Rastgele Gelen Bildirim
Telefonum her zamanki gibi, ekranı aşağı dönük şekilde komodinin üstünde duruyordu. Elimi uzatıp su bardağını almak istedim, elim telefona çarptı, ekranı birden parladı. Tıpkı karanlıkta kalması gereken bir şeyin aniden aydınlığa çıkmasına benziyordu bu.
Bir satır gördüm. Sadece bir satır, bir mesaj bildirimi.
Ben de çok özledim. Bugün çok güzeldi. Senin İdilin.
Ne olduğunu o an hemen anlayamadım. Sanki başka bir dilde yazılmış gibi, birkaç saniye baktım ekrana, kelimeleri çözmeye çalıştım. Sonra yanımdaki eşime bakıp, derin derin uyuyan adamı izledim. Gökhan, bir yanında uzanmış, sırtı bana dönük, nefesleri sakin ve tertemiz, masum bir insan gibi yatıyordu.
Senin İdilin.
İdil. İdil Yüce. Eski arkadaşım. Üç ay önce çocuğumuzun odasına duvar kağıdı seçmemize yardım eden, defalarca bu mutfakta çay içen kız. Geçen hafta bana arayıp dert yanan, Artık düzgün bir erkek bulamıyorum, hepsi aynı, yalnızlıktan sıkıldım diyen kız.
Su bardağını sessizce aldım. Bir yudum içtim, yerine koydum. Yavaşça kalktım. Zeminde bir gıcırtı bile çıkmadı. Koridora geçtim, yatak odasının kapısını usulca kapattım. Mutfakta sadece ocak üstündeki küçük ışığı açtım, ne fazla aydınlık ne de karanlık; gözüm çekiyordu ama bunun aslında ışıktan olmadığını biliyordum.
Masaya oturdum, bomboş tezgaha baktım uzun uzun.
Dışarıda sıradan bir gece, sonbahar. Karşı apartmanın camlarında boğuk ışıklar. Dünden kalan sulu kettle ocağın üstünde. Açmadım, su ısıtmadım. Öylece oturdum.
Bugün çok güzeldi.
Hangi bugün? Gökhan çarşamba akşamı eve sekize çeyrek kala geldi, müşteriyle işleri uzamış, restoranda yemişler, Çok yorgunum, uyuyacağım dedi. Ona yemek ısıttım, neredeyse yemeden bıraktı. Sonra biraz televizyon izledi, koltukta uyuyakaldı, ben üzerini örttüm. Ellerimle.
Masadaki kenara ellerimi dayadım, sıktım.
Doruk arka odada uyuyordu. Sekiz yaşında, derin uyur, bazen uykuda komik komik konuşur, arabalar ya da okuldan bir şeyler söyler. Sabah onu saat dokuzda antrenmana götürmem gerekiyordu. Ekmeğim kalmamıştı, almam lazımdı. Annemi de aramam, dört gündür konuşmamıştık; kesin bana kırılmıştır.
Hayatım, alışıldık şekilde, gündelik ayrıntıların içinde sürüyordu. Ama anlaşılan, görünmeyen başka bir hayat daha varmış bütün bu zaman boyunca. Başka sohbetler, başka yemekler, başka seninler…
Kalkıp pencereye gittim. Pencere önünde komşumun getirdiği, sevmediğim ama inatla her daim suladığım sardunya duruyordu. Canlıydı, biraz tozlu, biraz inatçı.
Nedense uzun uzun sardunyayı düşündüm. Sonra masaya döndüm.
Bir karar vermem gerekiyordu. Belki de hemen karar vermemeliydim. Doğrusunun ne olduğunu kestiremiyordum. İçimde bir sessizlik vardı, fırtına öncesi sessizliği gibi. Ne bir hıçkırık, ne bir bağırış. Sadece keskin bir sessizlik.
Saat dörde kadar mutfakta oturdum, hiçbir şey yapmadan. Sadece karşı apartmanın ışıklarının bir bir sönmesini izledim. Sonra dayanamayıp kettleı açtım. Bir çay yaptım, ama içmeden bıraktım. Fincanı yıkadım, odaya döndüm. Yatağa uzandım, Gökhandan uzak, tavana bakan gözlerle.
Gökhan uykudaydı.
Onun nefesini dinlerken düşündüm: Daha dün gecenin sesi gibi sıradan bir tınıydı bu soluk alışverişi. Tıpkı buzdolabı ya da dışarıdaki arabaların sesi gibi. Ama artık her nefes alışında, o adamı yıllar sonra ilk defa gerçekten duyuyormuşum gibi dayanılmaz bir his vardı.
Sabah ondan önce kalktım. Doruku uyandırdım, kahvaltıya kakaolu sütlü yulaf hazırladım, istemedi, onun yerine sucuklu ekmek isteyip huysuzluk etti. Sucuklu ekmek yaptım. Bağcıklarını ben bağladım; hâlâ hızlıca beceremiyor, zaten vaktimiz azdı. Elimden tuttum, çıktık evden.
Dışarda serin ve ıslak yaprak kokusu vardı. Doruk yanımda, matematik dersindeki haksız öğretmenini, Ben doğru yaptım o ise yanlış olduğumu söyledi deyip anlatıyordu. Ben dinliyormuş gibi başımı sallıyor, olması gerektiği yerlerde cevap veriyordum. Yıllardır alışkanlık olmuştu.
Antrenmana zamanında yetiştik. Doruku hocasına teslim ettim, kapıda bir dakika izledim, grup arkadaşlarına koşuyor, gülüp eğleniyor. Sonra dışarı çıktım.
Girişteki bankta oturup telefonumu çıkardım. İdil Y. kaydını buldum rehberde. Sadece ekrana bakmak yetti. Geri koydum.
Şimdi değil.
Henüz değil.
İlk günlerde sıkça düşündüm: Ne kadar önce başlamıştı? Son aylarda yaşadıklarımızı kafamda eski fotoğraflar gibi tek tek gözden geçirdim, yeni anlaman için bazen bakmak gerekir ya. Mayıs ayında İdilin doğum gününde çekildiğimiz bir kare mesela; Gökhan onun şakasına gülüyor, ben de şükrediyorum, Ne güzel, kocam arkadaşımı seviyor, herkesin başına gelmez. Geçen hafta perde seçmek için gelmişti mesela, ben Doruku yatırırken onlar mutfakta uzun uzun konuşmuşlardı. Ne konuşuyordunuz? dedim sonra. İşten, o tasarımcı ya, ofis hakkında sordum dedi Gökhan. Ben de Tabii, dedim.
Tabii.
Ağlamadım. Buna en çok ben şaşırıyordum. Gözyaşı bekliyordum, gelmedi. Sadece boğazımda bir kuruluk, içimde göğsümün altında soğuk ve katı bir ağırlık. Yiyorum, uyuyorum, yemek yapıyorum, konuşuyorum, arayanlara cevap veriyorum. Gökhan bir şey anlamıyordu. Ne fazlası, ne eksiği. Giderken yanağıma öpücük konduruyordu, ben yanağımı uzatıyordum.
Dördüncü gün İdil aradı.
Telefon cebimde titreşti, ekranda ismi görünce yine boğazım düğümlendi. Sonra aklımı toparlayıp açtım, en olağan sesimle:
Selam İdil.
Derya, ya neredesin, kayboldun resmen! Pazartesi mesaj attım, dönmedin.
Sesi her zamanki o tatlı mahcubiyetiyle sıcacıktı. O yüzden daha da zor geliyordu bana.
Kusura bakma, çok yoğundum. Doruk biraz hastaydı, yalan söyledim. Ve ne tuhaf, bunu söylerken hiç zorlanmadım.
Ayy, ne oldu? Ateşi çıktı mı?
Yok yok, hafif soğuktu sadece, şimdi iyi.
Korkuttun. Cumartesi işiniz var mıydı acaba, birlikte dışarı çıkar mıyız diyecektim, uzun zamandır buluşamıyoruz.
Duvara bakıyordum. Bizim denizde çekildiğimiz bir fotoğraf asılıydı; altı yıl geçmiş, Doruk yok, rüzgârda savrulan saçlarımız ve ikimizin kahkahası… Güzel bir kareydi.
Cumartesi zor gibi, dedim. Haftasonuna doğru haber veririm sana olur mu?
Tabii tabii! Sesin bir tuhaf geldi…
Yorgunum. Her şey normal.
Kesin mi Derya? İhtiyacın olursa ara sakın unutma.
Biliyorum İdil, sağ ol. Görüşürüz.
Kapatınca kalkıp fotoğrafı duvardan indirdim, komodin çekmecesine koydum, kapadım.
O gece sonunda ağladım. Sessizce banyoda, suyu açıp, kimse duymasın diye. Uzun uzun, çirkin ağlayışlar, gözlerim şişene dek. Kadınlığımı, Deryanın iyi niyetini, yıllar süren güvenimi; olup bitenin ağırlığını ağladım. Çocuğumun, Dorukun, yalanlarla dolu bir ailede büyümesine, babasının ona gerçeği gizlemesine… Asıl ona ağladım.
Sonra soğuk suyla yüzümü yıkadım. Aynaya baktım. Otuz sekiz yaş, ne genç ne de yaşlı. Kan çanağı gözlerle sıradan bir kadın. Yarın işe enerjik gitmem gerektiğini düşündüm.
Bir de şunu hissettim; bırakmayacağım bu konuyu. Bırakırlarsa sanki her şey aynı şekilde devam edecek, bu ikili hayat, benim ve Dorukun usedilmesi… Olamaz.
Yatağa döndüm. Gökhan uyuyordu. Yanına uzandım.
Düşünmeliydim.
İki hafta boyunca iki ayrı katmanda yaşadım. Dışardan bakınca hiçbir şey değişmemişti. Akşam yemeği, iş, çocuğun sporu, birkaç kahkaha. Hatta bazen öyle anlar oluyordu ki, unutup da sadece yaşıyordum, bir anlığına onu unuttuğumda kendime kızıyordum. Demek ki hâlâ birlikte yaşamaya alışkınım, her şey yolundaymış gibi…
Ama içimde sürekli düşünce… Dedektif tutmadım, sadece gözlemledim. Gökhanın telefonu alıp başka odaya gitmesi, ekrana bakarken kaçamak gülümsemesi, göz göze gelince hemen telefonu kapatması… Çarşamba yine geç kalmıştı, yine müşteriyle. Yemeği yine nerdeyse yemedi.
Bir gün o duştayken telefonunu aldım. Şifresi Dorukun doğum yılı, asla değiştirmezdi. Mesajlara girdim. İdille konuşmalarına baktım.
Hızlıca göz gezdirdim, her detaya bakmadım, anlamam yetti. Temmuzdan beri… Çocuk odasının boyası, Doruk ikinci sınıfa başlarken, annemin doğum gününde Gökhanın işim var deyip gelmediği günler…
Telefonu bırakıp mutfağa çıktım. Ocağı açtım, soğan doğrarken adeta küp küp, simetrik.
Gökhan duştan çıktı, havlusuyla, kapıya başını uzattı.
Çorba var galiba. Acıktım iyi oldu.
Yarım saate hazır olur, dedim.
Sesim sakindi. Soğanlar düzgünce doğranıyordu. Her şey düzgündü.
O gece karar verdim, yemek daveti verecektim.
Hemen değil, erteleyerek. Öyle intikam için değil. Gözlerinin içine bakıp, evime davet edip, sakince konuşmak… Bağırmadan, çıldırmadan… Eskiden beri biliyorum, bağırınca hep ben zararlı çıkarım; onlar ise Derya dengesini bozdu deyip geçerler.
Cuma akşamı İdili aradım.
İdil, cumartesiyi konuşmak için aradım. Müsaitsen gelsene bize. Güzel bir şeyler yaparım, Gökhan da olacak, düzgün bir akşam geçiririz.
Kısa bir duraksama, neredeyse belli belirsiz.
Harika! Saat kaçta geleyim?
Yedide. Bir şey getirme, her şeyi ben hallederim.
Kapadım. Gökhana odaya girdim, televizyon izliyordu:
Cumartesi İdili çağırdım. Güzel bir yemek yesek diyorum.
Gözlerinde bir anlık bir şey parladı.
Tamam, iyi olur, dedi.
Biliyordum, hemen yazışacaklardı, uzlaştılar. Ne önemi var, Doruk zaten cumartesi akşamı annemde kalacaktı, önceden ayarlamıştım. Sessiz bir akşam olacaktı.
Ne yapacağımı haftalarca düşündüm. Yemek çok önemliydi. Ellerin meşgul olması gerekiyordu. Fırında tavuk, patates, rozmarin, salata ve İdil’in en sevdiği elmalı tart yapacaktım. Masayı özenle hazırladım.
Cumartesi Doruku anneme bıraktım. Annem gene sordu; Neden bu kadar yorgunsun, bir şey mi var? Biraz uykusuzum diyerek geçiştirdim. Doruk hemen çizgi filme daldı, ben eve döndüm.
Ev sessizdi. Gökhan sabah markete diye çıktı, üçte döndü, elinde güzel bir şarap vardı.
Yemeğe diye aldım, rahatsız olmazsın umarım?
İyi etmişsin dedim.
Biraz gergindi. Telefondan gözünü kaldırmadan iki kez dolandı ortalıkta. Sonra oturup, gazete sayfalarına baktı, halbuki hiç sevmezdi.
Yemeği pişirirken, evi rozmarin ve sarımsak kokusu sardı. Camı açtım, biraz serinlik girdi. Dışarıda gerçek bir sonbahar vardı.
Saat altıda masa hazırdı. Üç tabak, üç kadeh. Mum yakmadım; fazla olurdu. Sade ve şık bir masa, taze çiçekler.
Yedi olduğunda kapı çaldı.
İdil lacivert yeni kabanıyla, güzelce süslenmiş saçlarıyla geldi. Kutuda çikolata getirmişti, ben bir şey getirme demiştim halbuki.
Derya, senin evinde her şey çok güzel, nefis kokuyor dedi kapıdan girerken.
İçeri aldı. Bunları derken, eski arkadaşım olması hasebiyle bir tuhaf, buruk bir sevinç hissettim, gerçek ama eğri bir biçimde.
Gökhan odaya çıktı, İdille tokalaşıp öpüştüler, sanki hep öyleymiş gibi sakindiler.
Masaya oturduk.
İlk yarım saat boş sohbetler. İdil yeni işinden, ismi lazım değil bir ofisin garip müşterilerinden bahsetti, altın kulp istediler diye. Gökhan güldü, kendi müşteri hikâyelerine geçti. Ben yedim, dinledim, bazen lafa girdim. Herkese şarap doldurdum.
Dışarıda iyice gece olmuştu. Sofra lambasını yaktım. Hem sıcak, hem de garip biçimde acımasız bir samimiyet vardı.
İkinci kadehlerin sonu, sohbette kısa bir boşluk oldu. İdil biraz daha salata aldı. Ben açık, sakin bir sesle konuşmaya başladım:
Size bir şey söyleyeceğim. İkiniz de dinler misiniz?
İkisi de bana döndü. İdil çatalı elinde, Gökhan kadehle.
Sizi biliyorum. Temmuz’dan beri. Mesajlarınızı okudum, Gökhan. Öğrenmem gereken her şeyi öğrendim.
Tüm evde sadece mutfak saatinin sesi kaldı.
İlk Gökhan konuştu, sesi garip, sıkışık bir hâlde:
Derya…
Lütfen sözümü kesme, dedim. Burada bağırmak için toplanmadık. İkinize de söylemem gerekiyordu çünkü siz ikiniz birlikte bu evde buluştunuz. Bildiğimi bilesiniz, bu bir.
İdile döndüm. Gözlerini yerden kaldırmadı, yanakları kızardı, parmakları çatala sımsıkı tutundu.
Yıllardır evime gelen sensin, İdil. Ben doğum yaparken kapıda bekledin, geceleri beraber ağladık, yeri geldiğinde güldük. Bunları sana utan diye değil, hatırla diye söylüyorum. Ben hiçbir şeyi unutmadım.
İdil gözlerini araladı, ıslak ve acizdi.
Derya, özür…
Şimdi değil, dedim. Sustum.
Gökhana baktım.
On iki yıl evliyiz Gökhan. Hataları, yanlışları şimdi masaya yatırmayacağım. Bugün sadece bir masa başında oturmak ve bildiğimi söylemek istedim. Çünkü siz anlamıyor sandınız. Halbuki biliyorum. Bu bir farktır.
Gökhan bardak elinde, dikkatlice bıraktı.
Derya, düşündüğünden karmaşık… Yalnızca baş başa…
Evet, konuşmamız gerek. Ama bugün değil.
Kalktım. Kadehimi bitirip bıraktım.
Bu akşam yemeği yiyin. Tavuk gayet güzel oldu. Sonra isterseniz ikiniz de çıkabilirsiniz. Doruk annemde, orada kalacak. Benim de işlerim var.
Kimse kımıldamadı.
Gökhanın yüzünde beklenmedik bir şaşkınlık vardı. Ağlamamı, feryadı bekliyordu galiba, bu sessizlikte ise ne yapacağını bilemiyordu.
İdil hemen boğuk bir sesle:
Beni affet Derya.
On beş yıllık tanıdık yüz, gözaltı rimeli akmış, o parfümü zamanında bana danışıp almıştı.
Bilmem, İdil, dedim. Belki bir gün. Ama şimdi değil.
Odayı terk ettim. Yatak odama gidip kapıyı kapattım. Yatakta oturup, mutfaktaki sandalye gıcırtılarını duydum. Sonra bir, sonra bir daha kapı kapanışı işittim.
Sessizlik.
Temizlenen masanın, kurumuş sabun kokan ellerimin arasında. Bütün on iki yıl, dostluk, aşk… Geriye temiz masa ve yemek kokusu.
Annemi aradım.
Anne, Doruk pazar akşamı da sende kalsın olur mu?
Olur, uyudu bile. Bir şey mi oldu Derya?
Oldu, ama sonra anlatırım. Şimdi değil.
Gel sen de, yalnız bırakma kendini.
Hayır anne. Evde kalacağım. İhtiyacım var.
Israr etmedi. Hiç bozmazdı benim halimi.
Yemek yedin mi bari?
Yedim anne, yemek güzeldi. Tavuk güzel oldu.
Güzel işte, dedi annem. Bu güzel işte lafı tüm gece ağlatmadığından daha çok içimi dağladı.
Ağladım. Bu sefer saklamadan, banyoda değil, mutfağın ortasında. Ağladım, ağladım. Sonra sustum. Mendille burnumu sildim, lavaboda soğuk suyla tekrar ovaladım yüzümü.
Dışarıda İstanbul gecesi, kasım ayı, sıradan bir cumartesi. Kim bilir, Gökhanla İdil apar topar sokakta buluşmuş, bir arabada konuşuyordur. Artık ne konuştular, bilmek bile istemiyordum.
Geleceği düşünmedim. Bugün, sadece bugün yetiyordu bana. Akşamı bitirdim, feryat yok, taşkınlık yok. Dile getirmek istediklerimi söyledim.
Gökhan gece birde döndü.
Uyumamıştım. Onun ayak seslerini, kapının yavaşça açılışını, mutfaktan su içişini duydum. Sonra, yatak odası kapısında beklediğini hissettim.
Sessizce kapıyı açtı.
Uyuyamıyorsun, dedi.
Evet.
Yatağa kendi tarafına oturup sustu.
Derya, nasıl başlayacağımı bilmiyorum.
O zaman şimdi başlama, dedim. Yat, sabaha konuşuruz.
Konuşmak istemiyor musun…
Gökhan. Şimdi gece. Çok yoruldum. Yarın.
Yattı. İkimiz de birbirimize dokunmadan, ayrı insanlar gibi, bir rastlantı ya da alışkanlıkla aynı yatağa konmuş… Herkes kendiyle baş başa yatıyordu.
Sabah erkenden kalktım. Gökhan uyurken, bir küçük çantaya birkaç eşya koydum. Tam gitmek değil, sadece birkaç gün ayrı kalmak için: kimlik, banka kartı, çocukluk albümüme ait bir fotoğraf.
Çantayı kapının yanına koydum.
Kahve yaptım. Gökhan salona geldiğinde çantayı gördü.
Gidiyorsun?
Anneme, Dorukla biraz kalacağım. Konuşmamız gerekiyor ama önce biraz ayrı kalmak zorundayım.
O çantaya, sonra bana baktı.
Derya, açıklamak isterim.
Dinliyorum.
Planlamadım. Nasıl böyle oldu, bilmiyorum…
Kimse planlamaz Gökhan. Hayat böyle işlemez.
Boşanmak mı istiyorsun?
Bu kelime aramıza taş gibi düştü.
Emin değilim. Zaman lazım. Ama şu an burada kalıp hiçbir şey olmamış gibi davranamam. Anlıyor musun?
Ağır bir başını salladı. Gerçeği anlamıştı ama anlamak kolaylaştırmaz.
Doruk…
Doruk iyi. Hep iyi olacak. Bu ikimizin arasında. Bunu sağlayacağım.
Kahvemi bitirip fincanı koydum. Çantamı aldım.
Sana haber verir, konuşuruz.
Çıktım.
Merdivenlerde eski apartman kokusu, sabunlu bir kahvaltı esintisi vardı. Adım başı, adeta ilk kez sayarmış gibi basamakları saydım. On iki kat. Altıncı katta oturuyordum ama sanki yeniymiş gibi sayıyordum.
Sokağa çıktım.
Hava serin, ıslak, asfalt yaprak dolu; apartman görevlisi, turuncu yeleğiyle kenarlarda yaprakları yığmıştı. Gri bulutlar, kasımın en kasvetli günü. Fakat basamakların başında nefes alınca hafifledim. Sadece nefes. Sadece ayakta durmak, saklanmamak.
Doruku düşündüm. Şu anda uyanınca bahsettiği gibi, annemin ona krep yapmasını isteyecek, mutlu olacak. O bunlardan habersizdi ve olması da gerekiyordu. Sekiz yaşında bir çocuk için hayat; krep, antrenman ve bazen haksız bir öğretmenle sınırlı olsun. Gerisiyle sonra baş ederiz.
Ne olacağını bilmiyordum. Boşanır mıyız, bir arada mı kalırız, düzeltmek mümkün mü? Bilmiyordum. En zor olanı ise İdili affetmek. Kocayı affetmek, evlenmek, ayrılmak, aldatmak… Bunlar insanlık hâli, acı olsa da anlaşılır. Ama can dostu… O zaman başka bir zamana ihtiyacım olacaktı.
Şimdi ise elimde çanta, gri bir sabah, iki sokak ilerde krep bekleyen oğlum… İndim, yürümeye başladım.
Sadece yürüdüm.
Annem sorusuz kapıyı açtı. Çantamı ve yüzümdeki yorgun ifadeyi görünce anladı. Sadece:
Git yüzünü yıka, çay demlerim, dedi.
Doruk çoraplarıyla koşarak odadan çıktı, saçları dağınık.
Anne! Niye geldin, dün gelmeyeceğim demiştin?
Özledim, dedim ve sıkıca sarıldım, başını kokladım. Çocuk şampuanı ve uyku kokuyordu.
Gıdıklıyorsun, dedi ve çizgi filmini izlemeye döndü.
Arkasından baka kaldım.
Sonra mutfağa geçtim, annem bardak sesleriyle uğraşıyordu. Küçücük mutfak, çiçekli eski perdeler, dolapta Dorukun çocukken yaptığı yamuk magnet… Birden, yeninden bir ağlama isteği.
Ama ağlamadım.
Annemi karşımda buldum, çayımı getirdi, oturup karşıma geçti.
Anlatır mısın?
Anlatırım. Şimdi değil.
Gökhan mı?
Evet.
Başını salladı, başka bir şey sormadı. Sadece birlikte çay içtik. Koridordan çizgi film kahkahası ve Dorukun gülüşü geliyordu.
Anne, biraz sende kalmam lazım.
Ne kadar istersen. Odan hâlâ senin.
Hepsi buydu işte.
Sonra zaman başladı. Geçici değildi, yeni de değildi. Sadece gün gün yaşanması gereken bir süreç.
Gökhanla konuştuk. Defalarca. Kavgaya dönüştürmedim, kendime verdiğim sözü tuttum. O da bazen nereye düştüğünü anlamadığını, çıkamadığını, Doruku düşündüğünü söyledi. Ben dinledim, ne affettim, ne beddua ettim.
Boşanma süreci ağır, yıpratıcıydı. Avukatlar, ev bölüşme, Dorukla ilgili konuşmalar… Ama mecburdum; vazgeçmedim.
İdil haftalarca aramadı. Sonra kısa bir mesaj attı: Buradayım, istersen. Cevap vermedim. Onu cezalandırmak için değil, sadece ne yazacağımı bilemediğimden. Zaman gerekiyordu.
Kasım sonu, Dorukun antrenmanından alırken ilk kar yağışı başladı. Küçücük taneler, yere düşmeden eğiliyordu. Doruk salondan çıkıp ağzını açtı, bir tanesini yakaladı.
Yağdı bak, anne!
Yukarı baktım. Kar taneleri gecenin içine düşüyor. Biri yanağıma değip hemen eridi.
Gördüm, dedim.
Kartopu oynayacak mıyız?
Güzel kar varsa oynarız. Şimdi az.
Anne yaa!
Hadi, üşüyeceksin.
Elimi tuttu. Kalın eldivenli eliyle, sıcacık. Sokakta el ele yürüdük; Doruk konuşuyor, Sınıfta bir çocuk kendi boyunun üstünde kardan adam yapabiliyor diye övünüyor.
Bilinçli bilinçsiz, elini sıktım.
Canım acıyor. Acının geçmesi zaman alacak. On iki yıl, tek bir kasımda silinmiyor. Ama bir yanımda bir ilklik vardı artık. Sanki bir ara nefes almak mümkün gibi…
Bir hafta sonra, ilanlar arasında yakın bir mahalleden küçük bir daire buldum. Dördüncü kat, salonu aydınlık, çocuk odasından ağaçlar görünüyor. Ev sahibi yaşlı, kendi halinde bir çift, fazla soru sormadılar. Daireye baktım, boş odalarda bir süre durup sessizliğini dinledim. Mutfak küçük ama ışığı güzel.
Kiralayacak mısınız? diye sordu ev sahibi.
Evet, dedim.
Taşınmam bir gün sürdü. Annemin komşuları eşya taşımada yardım etti, Gökhan Dorukun eşyalarını taşırken sessizdi.
Güzel bir evmiş, dedi.
Evet, dedim.
Kapıdan çıkarken döndü:
Gerçekten üzgünüm Derya.
Ona baktım. Onca yıl tanıdığım adam, yaşlanmış, yorgun ve sıradandı.
Biliyorum Gökhan, dedim. Hadi, git artık.
Kapıyı kapattım. Dayandım, bekledim.
Sonra kutuları açmaya başladım.
Doruk akşam koşarak geldi, kendi odasına bakıp hemen pencereden aşağı bakmak istedi. Anne, buradan kediler gözüküyor! dedi. Perdeye dikkat et, dedim. Sığarım, ben küçüğüm ki, dedi. Gülmeye başladım.
Yılların ardından, son anda bir rahatlamayla güldüm. Doruk şaşkın baktı.
Niye gülüyorsun ki?
Hiç… Hadi, yemek yapıyorum, mantı aldım.
Mantı! deyip mutfağa koştu.
Ocağı yaktım, tencereye su koydum. Yeni mutfakta eski ev kokusu ile huzur vardı, ama bunlar geçicidir. Eğer yemek yaparsan kokular değişir.
Su kaynadı, mantıları attım.
Doruk masa başında, yarınki resim ödevini çiziyordu, o anda hatırladı.
Anne, bu yıl kardan adam yapacağız değil mi?
Yapacağız. Kar fazla olduğunda beraber çıkıp yapacağız söz.
Söz ver!
Söz.
Kabul etti, işine döndü.
Dışarıda gerçek bir kar yağışı başlamıştı, bembeyaz. Ağaçlar, perdeler, apartmanlar beyaza bürünüyor. Şehir biraz daha sakin, biraz daha insaflı hale geliyordu.
Ocağın başında mantıyı karıştırıyorum. Hiçbir şey düşünmeden, Dorukun mırıldanmasını dinleyerek, karı izleyerek…
Ne olacağını hâlâ bilmiyorum.
Sadece şunu biliyorum; yarın erken kalkıp Doruku okula hazırlayacağım, marketten ekmek alacağım, üç gündür aramadığım annemi telefondan arayacağım. Akşam belki kutulara biraz daha dokunurum, belki dokunmam. Hiç sorun değil, zamanı var.
Acı olacak, biliyorum. Gece gelir, gündüz gelir, ansızın. Bazen bir parfüm kokusu, bazen eski bir ses… On iki yılın güzel anları silinmez, yaşanmışsa gömdükçe çıkar.
Ama mantı pişti. Doruk ödevi bırakıp bana bakıyordu.
Tamam, getiriyorum dedim.




