Dön ve İlgilen
Zehra, hemen kapıyı aç! Biliyoruz içerdesin! Nevin pencerede ışığı gördü!
Zehra, tam mor lisianthusun bir dalını ahşap desteğe bağlamayı bitiriyordu. Elleri saplardan yeşil lekelerle kaplanmıştı, önlüğü de toprak içinde. Başını kaldırıp atölyenin cam kapısına baktı. Kapının ardında iki siluet vardı. Birini buğulu cama rağmen hemen tanıdı. Geniş omuzlu, vişne rengi boyalı saçlar… Gülten Hanım. Eski kayınvalidesi.
Zehra acele etmedi. Lisianthusu su dolu kovaya yerleştirdi, eldivenlerini çıkardı, tezgâhın yanındaki çiviye astı. Sonra kapıya doğru yürüdü.
İyi akşamlar, dedi sürgüyü çekip.
Gülten Hanım, davet beklemeksizin içeri girdi. Arkasından, gözleri ağlamaktan şiş, atkısı darmadağın, ayakta zor duran bir kadın daha girdi: Nevin, Velinin kardeşi.
Ne iyi akşamı Zehra, aklın başında mı sen? diye atölyeyi süzdü Gülten Hanım, sanki eleştirecek bir şey arıyordu. Buldu: Çiçeklerinle uğraşıyorsun, insan can çekişirken!
Kim can çekişiyor? dedi Zehra, sesini yükseltmeden.
Veli! diye patladı Nevin, sonra elleriyle ağzını kapattı. Veli hastanede. Kaza… Omurga…
Zehra sessiz kaldı. İçinde bir şey kıvrıldı, ama bir yıl önce ismini duyunca olduğundan farklı, daha mesafeli, temkinli bir kıvrılmaydı bu. Bir kez yandığı için artık ateşten geri duran birinin kıvrılışı gibi.
Oturun, dedi, tezgâhın yanındaki iki tabureyi göstererek.
Halimiz oturacak gibi mi? dedi Gülten Hanım, ama yine de ağır ağır tabureye oturdu. Ayakları zayıftı, Zehra bunu hatırladı. Varis, tansiyon…
Nevin ayakta kaldı, atkısının ucunu çekiştirerek.
Düzgünce anlatın, diye rica etti Zehra.
Anlattılar. Sıra sıra, birbirlerini keserek, bazen ayrıntılarda çelişerek. Üç gün önce Veli yolda giderken yağmurda aracı kontrolden çıkmış, bariyerlere çarpmış, araba pert, kendi sağ kalmış ama omurgasında kırık, ameliyat olmuş, doktorlar ihtiyatlı: belki yürür, belki yürüyemez… Yanında biri gerek, bakıma ihtiyacı var.
Peki, Meltem ne oldu? sordu Zehra.
Bu ismi söylerken içi acımadı, bir yıl önce olduğu gibi. Meltem yirmi sekiz yaşında, satışçı, Velinin on sekiz yılın ardından uğruna ailesini terk ettiği kadın.
Gülten Hanım dudağını büktü.
Meltem gitti.
Nereye?
Annesinin yanına, Eskişehire. Nevin artık öfkeden mi, kederden mi bilinmez, başını salladı: Yürüyemeyebilir diye duyunca, hazırlığını bile üç saatte bitirdi. Ne arıyoruz ne açıyor telefonu!
Zehra suskundu. Atölyede sadece lavabonun musluğundan damlayan su ve toprakla, zambakla karışık koku vardı.
Benden ne istiyorsunuz? dedi sonunda.
Gülten Hanım sandalyede dikleşti.
Zehra, siz on sekiz yıl evliydiniz. On sekiz! Öyle kolay silinmez. Onu en iyi sen tanırsın. Bakım işini de en iyi sen bilirsin. Sözünü de dinler. Şimdi ona ihtiyacı olan, devam ederken sesi titredi yakın bir insan…
Gülten Hanım, böldü Zehra, bahsettiğiniz kişi, on sekiz yıl beraber yaşayıp sonra uğruna evimizi dağıttığı başka bir kadının yanına gitti. Beni hayatında istemedi.
Geçmişi karıştırma Zehra, karıştı Nevin, Şimdi bir insanın hayatı söz konusu!
Hayatı mı?
Doktor dedi ki, bakımsız kalırsa yatak yarası olur, ciğeri iflas eder! Omurga ameliyatı bu, Zehra, nezle değil!
Zehra lavaboya yaklaştı, musluğu kapadı. Ellerine baktı. Elli iki yaşında. Bu eller, insanların çerçeveleyip astığı buketleri, çocukken ateşi çıktığında Yusufa iğneyi, Velinin yarasını saran sargıyı, pazardan ağır çantaları taşımayı, elektrik prizlerini tamir etmeyi, hamur yoğurmayı biliyordu. Hep biliyordu. Ama gerçekten isteyerek mi yaptığını, yoksa sadece herkes öyle gördüğü için mi, hiç düşünmemişti.
Ellerini havluyla sildi, döndü.
Düşünürüm, dedi ancak.
Düşünecek zaman yok! Tabureden kalkarken sesi tehditkârlaştı Gülten Hanım. Sen burada çiçeklerinle oyalanırken, o orada yalnız yatıyor! Benim belim kambur, Nevin her gün işte! Burası sana ait değil ki, bu onun da meselesi!
Kimindir peki? dedi Zehra hafifçe.
Cevap veren olmadı.
Cama vuran karanlık, ekim ayı. Sokak lambası, ıslak asfalt, girişteki boş bank… Yazın müşterilerin oturduğu, buketi beklediği, şimdi ıssız. Bu hayat işte, diye düşündü Zehra. Film değil, roman değil. Karşında iki insan, eskisi olmanı istiyorlar, artık asla olamayacağını bildiğin hâlde.
Tamam, dedi. Yarın sabah gelirim. Bir bakarım. Ama söz veremem.
Gülten Hanım derin bir nefes aldı. Nevin, beklenmedik bir şefkatle Zehraya sarıldı, Zehra kollarını germeden, sabırla bekledi ayrılırken.
Onlar gidince Zehra uzun süre kayınvalidesinin oturduğu taburede kaldı. Çiçeklerine baktı. Kovadaki lisianthus, pembe, zarif, tomurcukları küçük mektuplar gibi. Duvardaki sandıklarda krizantem, turuncu lamba gibi fizalis dalları… Bu yeri elleriyle kurdu. Veli çekip gittikten üç ay sonra tuttu burayı. Duvarları kendi zevkine boyadı, dolap kapaklarını yan komşu Nihat Amca bir şişe iyi şarap karşılığı astı. Dalca koydu adını, ilk başta komik geldi ama alıştı. Tedarikçileri buldu, internetten sayfa açtı, çiçek fotoğrafı çekmeyi öğrendi.
Bir yıl. Sadece kendine yaşamayı öğrendi. Bencillik değilmiş, bildiğin normalmiş.
Ve işte geldiler.
Zehra kalktı, çalıştığı masanın ışığını kapadı. Sadece girişteki küçük gece lambasını bıraktı. Çıktı, evine gitti.
Hastane, tipik devlet yapısıydı: uzun koridorlar ve Zehranın asla sevemediği o koku. Çamaşır suyu, kantin yemeği, o tarif edilemeyen şey… Danışmaya sordu, bölümü buldu. Hemşire göz ucuyla baktı.
Yakının mısınız?
Eski eşiyim, dedi Zehra.
Hemşire hafifçe kaşını kaldırdı, ama bir şey söylemeden nasıl gideceğini anlattı.
Veli dört kişilik hücredeydi, ama yalnızdı. Beline kadar örtülü, elleri yorgan üstünde. Zayıflamış. Gözlerinin altı mor. Sehpasında bir bardak çayın dibi, ekranı aşağı dönük telefon.
Onu görünce yüzünde bir ifade değişti. Sevinçten değil. Huzurla, bekleyip gelmiş biri gibi.
Zehra, dedi.
Merhaba, dedi Zehra, getirdiği elmaları, maden suyunu bıraktı. Hastaneye eli boş gidilmezdi, ondan.
Yatak kenarına oturmadı. Pencere kenarındaki sandalyeye oturdu.
Ağrın var mı? dedi.
İdare ederim. Ağrı kesici verdiler. Durdu. Geldin.
Geldim.
Annem aradı. Yanına gitmişler.
Evet.
Tavana baktı Veli. Sonra tekrar Zehraya döndü.
Gelmezsin sanmıştım.
Ben de gelmem sanıyordum.
Sessizlik. Camın ardında sonbahar yağmuru. Kasım, ekime yetişmeye çalışıyor.
Meltem gitti, dedi Veli.
Biliyorum.
Oldu işte, gülümsemeye çalıştı ama eğreti kaldı. Sanki film gibi. Kıymeti hastayken anlıyormuş insanlar. Ama çok geç…
Zehra susuyordu. Ona acımak da istemiyordu, aşağılamak da. On sekiz yıl aynı evi, çocuğu, yazlık kasabayı, parayı kavga edip barışmayı, hayat bu deyip başka türlüsünü bilmeden yaşadıkları adam… İşte şimdi buydu.
Zehra, dedi, sesi değişmişti, yumuşamıştı, alışıldık bir tatlılıkla. Düşündüm burada. Vakit bol. Düşündüm ki, elimdeki her şeyin gerçeği sendin. Ev, aile, hepsi… Meltem… Elini salladı. Anlarsın sen. Özür dilemiyorum, ama sensin en yakınım. Sensin ailem.
Zehra bu cümleleri uzaktan duyuyor gibi hissetti. Yakınım, en değerlim, anladım, pişmanım… Bunlar Zehra tekrar bakım üstlensin diye. Onun için değil, ilişki için değil, hastabakım için…
Boşanma sonrası ilişkiler bazen böyle oluyordu işte. Ne trajik, ne güzel. Sadece biri, başı dara düşüp buluyor seni. Sevdiği için değil, kolay olduğu için.
Veli, dedi Zehra. Yaşaman iyi, sevindim. Ameliyatın iyi geçmiş, sevindim. Ama ben dönmem. Bakım için de, başka hiçbir şey için de. Biz boşandık.
Boşandık ama…
Lütfen bölme.
Şaşırdı. Hep lafını kesmesine alışıktı, şimdi şaşırdı olmalıydı.
Sana iyi bir bakıcı bulacağım, profesyonel. İlk ay parasını ben ödeyeceğim, sen uğraşamazsın. Hepsi bu. Bir de… Çantasından dosya çıkardı. Bulamadı önce, cüzdan, ajanda arasında kaynamıştı. Şu belgeler. Mal paylaşımını hâlâ tamamlamadık. Sen oyaladın, ben de ellemek istemedim. Ama şimdi lütfen imzala.
Veli dosyaya bakıyordu.
Şimdi mi cidden?
Evet. Yarın baskı altında filan dersin, avukatın ruhu yerinde değildi der diye şimdi istiyorum.
Uzun süre baktı. Zehra bakışını kaçırmadı.
Değişmişsin, dedi sonunda Veli.
Evet.
Eskiden yapamazdın.
Belki.
Dosyayı aldı, sayfaları çevirdi. Zehra kalem uzattı.
O anda doktor geldi. Kırklarının ortasında, gri önlük, belgeler koltuğunun altında. Yüzünde yorgun ama nazik bir ifade.
İyi günler, dedi bakışında hafif bir soru vardı ama nezaketliydi. Ben Dr. Faruk.
Zehra, dedi Zehra.
Siz…
Eski eşiyim, dedi yine. Bugün ikinci kez, alışıyordu artık.
Faruk Bey başını salladı, sanki sıradanmış gibi, Veliye döndü.
Veli Bey, gece nasıl geçti?
Fena değil, uyudum.
Güzel. Not aldı. Bugün başını biraz daha yükselteceğiz, bakalım tolere edecek mi. İlerisi için bir şey demek erken ama gidişat fena değil.
Doktor Bey, dedi Zehra. Bir bakıcı arayacağım. Tam olarak ne gerekir, ne özellikte biri olmalı, ekipman vesaire?
Dikkatle baktı doktor.
Siz ilgilenmeyecek misiniz?
Hayır.
Doğru yapıyorsunuz. Hafifçe durdu. Bazen aileler suçluluk ya da görev hissiyle üstleniyor, hastaya huzur lazım. Tecrübeli bakıcı bunu bilir, akraba çoğunlukla bilmez.
Zehra bakakaldı.
Herkese anlatır mısınız?
Soranlara, dedi o da sakin.
Az daha gülümsedi Zehra.
Yazın lütfen, dedi, telefonunu çıkardı.
Dikte etti, Zehra yazdı. Hemşireye sorabilirsin, ajansla anlaşılır dedi, teşekkür etti Zehra.
Bir şey daha, ekledi Zehra dönmeden. Şansı fena değil. Genç, ameliyat iyi. Altı ayda belki yürür. Kesin değil.
Anlıyorum, dedi Zehra.
Asıl Onun anlaması önemli.
Yeniden odaya gitti. Veli dosyayı üzerine koymuş, kalem yanında.
İmzalar mısın? dedi Zehra.
Tavana bakıyordu.
Düşünmek istesem?
Veli…
Tamam, imzalayacağım. Senin dediğin olur zaten. Artık böylesin.
Hep öyleydim, dedi Zehra. Sadece gizlerdim. Niye, bilmem.
İmzaladı. Üç sayfa, gereken yerlerde. Zehra dosyayı kaldırdı.
Bakıcıyı bu hafta bulurum. Nevini arayıp anlatırım. Ücret ajansa benden, sonrası size kalmış.
Zehra, dedi Veli, Zehra çantasını kaparken.
Ne var?
Sağ ol. Geldiğin için.
Uzun baktı Zehra. Ne acayip, ne üzgün. Sadece bir zamanlar hayatının parçası olana bakar gibi.
Geçmiş olsun, dedi.
Çıktı.
Koridorda pencereye yanaştı. Hastane avlusu, yapraksız ağaçlar, yağmurdan ıslanmış banka yaşlı bir adam oturmuş, bir şey görmeden uzaklara bakıyordu. Hava almak için sadece.
Zehra da derin nefes aldı.
Bir şey hafifledi. Hepsi değil, ama mühim olan bir şey. Yıllarca taşınan ağır bir bohça, yere bırakmak gibi. Fırlatmak değil, bırakmak. Ve dikleşmek.
Geçmişi bırakmak nasıl olur, bir günlük tutsa yazardı. Bilmiyorum. Galiba bir anda değil, küçük küçük adımlarla oluyor. Biri şimdi atıldı işte.
İki gün sonra Zehra ajansla iyi bakıcı buldu: elli sekiz yaşında, emekli hemşire Gül, yaşlı ve fizik tedaviden tecrübeli, serinkanlı, düzenli, yanında kalın bir referans dosyası. Yakındaki kafede görüştüler. Gül dinledi, sorular sordu: hastanın mizacı, depresyon eğilimi, ağrı eşiği, gelen akrabalar.
Akrabalardan zarar gelmesi faydadan çok olur, dedi Gül. Suçları değil, ama genelde böyle.
Biliyorum, dedi Zehra.
Şartları konuştular, Zehra parasını yolladı. Nevini aradı, anlattı. Nevin önce karşı çıktı: “Veli yakını istiyor!” diye. Zehra ise kararlı, sakin: Her gün gelmek istersen gel, Gül hanım engel olmaz. Ben gelmeyeceğim. Kendi hayatım var, başkasının şartına göre yaşamak zorunda değilim.
Nevin durdu, sonra sadece bir peki dedi. Ne suçlama, ne ağlama. Belki o da yorulmuştu. Belki Zehranın haklı olduğunu o da seziyordu.
Gülten Hanım bir hafta sonra aradı. Sesi çok farklıydı, atölyedeki gibi sert değil; yaşlı, kısık.
Zehra, Gül Hanım iyi kadın, Veli alışıyor. Sağ ol, ilgilendin.
Rica ederim Gülten Hanım.
Sen arada bir ses et yine, ortalıktan kaybolma.
Cevap vermedi Zehra, sadece nazikçe veda etti. Çünkü hemen hemen hep olduğu gibi atölyedeydi. Şimdi sorsalar geçmişi bırakmak nasıl olur? diye, cevabı kolay: Sadece yaşamaya devam et. Kahramanlık, numara gerekmez. Sabah uyan, işine git, bildiğini ve sevdiğini yap. Toksik akrabalar ve eski eşler yaşamdan bütünüyle çıkmaz, sadece ana merkez olmayı bırakır.
O yıl kış erken bastırdı. Kasımda kar yağdı ve Zehra, kış meğer hoşuma gidiyormuş diye yakaladı kendini. Önceden öylesine yaşıyordu onu; sevilip sevilmediği hiç düşünülmemişti. Çünkü yanında Veli vardı, onun soğuklardan şikâyesi, artriti, belirli saate sıcak çay istemesi… Şimdi, sadece pencereyi açıp kara bakıyor, güzel diye düşünüyordu.
Aralıkta siparişler arttı: şirket buketleri, yılbaşı aranjmanları. Zehra kendine yardım edecek birini aldı: Elif adında, 23 yaşında, açık öğretim öğrencisi, neşeli, aceleci ama öğrenmeye açık bir genç. Çok iyi çalıştılar. Zehra ona çiçeğin satılandan öte bir malzeme olduğunu, sanatçı gibi görmeyi öğretti. Elif yaratıcı fikirler sunuyordu, Zehra bazen şaşıyordu.
Nereden buluyorsun bunu? diye sordu bir gün.
Gelen kişiye bakıyorum, dedi Elif. Hangi çiçek ona, ya da hediye edeceğine benzer diye düşünüyorum.
Güzel yöntem, dedi Zehra.
Siz bana öğrettiniz. Canlı olmalı dediniz.
Zehra hatırlamıyordu ama muhtemelen öyle diyordu. Çünkü öyle düşünürdü.
Ocak, şubat… Hayat aktı. Zehra çiçek kursuna yazıldı; Elif size kurs gerek mi? deyince herkesin öğreneceği her zaman bir şey vardır, dedi. Önceki hayatında çoğu şeyi ya mecbur olduğu için, ya biri istediği için yapıyordu; şimdi ilk kez sadece ilgisi olduğu için yaptığını fark etti.
Kendine yaşamak dışarıdan kulağa bencil gibi gelse de aslında şu demekti: bir çiçek kursu kaydı, kimsenin mızmızlanmadığı bir kitap akşamı, eski yapılara bakmak için şehir turu… Kimse ortak olmamış olabilir, yine de yaparsın.
Şubatta Nevin aradı. Veli yavaş yavaş iyileşiyordu. Koltuk değneğiyle kalktı. Gül Hanım bakımı sakin, düzenli götürüyordu. Zehra sevindim derken, ilk defa ne suçluluk, ne burukluk hissetti. Sadece: iyi ki iyileşiyor… Bu kadar.
Mart geldi, ilkbahar buketleri siparişleri başladı. Lale, sümbül… Zehra bu geçişi severdi, pamuk ve okaliptüsten sonra birden parlak, sabırsız, hayat dolu siparişler…
Ve işte martta geldi.
Çiçek siparişi hazırlıyordu, beyaz-sarı nergis ve papatyadan oluşan sade buketi kutuya yerleştiriyordu. Kapı açıldı, bir adam girdi. Başı meşgul olduğu için hemen bakmadı.
İyi günler, dedi Zehra.
İyi günler, dedi adam.
Sesinden tanıdı önce. Sakin, hafif yorgun, güvenli…
Dr. Faruk kapıda durmuş, atölyeyi inceliyordu. Artık önlüğü yoktu; koyu kaban, ince atkı, elinde hasta dosyası değil, sadece kendisi.
Siz, dedi Zehra.
Ben, dedi Faruk.
Kısa bir sessizlik. Elif o anda arka odaya, paket kâğıdı almaya gitmişti, yalnızlardı.
Veli Bey 10 gün önce taburcu, evde aynı bakıcıyla… dedi Dr. Faruk. Süreç iyi gidiyor.
Biliyorum, Nevin haber verdi.
Güzel. Hafif durdu, sonra gülümsedi, samimi, sıcak. Aslında bilerek geldim. İsmi ezberimdeydi, Dalca. İnternetten buldum.
Zehra şeridi bıraktı.
Çiçek mi almak istiyorsunuz?
Evet, ama sadece o değil.
Sessizlik. Sümbül ve toprak kokusu.
Hangi çiçek istiyorsunuz? dedi Zehra.
Çiçek standına baktı, anemonların önünde durdu, beyaz, mor ve bordo, siyah ortalı…
Bunlar olsun. Üç mü, beş mi daha iyi?
Tek sayılı; üç ya da beş. Kime?
Henüz bilmiyorum. Belki siz karar verin.
Zehra üç seçti, iki koyu bordoyla tamamladı.
Beş iyidir, birlikte güzel dururlar.
Sarmaya başladı. Elleri alışık hareketlerdeydi, kraft kâğıt, nemli alt uç, kurdele…
Zehra Hanım, dedi Dr. Faruk.
Evet?
Doğrudan konuşmam sakıncası var mı? Lafı dolandırmayı bilmem.
Buyurun, doğrudan konuşun, dedi Zehra, gözünü buketten kaldırmadan.
Sizi tanımak isterim. Artık iş değil, hastane değil, sade bir akşam. Cafe, seviyorsanız tiyatro, ya da sadece yürüyüş… Garip olabilir. Ama düşündüm ki, yetişkin insanlar isterse açıkça söyler, sadece çiçek almaya geldiğini rol yapmaz.
Zehra başını kaldırdı.
Sakin, baskısız bakıyordu ona. Önemli bir şey söylerken seçim özgürlüğü bırakan bakış…
Bunu ne zamandır düşünüyorsunuz? dedi Zehra.
Üç ay, sanırım. O koridorda, bakıcı notlarını yazdırırken.
O günü hatırladı Zehra. Boş hastane koridoru, kış dalları…
O zaman hâlâ evliydim… Kâğıt üstünde.
Biliyorum. O yüzden bekledim.
Cama vuran mart. Kar neredeyse kalkmış, yol kenarında çamur. Bankta serçeler kavgada. Sarı lamba yanıyor, ama artık gerek yok.
Bilmiyorum, dedi Zehra.
Neyi bilmiyorsunuz?
Nasıl olur, bilmiyorum. On sekiz yıl evlilik, bir yıl tek başıma yeni alıştım. Şimdi nasıl olur, bilmiyorum.
Ben de bilmiyorum, dedi Faruk. Altı yıl önce boşandım. On yedi yaşında kızım var, annesiyle yaşıyor, anlaşıyoruz. Başta sadece iş, iş… Sonra düşünmeye alıştım. Belki düşündükten sonra sadece düşünmemek gerek dedim.
Elif arka odadan paket kağıdıyla döndü, müşteriyi görünce gülümsedi.
Zehra Hanım, yardım gerekir mi?
Gerek yok Elif, ben yaparım.
Elif hemen yine içeri gitti; kağıdı koymadı bile.
Hazır buketi Faruk Beye uzattı. O aldı.
Ne kadar?
Durun, dedi Zehra.
Faruk durdu.
Zehra, anemonlara baktı. Bordo renkli, kadife yapraklı. Hep severdi anemonu, haşhaşa benzer ama daha zarif, sessiz bir çiçek Hayatını hep çiçeklerle yeniden kurdu. Acıdan buraya sığındı, yerleşti, kendi gerçeğini buldu. Şimdi biri girmek istiyor zorla, mecburiyetle, baskıyla değil sadece sadece girmek. Net konuşup beklemek…
Tamam, dedi Zehra.
Kaşlarını kaldırdı.
Tiyatroya gidelim. Uzun zamandır gitmedim.
Dr. Faruk gerçekten gülümsedi.
Çok sevinirim.
Ama bugün olmaz. Kapanışa üç siparişim var.
Elbette. Cuma ya da cumartesi?
Cumartesi, dedi Zehra.
Çiçeklerin ücretini söyledi. Faruk ödedi, para üstünü aldı, acele etmedi.
Bir soru sorabilir miyim? dedi.
Buyurun.
Ne zamandır çiçek işiyle ilgileniyorsunuz?
Atölye bir yılı yeni geçti. Çiçekse hep vardı. Önce hobi, şimdi işim.
Hobinin işe dönmesi çok güzel.
Evet, güzel.
Başını salladı, buketi aldı, kapıya yöneldi, çıkarken döndü.
Cumartesi görüşürüz, Zehra Hanım.
Görüşürüz, Faruk Bey.
Faruk…
Görüşürüz, Faruk.
Kapı kapandı. Zehra, onun serçelerin yanından yürüyüşünü seyretti. Ceketi, atkısı, elinde anemonlar Arkasına bakmadı.
Elif hemen doldu odaya.
Zehra Hanım, o kimdi? sordu, ilgilenmemiş gibi yapmaya çalışsa da başaramadı.
Müşteri, dedi Zehra.
On beş dakika konuşan müşteri?
Elif.
Evet?
Git, o krizantemleri Ayşe Hanım için hazırla, dörtte alacak.
Elif mutlu görünüp çıktı. Zehra tekrar işe döndü. Elleri tanıdık, sevilen işini yaptı. Kraft kâğıt hışırdadı. Su kovaya damladı. Sümbül kokusu iş yerini sardı.
Cumartesi… Dört gün sonrası. Siparişler, teslimatlar, Elifin soruları, fiyat teklifi veren tedarikçinin telefonları. Diğer tüm günler gibi sıradan, sakin günler.
Zehra, cumartesiyi özellikle düşünmedi. İşini yaptı. Kimi zaman kimse yokken, sadece çiçekler kovalarında beklerken, hafif hafif o konuşmayı hatırladı. Sesini, anemonları, cumartesiye kadar Faruk sözünü.
Yetişkin insanlar açık konuşabilir demişti Faruk. Belki gerçekten öyleymiş.
Cumartesi ne olacağını bilmiyordu. Hoşuna gidecek mi, konuşmak kolay olacak mı, tekrar görüşmek isteyecek mi Hiçbirini bilmiyordu; artık bir tek şeyi biliyordu: Artık kararı o veriyordu. Kaynana değil, Veli değil, suçluluk ya da yalnız kalma korkusu değil. O.
Bu yeni bir histi. Romanlardaki gibi baş döndürücü değil, ama güçlü. Kar gibi uzun yürüyünce nihayet asfaltı bulmak gibi.
Cuma akşamı atölye kapanıp Elif gittikten sonra, siparişten artan bir kaç anemonu bir bardağa koydu Zehra. Pencere kenarında kendisine, satmak için değil, sadece ev için bırakmıştı.
Baktı onlara.
Birlikte iyi dururlar, demişti beş taneye. Doğruydu.
Işığı kapatıp çıktı. Yarın cumartesi.
Cumartesi sabahı, gri bir gökyüzü ve kahve kokusuyla başladı. Altı ay önce kendine aldığı kahve makinesiyle ki, Velinin asla onaylamayacağı bir lükstü bu. Ne gerek var? kelimesi evliliğin yabani otuydu; artık açmak, sevmek, istemek, yapmak vardı.
Pencere kenarında kahvesiyle sokağı izledi. Islak çatılar, karşıda bir güvercin, su birikintisini geçen bir araba.
Masada telefonu vardı. Gelen bir mesaj, bir saat önce yazılmıştı: Günaydın. Tiyatro yedide başlıyor. Öncesinde bir şeyler yiyelim mi? Uygunsa tabii. Faruk.
Tekrar okudu. Günaydındaki harf eksiği, Zehrayı gülümsetti.
Cevap yazdı: Olur, altıda buluşalım.
Gönderdi. Telefonu masaya bıraktı.
Kahvesini bitirdi.
Dışarıda mart, şehir yine kendi halinde… Herkesin dönerken fark edilmeyen bir değişimi, minik bir kararı oluyor. Şehir bunları hiç fark etmiyor. Hayat devam ediyor.
Telefon ışığı yandı: Tamamdır.
Kalktı, bardağını yıkadı. Önlüğünü giydi, çünkü akşama kadar sekiz saat vardı ve atölye kendini açmazdı. Anahtarları aldı.
Kapıdan çıkarken arkasına baktı: Ferah, küçük daire, pencere kenarında evine özel birkaç anemon. Kendi evi. Kendi kahve makinesi. Kendi cumartesi günü. Kendi anemonu.
Çıktı.
Kapı, geride usulca ve nihai olarak kapandı.
Kafede Faruk onu tam yirmi dakika kala bekliyordu. Girişin biraz yanında, telefonda gözü görünüyordu, Zehrayı görür görmez telefonu indirdi. Koyu kaban, aynı atkı, bu kez elinde çiçek yoktu.
İyi akşamlar, dedi.
İyi akşamlar, dedi Zehra.
Göz göze baktılar. İki yetişkin insan, mart yağmurunda, kendileri için burada. Sadece çünkü istediler.
Buyurun, dedi Faruk. Geçelim mi?
Geçelim, dedi Zehra.
İçeri girdiler.
***
Hayatta kimi yükleri taşırız, çünkü alışmışızdır, mecburuz sanırız. Ama bazen, hayat küçücük bir kapı açar: yeni bir başlangıç, sadece istemekle ilgili bir fırsat… Zehra, geçmişin ağırlığını yavaşça yere koydu. Esas cesaret, bazen başkasını düşünmeliyim yerine, artık kendimi de diyebilmektir. Çünkü insan ancak kendi için yaşadığında başkalarına da huzur, sıcaklık verir. Hayat devam eder; önemli olan o hayatın merkezine kimi koyacağına dair kararın artık senin olmasıdır.




