştim.
Biliyorum.
Yalan söylemişim aslında.
Biliyorum.
Kaan yanına oturdu. Katılımcı bilekliğine takıldı eli.
Serkanın şirket partisindendi. 2015ti.
Elif, o gece topuğunu kaybettin dans pistinde.
Sen de barın altında buldun.
Ben de Sen Sindirellasın dedim.
Sen de fazla prens sayılmazdın.
Güldü, eski, hafif sol üst köşesi yukarı kıvrılan gülümsemesiyle. Son iki yıldır Elifin çok özlediği o gerçek gülümsemesiyle.
Hiç değilim, dedi.
Bir sessizlik oldu. Salonda bir şey düşüp gürültü çıktı. Gülseren Hanım, Dikkatli olun, dedi. Taşıyıcı Pardon diye cevapladı.
Kaan, dedi Elif.
Efendim?
Neden buradayız? Bu odada değil genel olarak neden bu noktadayız?
Hemen cevap vermedi. Bir deniz kabuğunu çevirdi parmaklarında.
Bilmiyorum, dedi sonunda.
Biliyorsun, diye sertleşmeden söylendi Elif.
Kaan kabuğu kutuya bıraktı.
Korkaktım, dedi.
Elif yüzüne baktı, alnına, burnuna.
Biliyorum.
Farklı olmalıydı.
Evet.
Yapmam gerekirdi pek çok kez gerekirdi.
Elbette, Kaan.
Kaan ona döndü, ilk defa o gün direkt onun gözlerine baktı.
Şunu bilmeni istiyorum: Hepsini hatırlıyorum. Kutudakilerin hepsini. O biletleri alışımızı, kestane şekerini, o sabah çayırda duran seni, Karadenizdeki kabukları Kitsch demiştim, sen bozulmuştun, gece üçte denize girmiştik falan
Yeter, dedi Elif.
Neden?
Çünkü canım acıyor.
Sessizlik oldu.
Benim de canım yanıyor, dedi Kaan sessizce.
***
Gülseren Hanım yatak kapısında belirdi.
Kaan, orada imzalaman gereken…
Kutuyu, yan yana oturan ikisini gördü. Yüzü değişmişti, net olmayan bir hali vardı.
Bu ne?
Bizim eşyalarımız, dedi Kaan.
Hangi eşyalar? Atılması lazım, çöp bunlar.
Anne.
Şu kağıtlar da ne, biletmiş bilmem ne
Anne, dedi Kaan. Bu kez sesi başkaydı, rica değil.
Gülseren Hanım baktı.
Ne?
Çıkar mısın odadan, lütfen.
Uzun bir zaman sustu.
Kaan, taşımacılar bekliyor, zaman daralıyor, hadi
Anne. Çık lütfen.
Elif kayınvalidesine bakmadı. Ellerine baktı, kucağında üst üste konmuş. Sözlerin ardındaki yeni bir sessizlik vardı, ağır, net.
Peki, dedi sonunda Gülseren Hanım. Sesi düz, ama başka bir şey vardı orada. Bitince çağırırsınız.
Ayak sesleri. Kapı kapanmadı, sadece adımlar uzaklaştı.
Elif derin bir nefes verdi.
İlk defa yaptın bunu, dedi.
Ne?
Ondan çıkmasını istedin.
Kaan cevap vermedi.
On yıldır, dedi Elif. İlk kez.
Biliyorum.
Neden şimdi?
Bilmiyorum. Sanırım, kelime aradı, sanırım bu kutuyu görünce anladım ki orada salonda paylaştığımız şeyler hepsi sadece eşyalardan ibaret. Koltuk koltuk, vazo vazo. Ama bu, kafasıyla kutuya işaret etti, biziz. Gerçekten bize ait olan tek şey.
Elif uzun süre baktı.
Kaan, dedi, Güzel konuşuyorsun.
Güzel konuşmak istemiyorum. Ben
Bir dakika. Sözümü bitireyim. Güzel kelimeler bunlar, ama güzel kelimelerden yoruldum. Sen hep güzel anlatırsın, neden böyle olduğunu, bir dahaki sefere nasıl değişeceğini Ama bilmek ve yapmak başka.
Biliyorum.
Bilmiyorsun, Kaan. Biliyorsan, şu kadın şu anda burada olmaz, hayatımızı listelere bölmezdi. Kendi listesiyle gelip, neyin kime ait olduğuna karar vermezdi.
Durduracağım.
Şimdi mi?
Evet.
Geç kaldın, dedi Elif. Bunu yedi yıl önce yapmalıydın, pencerenin önündeki menekşe atıldığında. Ya da altı yıl önce, biz tatileyken yatak odamızdaki mobilyayı yer değiştirdiğinde. Ya da beş yıl önce, bana yanlış mercimek çorbası yaptığımı söylediğinde. Ya da dört Kaan
Elif.
Ya da üç yıl önce, Daha çocuğa gerek yok, öncelikle ayakta durmak lazım dediğinde ve sen, otuz beş yaşımdaydım, kabul ettin ve ben
Elif sustu.
Çok sessizdi.
En çok o acıttı, dedi Elif. Ses çıkmıyordu neredeyse. Her şeyden çok o.
Kaan kıpırdamadı. Elif onun yüzündeki ifadeyi nadiren görmüştü: Suçlamayana, bahane aramayan, tamamen açık.
Biliyorum, dedi Kaan. O zaman
Açıklama yapma.
Açıklama yapmak istiyorum.
Şimdi değil.
Kutunun kapağını kapattı. İyice bastırdı.
Bunu alıyorum, dedi. Bunu götürüyorum.
Tamam.
Bu evden başka hiçbir şey istemiyorum.
Kaan baktı ona.
Nereye gideceksin?
Şimdilik Melikeye. Sonra küçük bir yere bakacağım.
Elif.
Ne?
Gitme.
Elif kutuyu koluna aldı. Hafifti kutu. İçindekilerin ağırlığına göre çok hafifti.
Kaan, evden, senden gitmiyorum. Bu evde artık yaşamak istemiyorum. Zaten hiçbir zaman istememiştim, sadece öyleymiş gibi yapmaya alışmıştım.
Bu evden birlikte çıkabiliriz.
Durdu.
Döndü.
Ne dedin?
Kaan kalktı, elini iki yanında tuttu, ona bakıyordu.
Bu evden birlikte çıkabiliriz. O koltuğu, kristal kadehleri, tabloları istemiyorum. Sana ve o kutuya ihtiyacım var sadece ona.
Elif ona baktı.
İçinde bir şeyler oluyordu. Beklenmedik, umuda benzer bir şey ama daha çok yorgunluk ve korku… Adı olmayan bir duygu.
Kaan, dedi ağır ağır. Kırk yaşında bir adamsın, beraber çıkarsan annen
Biliyorum.
Çok kızacak.
Biliyorum, Elif.
Hazır mısın buna?
Bilmiyorum, ama şimdi yapmazsam sonra kendime hiç saygım kalmaz.
Duraksadı.
Bu başka bir mesele, dedi Elif.
Öyle mi?
Evet. Seni tekrar istiyorum değil bu. Kendime saygı duymak istiyorum konusu. Başka bir şey.
Belki, dedi. Ama biri olmadan diğeri de olmaz zaten.
***
Salonda Gülseren Hanım taşıyıcılarla meşguldü. Onlar içeri girdiklerinde döndü, Elifin elindeki kutuya, oğlunun yüzüne baktı.
Bitti mi? Konuştunuz mu?
Anne, dedi Kaan. Yeter.
Ne yeter?
Koltuk, vazo, kadeh, tablo, Luxury Mutfağın dolapları hepsi senin. Hiçbirine ihtiyacım yok.
Gülseren Hanım bakakaldı.
Ne diyorsun sen?
İstersen hepsini al.
Bunlar değerli şeyler, yatırım bunlar
Anne. Kaan yanına yaklaştı. Elif onun annesine baktığını gördü: Ne öfkeyle, ne suçlamayla; sadece net bir kararlılıkla. Seni seviyorum. Ama daha fazla böyle yaşayamam. Hayat projesi değil bu, anne. Ben de bir proje değilim.
Gülseren Hanım sessizce baktı. Sonra:
Pişman olacaksın, dedi.
Belki, dedi Kaan. Ama en azından kendi seçimime pişman olacağım, başkasınınkine değil.
***
Saat ikiye doğru çıktılar evden. Elif kutuyu taşıdı. Kaan giysi dolu küçük bir çanta ve dizüstü bilgisayarını.
Asansörde sustular. Duvara tam boy ayna vardı, Elif ikisinin yorgun yansımasına baktı: Gençliği gitmekte olan iki insan, birinin elinde karton bir kutu, diğerinin çantası üç günlük.
Zemin katta lobiden çıktılar. Kapıcı başıyla selam verdi. Otomatik kapılar açıldı. Nisan ayının sıradan, serin ve gri bir günüydü, hafif toprak ve uzakta yağmur kokusu.
Kapıda durdular.
Nereye? dedi Kaan.
Melikenin yanına.
Ben Melikeye gidemem.
Gitmek zorunda değilsin.
Başka bir yere de istemiyorum. Senin gittiğin yere istiyorum.
Elif kaldırıma baktı. Yüksekten oyuncak gibi görünen insanlar şimdi gerçekteydi. Gerçek yüzlü, bir yerlere yetişen insanlar.
Kaan, dedi. Bizim evimiz yok.
Biliyorum.
Paramız da çok az. Mahkeme olana kadar donduruldu her şey.
Biraz biriktirdim. Annem bilmiyordu.
Tamam. Ama geçici bu. Ufak, belki çirkin bir yerde başlamak gerekecek.
Olsun.
Mutfak yok lüks dolaplardan.
Şükürler olsun.
Ona baktı, Kaan ona baktı. Yüzünde rahatlama gibi, ama bu kelimeden çok daha ağır bir anlam vardı.
Burası hikâyenin sonu değil, dedi Elif. Daha yeni başlıyor. Mahkeme olacak, annen olacak, çok şey olacak.
Anlıyorum.
Emin değilim, başarabilir miyiz?
Ben de değilim.
Ve yine de?
Susup baktı Kaan. Sonra:
Ve yine de.
Elif kutuyu koltuğunun altına daha da sıkıştırdı. Kutunun içindeki birkaç bilet, kartpostal, magnet, bileklik, kurumuş bir çiçek, üç deniz kabuğu ve üstüne çizilmiş kutu kutu penseyle bir kâğıt mendil.
On yıllık hatıradan geriye kalan her şey. Ve aslında on yılın özü.
Pekâlâ. Gidelim, dedi Elif.
Ve yürüdüler. Sıradan, gri, serin bir nisan gününde, plansız, belki güvensiz, yanlarında bir çanta ve bir karton kutuyla. Arkada yirmi üçüncü katta bir ev, Amerikan ceviz parkeler, kristal avize ve muhtemelen taşıyıcılarla hâlâ konuşan Gülseren Hanım kaldı.
Ama onlar yürüyordu. Elif, doğru mu değil mi bilmiyordu. Tek bildiği şey, kutusu kolunun altında ve Kaanın yanında oluşuydu. Nisan ayı ve havada yalnızca baharda gelen bir koku: Soğuk var ama, artık bitecek diye bir umut da var.
Kaan, dedi Elif yürürken.
Ne?
O deniz kabuklarını alışımızı hatırlıyor musun?
Karadenizde. Çerçeve yapacaktın.
Kitsch demiştin.
Hâlâ kitsch.
Yine de çerçeve yapacağım.
Tamam, dedi Kaan.
Şimdilik asacak yer yok.
Buluruz, dedi Kaan.
Elif yanıt vermedi. Yavaşça yürümeye devam etti, kutusunu sımsıkı tuttu. Buluruz, bir söz değil, bir vaat değil, sadece bir kelimeydi. Ama bazen bir kelime, bir sonraki adımı atmak için yeterliydi. Sonra bir adım daha. Ve bir tane daha.




