Geciken Yüzük: Zamanında Ulaşmayan Sevda Sembolü

Geç Kalan Yüzük

Boşuna geldin, Kadir. Artık yerler dolu.

Kapıda durmuştu Ayşegül. Geri çekilmedi. Kasıtlı sertlikten değil. Geçit dardı, orada durunca yolu kapatıyordu, bu da kendi içinde bir açıklığı taşıyordu; Kadir o an bunu tam kavrayamadı.

Elinde çiçeklerle gelmişti. Beyaz krizantemler. On beş tane kadar, metro çıkışındaki çiçekçiden kraft kâğıda, özenle sarılmış. Çiçekçi kadın, “Hayırdır?” diye sormuştu. Önemli bir konuşma, demişti Kadir. Kadın başını sallamış, bedava bir okaliptüs dalı da eklemişti. O an, bunun iyi bir işaret olduğunu düşünmüştü Kadir.

Şimdi, üçüncü katta, merdiven sahanlığında dikiliyordu, elinde krizantemlerle. Ayşegüle bakıyordu. Üzerinde mavi, küçük beyaz çiçekli ev sabahlığı vardı. Saçları baştan savma, gelişigüzel toplanmıştı, bir konuğu yokmuşçasına. Veya, beklediği misafir o değildi.

Müsaade var mı? Sadece iki dakika konuşalım bari.

Konuşacak bir şey yok, Kadir.

Bu bir soru değil, nihai bir yorgunluğun ifadesiydi. Kasım ayında kapalı bir pencerenin kesinliği gibi.

Evden börek kokusu geliyordu. Sıradan bir hamur işinin kokusu değil, daha özel bir koku; Ayşegül ile tanıştığı ilk günü hatırlatan, o mayalı, fırında ağır ağır pişmiş börekler… Kadir için bu koku, huzur ve aitlik anlamına gelirdi. Ne zaman o kokuyu duysa, evde sıcak bir anlam bulduğunu hissederdi. Kapı aralığında Ayşegül, Kadirin yıllardır defalarca döndüğü o huzurdan başka bir manzara oluşturuyordu. Bugünse, o börekler artık onun için pişmemişti.

Koridordan yumuşak, sarı bir ışık sızıyordu. Mutfaktan bir erkek sesi işitildi:

Ayşe, böreğe beş dakika mı, on dakika mı daha verelim?

Ayşegül başını hafifçe çevirdi:

On dakika, Salih.

Salih… Mutfağında bir Salih börek için zaman tutmayı soruyor. Kadirin elindeki krizantemler birden soğudu.

Nasıl indiğini hatırlamıyordu. Asansöre bile binmemiş, merdivenlerden usul usul yürümüştü. Otuz altı basamak vardı. Üç kat, on ikişer. Dışarda hava artı iki derecede, incecik bir yağmur yağıyordu. Arabaya bindi, çiçekleri arka koltuğa bıraktı, ön camdan yağmur damlalarını uzun uzun izledi.

Ve sonra palto cebinden kadife kutuyu çıkardı. Koyu lacivert, minik. Açtı. İçinde küçük bir pırlantalı altın yüzük parlıyordu. Ucuz değildi. Uzun uzun seçmişti, kuyumcuda saatini harcamış, danışmanla konuşmuştu.

Kutuyu kapatıp cebine geri koydu.

On yıldır tanıyordu bu kadını. İlk tanıştıklarında Ayşegül kırk dört, o kırk beş yaşındaydı. Ortak tanıdıklardan, bir iş ortamında tesadüfen karşılaşmışlardı. Ayşegül muhasebeciydi, evli, ama o evlilikten neredeyse çıkmak üzereydi. Eşi içki içerdi, çok değil ama hep, o ise sessizce dayanırdı yıllardır. Kadir onu cam kenarında görmüştü; elinde kadeh, dışarıyı izlerken, anlatmaya kelimelerin yetmediği bir duruşu vardı. Güzelliği değil, şıklığı da değil… Sessiz, derin bir vakar…

Yanına varmıştı. İki saat konuşmuşlardı. Kadirin o gülüşünü, özgüvensizce elini ağzına getirerek yaptığı minik hareketi hemen fark etti. Gülüşüne laf atan çok olmuştu, ama Kadir övdüğü an kızarmıştı.

Altı ay sonra Ayşegül boşandı. Bir yıl geçince artık rahat rahat buluşuyorlardı.

Kadir özgürdü. Yedi yıldır yalnızdı, bir evlilikten bir yetişkin çocuk, ev ve araba ile rahat bir hayata sahipti. Mühendis olarak çalışıyor, kaygıdan uzak bir düzeni vardı. Ayşegülle olan buluşmalar alışkanlığa döndü; sıcacık, rahat. Kadir dilediğinde gelirdi, Ayşegül kapıyı her zaman güler yüzle açardı. Giderdi, soran olmazdı.

Bir gün, üç yıl sonra sormuştu Ayşegül çekinerek:

Kadir, biz nereye gidiyoruz sence?

Sıradan bir günün ortasında şaşırmak gibi şaşırmıştı Kadir. Omuz silkmiş, Beraberiz işte, demiş, Ayşegül de ya kabul etmişti ya da öyle yapmıştı.

Hiç kavga etmediler. Ne bir gözyaşı ne bir talep… Kadir iki haftalığına balık avına gittiğinde, hiç aramayınca, Ayşegül onu yine güleryüzle karşılamıştı. Ne kadın ama, diye düşünmüştü Kadir. Altın değerinde.

Bugün, yağmurlu bir gecede, arabada cam başında otururken anlamıştı. O sabrın, edilgenlikle alakası yoktu. Bu bir başka türdi: Her şeyi görüp bir kenara yazan, bekleyen, ölçüp tartan bir sabır. Çünkü ellili yaşlarında, hayatın türlü yüzünü görmüş biri için acele etmeye gerek kalmamıştı.

Bir sigara yaktı. Beş yıldır dokunmamıştı ama eski bir pakette üç tane kalmıştı. Üçüncü katın ışığına, o sarı, sıcak huzura baktı.

Sabah aradı:

Konuşmamız lazım.

On yıldır ne söylemen gerekiyorsa söyledin Kadir. Ben de sana dün ne söylemem gerekiyorsa söyledim.

Ayşe… Dur. Bugün rastgele gelmedim. Yanımda yüzük vardı. Teklif edecektim.

Uzun, üç-dört saniyelik sessizlik. Hat mı koptu sandı.

Duyuyor musun?

Duyuyorum. Kadir, güzel düşünmüşsün. Cidden. Ama gerek yok artık.

Nasıl yani gerek yok? Ciddiyim. Yüzüğü aldım. Tüm gece düşündüm.

Ciddiyetin konusunda şüphem yok. Mesela tam da mesele bu.

Telefonu kapattı. Kibarca. Sadece tuşa bastı.

Tekrar aradı. Açmadı. Bir mesaj attı: Ayşe, bir kez görüşelim. Sadece konuşalım. Cevap iki saat sonra geldi: Hayır Kadir. Şimdi olmaz. Şimdi olmazı sonra olur diye yorumladı, yanıldı.

Kuyumcu, İade için on dört gün süreniz var, dedi. Geri vermedi. Kutuyu masa çekmecesine kaldırdı, ara sıra açıp baktı. Neden, bilmiyordu. Belki de hayal olmadığından emin olmak için.

Bir hafta sonra büyük bir çiçek buketi gönderdi. İş yerine, kurye götürdü. Notuna, Affet. Korunmaya değer bir şeyimiz var, yazdı. Ayşegül buketi aldı, telefon açmadı. Ortak bir tanıdıktan öğrendi ki, çiçekleri vazoya koymuş, yüzü ise yine o dingin ifadede kalmış.

O sakinlik, Kadiri çıldırtıyordu. Önceden Ayşegülü öyle bilmezdi. Onun için özel çorba bile yapardı, bir kış günü ilaç getirmek için şehrin öbür ucundan saatlerce gelmişti; sadece telefonda hafif hastayım dedi diye…

O tanıdığı Ayşegül bir anda bitiveremezdi ya? Kısa ve soğuk konuşamazdı. Mutlaka içerde bir yerlerde, eski Ayşegül bir çaba bekliyordu sanki.

Denemeye başladı.

Üç hafta sonra bir akşam, market poşetleriyle apartmanın önünde yakaladı onu. Poşetler ağırdı, yerinden doğrulmaya zorluyordu. Hemen yardıma geldi, elinden kapmak isterken:

Bırakır mısın lütfen.

Ben taşırım. Ağır

Ver Kadir.

Verdi. Asansöre doğru yürüyüşünü izledi. Arkasından seslendi:

Çok özledim. Duydun mu? Gerçekten özledim.

Asansör önünde durdu. Geri dönmeden, yanıt duvarda kayboldu:

On yıl boyunca hiç özlemedin sen. Git artık evine.

Asansöre bindi, kapı kapandı.

Soğukta öylece kaldı. Ayşegülün acımasız olduğunu düşündü. İntikam aldığını sandı. Onu anlamadığını Kendinin değiştiğini Artık hazır olduğunu… Ne olup bittiğini ise sözlerin aritmetiğinde saklıydı. On yıl boyunca her şeyin hesabını sessizce tutmuştu Ayşegül.

Kadir, klasik bir Anadolu ailesinden yetişmişti. Eskişehir. Annesi öğretmen, babası fabrikada işçi. Kırk yıl aynı yastığa baş koymuşlardı; Kadir de aynı düzeni model bildi. Anne sabreder, baba gelir gider, aile sürer. Etrafındaki tüm kadınlar gibi kadın bekler, erkek gelir gider, diye düşünmüştü hep.

İlk evliliğini de sırf bu yüzden bitirdi. Eski eşi Derya, beklemeyi kabul etmedi. Derya ilgi isterdi, zaman, sohbet… Kavga vardı. Beş yıl sonunda, Ben evlilikte bile yalnızım, dedi ve terk etti. Oğulları Onur daha beş yaşındaydı. Hâlâ içini sızlatır, ama kendine çok da sık itiraf etmezdi.

Ayşegül ile hayat güzeldi çünkü o, beklemezdi. Ya da Kadir böyle sanırdı.

Aslında beklerdi. Ama sözcüklerle değil, varlığıyla; börekle, çorbayla, şehrin bir ucundan ilaç getirmekle… Vere vere… Hep fark etmesini, Ayşe, anladım, kal burada, demesini hayal ederek…

On yıl boyunca diyemedi.

Bir kez, altı yıl önce, birlikte tatile gitmişlerdi. Antalyada, on gün deniz kenarı. O on gün boyunca, gerçek bir aile gibi olmuşlardı; plajda yürüyüş, akşamları balık lokantası… Ayşegül sevinçle açılmış, gülüşü değişmiş, bir gün Kadirin elini hiç çekinmeden tutmuştu. O anda Kadir kısa bir tedirginlik hissetmişti. Fazla resmi, fazla gösterişli gelmişti.

Geri döndüklerinde, aralarına mesafe kendiliğinden girdi. O daha seyrek gelir oldu. Ayşegül hiç soru sormadı.

Kadir, kendine Bak ne kadar rahat… Güzel kadın, anlayışlı. Herhalde hep burada olur, kaybolmaz, dedi.

Ayşegül Salih ile bir buçuk yıl önce tanıştı. Ne internetten, ne uygulamadan; çocukluk arkadaşı Gülcanın yazlık evinde, tesadüf eseri. Salih damda ustalığa yardıma gelmişti, duldu, elli iki yaşında. Büyük elleri, sakin bir sesi vardı, çekici değildi, ama bir insana yanında önemli hissettirecek şekilde dinleyebilirdi. Gerektiğinde susabilirdi, ve bu suskunluk ısıtırdı.

Gülcan, Ayşegüle ara ara Salih seni sordu, diyordu; tatlı dilli, denge bilen bir kadındı. Sonra onları tekrar bir araya getirdi. Masa kurdu, ikisini davet etti, tesadüfmüş gibi yaptı.

Üç saat sohbet ettiler. Salih sonunda Ayşegülü arabayla evine götürdü. Apartman önünde:

Sizi bir gün arayabilir miyim?

Ayşegül bir an düşündü. O bir saniyede, on yılını Kadirle gözden geçirip, Arayabilirsin, dedi.

Bu on dört ay önceydi.

Kadir, Salih’i Gülcandan öğrendi. Onu eczanede rastgele yakalamıştı, konu açıldı, kızardı bozardı, ağzından kaçırdı. Kadir taş gibi bir yüzle dinledi. Sonra, bir süre nereye gideceğini bilmeden eczane kapısında dikildi.

O ilk keskin hissini orada yaşadı. Kıskançlık bile değil… Bir apartmanın kilitlerinin değiştirilmesi gibi bir şeydi bu.

O an yüzük almaya karar verdi.

Bu, Kadire pek yakışmayan; anlık bir hareketti. Genelde temkinliydi. Ama ölüm kadar kesin bir kaybı görünce, hayatında ilk defa, somut ve kesin bir şey kaybettiğini fark etti.

Kuyumcuya gitti ve yüzüğü aldı. Sanki yüzük her şeyi düzeltecekmiş gibi.

Ayşegülün kapısına gitti. Kapı açıldı. Boşuna geldin Kadir, dedi. Artık yer yok. Ve börek kokusu başkası içindi.

O apartman buluşmasından iki hafta sonra, buluşup, bir kafede görüşme teklif etti. Cumartesi, dörtte, Sakarya Caddesindeki Kahve Hane, dedi Ayşegül.

Yirmi dakika önce gitti Kadir. Cam kenarındaki masayı seçti. Kahve söyledi, telaşını saklamıştı. Ya da öyle sanıyordu.

Ayşegül dakika şaşmadan geldi. Bordo bir kaban giymişti; Kadir daha önce o rengi hiç fark etmemişti. Saçları açık, yeni küpeleri vardı. Mutlu görünüyordu. Abartısız, sade bir huzur.

Kahve istediler. Bir süre sustular.

Konuşmak istedin, anlat, dedi Ayşegül.

Ayşe. Bilmeni istiyorum. Yüzükle sana korkudan ya da başka çarem kalmadığından gelmedim. Çünkü seni istediğimi, senden başka kimseyi isteyemeyeceğimi anladım.

Fincanı iki eliyle tuttu, gözünü dikip baktı.

Şu anda bunu düşündüğüne inanıyorum.

Düşünmek değil. Biliyorum.

Kadir. On yıl, nasıl olsa burada olur diye düşündün. Haklıydın da. Bekledim. Sorgulamadım, hissettirmedim, çünkü kendiliğinden gelsin diye düşündüm. Sen gelmedin. Başka biri geldi.

Ama Salih kim ki? Onu bir buçuk senedir tanıyorsun.

On dört ay.

Beni on yıldır tanıyorsun.

Başını hafif yana yatırdı, karar verdiği zaman yaptığı gibi.

On dört ayda insanı tanımak ile onunla yaşamak arasında fark olduğunu anladım. Seni iyi tanıyorum. Salih ile yaşıyorum. Her gün. Bambaşka bir şey bu.

Uzun durdu Kadir. Sonra sordu:

Onu seviyor musun?

Kısa bir duraklama.

Onun yanında huzurluyum. Onun yanında beklemiyorum. Her günün sonunda gelip gelmeyeceğini, arayacak mı diye düşünmüyorum. Sadece yanımda biri var; ben onun, o benim hayatının parçası.

Soruma cevap değil bu.

Cevap, ama istediğin gibi değil.

Camdan dışarı baktı. Kaldırımda insanlar yürüyor. Birisi köpek gezdiriyor, bir başkası bebek arabası itiyor. Sıradan bir cumartesi.

Ne yapmamı istersin? diye fısıldadı. Söyle, yapayım.

Hiçbir şey yapmana gerek yok, Kadir.

Neden?

Fincanı masaya koydu. Dürüstçe, doğrudan, buruk bir sevinçten uzak.

On yıldır olmayan bir şeyi, birkaç haftada geri getiremezsin. Yoruldum artık. Senden değil, bu hâlden. On yıl yedekteydim. Sen bunu hiç fark etmedin. Bense hep farkındaydım. Ama izin verdim. Bu da benim hatam. Şimdi ise farklı bir tercih yapıyorum.

Onun sözlerinin doğruluğu, Kadirin canını acıttı. Çünkü doğruydu.

Bir süre daha oturdular. Kahvelerini içtiler. Kıştan, Ankarada yine sokakların taşlarla kazılmasından konuştular. Sonra Ayşegül paltoyu giydi, Kadir koluna yardım etti, alışkanlıktan. Ayşegül geri çekilmedi, ama hareketinde sanki bir kitabın son sayfası vardı.

Kapıda döndü:

İyi bir insansın Kadir. Gerçekten. Sadece artık benim değil.

Kadir peşinden çıktı, sokağa baktı. Bordo kaban, gri bir kasım gününde uzaklaşıyordu.

Sonra ara bir dönem başladı. Kendi kendine “bulanık zamanlar” adını taktığı, işin yolunda ama içeride bir uğultunun eksik olmadığı aylar… Oğlu Onur, İstanbulda yazılımcı, evli, iki çocuklu. Babasıyla ayda bir, en fazlası iki ayda bir konuşur. Kadir oğluna Ayşegülden hiç bahsetmedi. Nasıl bahsedeceğini hiç bilemediği için.

Bir gün, kasım ayında, Onur Bir tuhafsın baba, bir sıkıntı mı var? dedi.

Yok yavrum. Hava işte.

Onur daha fazla kurcalamadı. Çocuklardan, Galatasaraydan, dizilerden konuştular. Sonra Kadir karanlık mutfakta sessizce oturdu.

Bir akşam arabaya atlayıp Ayşegülün apartmanına gitti. Maksadını bilmeden. Aracını park etti, üçüncü katın ışıkları yanıyordu. Perde kapalı, sıcak bir ışık sızıyor. Kırık paketin son sigarasını içip, börek ve başka bir adamla dolu bir sofrayı düşündü. Kötü bir histi bu. Yabancı ve yeniydi.

Üşüyünce döndü.

Aralık ayında, iş yerinde yılbaşı yemeğine katıldı. Yan masada yeni boşanmış, biraz yaşıtı bir kadın, Sibel vardı. Hiç sohbet etmemişlerdi, gecenin sonunda iyi anlaştılar. Sibel neşeli, espiriliydi. Kadir gülümsedi sadece. Sibel numarasını verdi: Sıkılırsan ara, dedi. Aldı, ama aramadı. Sibel kötü olduğundan değil. İçi istemedi.

Yılbaşı öncesi, kendine şaşırarak, Ayşegüle üç sayfalık bir mesaj yazdı. Her şeyi anladığını anlattı. On yılının boşuna geçmediğini, kendisinin değiştiğini, birlikteki tatile dair pişmanlığını, korkularını… Hâlâ çekmecede duran yüzüğü… Her gün onu düşündüğünü.

Ayşegül ertesi gün cevap verdi. Kısa.

“Kadir. Her kelimesini okudum. Bunlar gerçek. Senin için neyi ifade ettiyse, önemli. Fakat bu, senin kendiyle çalışman, benimle değil. Daha iyi gördüğüne sevindim. Fakat benim artık dönecek, döndürülcek bir yerim yok. Hayatına iyi bak.”

Hayatına iyi bak… Kısa, kibar, bitmiş.

Ocak ayını pamuk gibi geçti. İş, yemek, dizi izlemek. Bir gün eski üniversite arkadaşı Leventle buluştu. Levent kendi de iki evlilik geçirmiş, hayata gülerek bakan bir adam.

Birahanede oturdular. Kadir hikâyesini anlattı. En baştan. Levent dinledi, arada kafasını salladı.

Sonra dedi ki:

Yahu Kadir, on yıl börek yedin bir kez bile hesabı ben ödeyim demedin. Şimdi de hesabı istediler diye şaşırıyorsun.

Dalga geçme.

Dalga değil bu. Doğru bu.

Ne yapacağım şimdi? Hiç mi bir şey yapamam?

Sen gerekeni yaptın. Geç oldu. Hayatın en acı tarafı da bu zaten: Geç kalmak… Dönüşü yok.

Kadir sustu.

İyi kadındı, Ayşegül. Hatırlıyor musun, yedi yıl önce, doğum gününde ev baklavası getirmişti. O an bu kadın başka demiştim.

Niye anlatıyorsun bunları şimdi?

Doğruyu duymak istemez miydin? Bence sen artık arayıp sorma. Bırak yaşasın. Belli ki ilk defa özgür.

Levent hesabı ödedi, eve gitti. Dönüşü yok, kelimesi Kadirin zihninde dönüp durdu.

Şubat’ta bir gün oldu, uzun süre unutamadı: Şehir merkezinde yürürken Ayşegül ile Salihi gördü. Bir kitapçı vitrininin önünde, konuşuyorlardı. El ele değillerdi, sarılmıyorlardı. Sadece, yanında huzrun olduğu biriyle olunan zamanki gibi…

Bir sokak direği ardında bir süre onları izledi. Farkında olmadan gülümsediğine şahit oldu. Bir kez olsun, açıkça, korkmadan gülüyordu Ayşegül. Salih bir şey dedi, o daha çok güldü, sonra beraber içeri girdiler.

Kadir bir süre izledi, sonra başka caddeye saptı.

İşte o anda, içinde bir taş yerinden oynadı. Kırılmadı ama oynadı. O taş artık orada durmadığı için her şey farklı oldu.

Ayşegülün özgürce gülüşünü düşündü. Bunca yılda bir kez “eline gerek yok, dişlerin çok güzel,” dememişti. Salih demiş miydi, ya da sadece öyle bakmış mıydı belliydi.

O an idrak etti: Meselenin “kim daha iyi” olmasıyla ilgisi yok. Birinin sizi daha çok kendiniz yaptığı yerde, diğeri, istemeden de olsa küçültüyor. O, Ayşegülün ihmal ettiği tek şeyi sanmıştı; Ayşegül ise kendini beklemiş, sonunda kendini seçmişti.

Hayat hikâyeleri, anlatınca sıradanlaşır: Adam değerini bilmez, kadın gider, adam pişman olur… Lakin o sıradanlığın içinde yıllar, haftalar, kokular, sofralar, söylenmemiş cümleler vardır.

Birliktelikler çoğu zaman, biri kötü olduğu için bitmez. Biri beklediği yerde değildir, diğeri yorgundur. Bu ayrım, uçurumdur.

Kadir nisan ayına kadar evinde tadilat yaptı. Özellikle mutfak baştan aşağı değişti. Yeni dolaplar, aydınlatma… Pencere kenarına adını bilmediği bir saksı çiçeği aldı, su verdi. Bitki ölmedi.

Bir gün Onur aradı:

Baba, nasılsın?

İyiyim. Evde tadilat yaptım, sonunda bitti.

Helal! Mayısta gelmeyi düşünüyoruz Merveyle, çocuklarla. Sorun olur mu?

Yok, gelin.

Kısa bir sessizlik oldu.

Baba, son zamanlarda bir değişik, sakin duruyorsun. Eskiden fazla aceleciydin… Şimdi daha huzurlu gibisin.

Kadir cevap vermedi. Ama yeni mutfağında, çayını içerken, o sakin kelimesi üstüne uzun uzun düşündü. Belki gerçekten öyle başlamalıydı: Huzur. Büyük bir mutluluk değil, ama bir başlangıç…

O sıralar Ayşegülün haberi yoktu. Salihin de. Ayşegül mayıs ayında Salihle köye gitti. Kendi elleriyle ilk kez salatalık dikti. Salih izlerken, Ne bakıyorsun? diye sordu:

Hayran kaldım, dedi Salih. Gülümsedi. O anda Ayşegülün omuzları gevşedi.

Akşam köy evinin verandasında, ellerinde büyük bir çay bardağıyla sustular. O sessizlik de huzurluydu.

Salih, dedi fısıltıyla.

Efendim.

Çok iyiyim şu an.

Ben de, dedi Salih.

Sormadan, anlatmadan, sadece varlıklarından gelen bir bütünlük…

Geçmişi bırakmak teknik bir mesele değil, an meselesi. Ayşegül de planlamamıştı. Sahici bir huzur olduğunda, dün sadece hikâye oluyor. Ne yara, ne borç… Sadece buralara getiren, şimdiye ulaştıran bir hayat.

Kadir, bunu hiç bilmeyecekti. Salatalık, verandada çay, toprağın kokusu… Onur gelince torunlarla hayvanat bahçesine gitti, dondurma ısmarladı. Akşam mutfakta üçü oturdu.

Baba, yalnızlık zor değil mi?

Yalnız değilim Onur. Kendi başımayım.

Aynı şey.

Değil işte.

Kısa bir sessizlik.

Zamanında bir kadın vardı, Ayşegül. Çok yanımda oldu. Ben iyi davranmadım.

Onur şaşırmadı, sadece dikkatlice baktı.

Olabiliyor.

Olabiliyor, dedi Kadir. Şimdi başka biri varmış. İyi bir adammış.

Üzülüyor musun?

Kadir düşündü.

Üzülüyorum ama geriye almak için değil. Ne kaybettiğimi anlıyorum. Fark bu.

Çayı bitirdiler, bardakları yıkadılar, ışığı kapattılar.

O sırada Ayşegül, köy evinde, demir karyolada Salihin yanında ağır bir yorgan altında uyuyordu. Pencere açıktı, içeri bahar kokusu dolmuştu. Rüyasında aydınlık bir şey gördü, unutup gitti sabah. Gün doğunca verandaya çıkıp çayını ellerine aldı. Tamam işte, dedi içinden. Tamam. Beklediği buymuş. Ne bir adam, ne bir yüzük. Bu his. Doğru yerde, gerçekten evde olma hissi.

Hiç Kadiri düşünmedi. İlk defa belki. Unuttuğundan değil, gerek kalmadığından.

Kadir de o sabah erken kalktı. Kahvesini yaptı, pencere kenarında oturdu. Torunlar henüz uyanmamıştı. Mayıs, baharın ısrarıyla dışarıdan bakıyordu. Geceden kalan kadife kutuyu çıkardı, yüzüğe uzun uzun baktı.

Sonra kapattı kutuyu. Çekmeceye koydu. Pencereye yaklaştı.

Cam önündeki saksıda hâlâ yeşil bir filiz vardı. Adını bilmediği bitki.

Kadir baktı, kahvesinden yudum aldı, herhangi bir şey düşünmedi. Ya da her şeyi birden düşündü. Mayıs sabahı, yalnız ama tek başına hissetmeyen bir adamın hali gibi. Bundan sonra ne olacağını bilmeden, ama bir şeyler olacağını umarak.

İçeriden torunların sesleri geldi:

Dede! Dede neredesin?

Buradayım! Hemen geliyorum!

Ve ayağa kalkıp gitti.

Hayatta geç gelenler olur. Ama asıl mutluluk, orada kalmayıp yürümeye devam edende olur. Gidene değil, yoluna devam edene hayatın sürprizleri açıktır. Ve her yeni gün, her insan için bir başlangıçtır.

Rate article
Lifequest
Geciken Yüzük: Zamanında Ulaşmayan Sevda Sembolü