– Ece, sana bir şey söylemem gerekiyor.
Ece Hanım mutfakta, ocakta kaynayan mercimek çorbasını karıştırıyordu. Kocasının sesi, genelde işte bir şeyler ters gittiğinde ya da boşa para harcadığını itiraf etmek zorunda kaldığında kullandığı tondu. Biraz sıkışmış, biraz suçluluk dolu ve kararlı bir tavırla
– Söyle, dedi Ece, arkasını dönmeden. Çorbanın dibi tutmasın diye gözünü ayırmadı.
– Ayrılıyorum. Başka bir kadın var hayatımda.
Ece kepçeyi kenara bırakıp döndü. Sedat, mutfağın kapısında durmuştu, üzerinde ceketi vardı, saat akşam olmasına rağmen eve hiçbir zaman ceketle girmezdi. Sanki bu konuşmaya ekstra bir resmiyet katmak ister gibi özellikle giymiş gibiydi.
– Ne zamandır? diye sordu Ece.
– Sekiz aydır.
– Anladım.
Sedat belli ki başka bir tepki bekliyordu. Gözyaşı, bağırış, soru Yerinde bir o yana bir bu yana sallandı.
– Ece, aramızda kötü bir şey olsun istemiyorum. Sen benim için hep bir sığınak oldun. Güvenli bir liman. Bunu gerçekten takdir ettim.
Ece Hanım ona uzun uzun ve dikkatle baktı, eve neden getirildiği belli olmayan bir yabancı eşyaya bakar gibi.
– Sığınak, dedi sessizce. Güzel. Akşam yemeği ister misin?
– Ne?
– Çorba hazır. Yemeğe oturacak mısın, oturmayacak mısın?
Sedat iyice şaşırdı.
– Hayır ben hayır Ece, dediklerimi anladın mı?
– Anladım. Başka birine gidiyorsun. Sekiz ay süren başka biri. Sığınak. Her şey açık. Yemek yemeyeceğin de belli oldu. Güzel.
Temiz bir tabak aldı, kendine mercimek çorbası koydu ve masanın başına oturdu.
Sedat bir süre daha öylece durdu. Sonra yatak odasına gidip eşyalarını toplamaya başladı. Çekmeceleri şangırdattı, poşetler fısıldadı. Ece Hanım çorbasını yedi. Çorba tam kıvamında, hafif ekşiliydi. Otuz senedir aynı şekilde pişirirdi, Sedatın sevdiği gibi.
Bunu düşünüp kaşığını bıraktı.
Sonra tekrar alıp kâsesini bitirdi.
***
Sedat Erdem elli altı yaşındaydı, hâlâ hayatının önünde olduğuna inanırdı. Orta ölçekli bir inşaat firmasının müdürü, bakımlı, saçlarındaki beyazı özel bir şampuanla kapatan ama bunu karısına bile inkâr eden bir adamdı. Yirmi yedi yaşında evlenmiş, Ece’yle yirmi sekiz yılını, Ankara’da yaşayan ve haftada bir arayan oğulları Canı büyütmüştü.
Şenay Demirtaş, sekiz ay önce çalıştığı şirkette yönetici olarak çalışan, yirmi dokuz yaşında, uzun koyu saçlı, şaşkınlığını “vay canına!” diyerek gösteren ve her şeye kolayca şaşıran bir kadındı. Güzel bir lokanta, yeni bir telefon, Sedatın sorunları tek telefonla çözebilmesi Bütün bunlar çok hoşuna giderdi.
Ece Hanım, elli üç yaşında, şehir hastanesinde baş muhasebeciydi. Küçük yapılı, koyu saçlarının şakaklarında belirginleşen beyazlardan sakınmazdı. Zihni birçok hesap makinesinden hızlı çalışır, ayda üç kitap okur, civarda en iyi mercimek çorbasını yapardı. Yirmi sekiz yıl boyunca hem evini çekip çevirmiş hem de tam zamanlı çalışmıştı, hiç kahramanlık olarak görmezdi. Hayat böyleydi işte.
Şehirlerinin adı Pelitköydü. Ne çok büyük ne çok küçük; herkesin mahallesindekini tanıdığı, bir alışveriş merkezi ve birkaç düzgün kafenin olduğu, akşam yemeği sonrasında pişmanlık duyulmayan türden bir yerdi. Oturdukları ev, dokuz katlı bir apartmanın dördüncü katında, üç odalı, düzenli, rahat, perdeleri Ece Hanımın sekiz yıl önce kendi elleriyle diktiği, tam aradığı rengi bulamadığı için mağazadan almak yerine yaptığı bir daireydi.
Sedat gidince, bir süre mutfakta oturdu Ece Hanım. Camdan bakınca ince ve inatçı bir Ekim yağmuru vardı. Sonra masayı toparladı, bulaşıkları yıkadı, yatağa gitti.
İlk üç gün neredeyse hiçbir şey düşünmedi. İşe gidip raporlarını yazdı, “iyiyim” deyince herkes anladı ve üstünde durmadı. Geceleri ev çok sessizdi, bir noktaya bakıp saatlerce oturdu. Ağlamadı. İçinde, bir yere şiddetle çarptıktan sonra gelen, daha acı hissi gelmemiş bir uyuşukluk vardı.
Dördüncü gün arkadaşı Gülser aradı.
– Ece, duydum Doğru mu?
– Doğru.
– Aman Allahım. Nasılsın?
– İyiyim.
– Ece, “iyim” deme. Otuz yıldır arkadaşız, nasılsın gerçekten?
Ece Hanım sustu.
– Gülser, en tuhafı ne biliyor musun? Uzun zamandır ne düşündüğünü bilmediğimi anladım. Yan yana yaşıyorduk Ve bilmiyordum. En kötüsü bu galiba.
Gülser telefonda sustu, sonra temkinle dedi ki:
– Belki konuşsanız Yani belki hâlâ
– Hayır, dedi Ece Hanım sakin bir sesle. – Gerek yok. Sadece kendi kendime düşünüyorum.
Gerçek hissini Gülsere anlatmadı: Sedat ayrılacağını söylerken ilk hissettiği acı değildi. Yorgunluktu. Sanki yıllardır ağır bir yükü taşıyor, birileri de sonunda onu sırtından almış gibi. Bunu kendine itiraf etmeye bile utanıyordu.
Beşinci gün, salonun duvarındaki çerçevede duran büyük bir fotoğrafı indirdi. Düğün fotoğraflarıydı, Sedat koyu takım elbise, Ece beyaz gelinlikli, ikisi de genç ve gülümseyen. Fotoğrafı kaldırıp kilerde bir rafa koydu, ne kırdı ne attı.
Duvarında açık bir iz kaldı.
Uzun uzadıya baktı izine. Sonra telefonunu alıp “Evime Sevgi” mağazasını aradı.
***
Elinden geldiğince kendi başına yaptı boyadıklarını, yapamadıklarını ustaya bıraktı. Salonun duvarlarını eski yeşil çizgili kâğıtlardan kurtarıp krem rengine boyadı. Yeni perdeleri hazır aldı, kocaman yaprak desenli, Sedatın hiç sevmeyeceği türden, çünkü o sade ve tek renk severdi. Mobilyaları da kendi rahatına göre yerleştirdi, önceden birlikte karar verdikleri gibi değil. Artık koltuk tam cam kenarındaydı.
Can aradı, iki hafta sonra. Herhâlde babası anlatmıştı.
– Anne, nasılsın?
– İyiyim oğlum. Evde ufak tadilat yapıyorum.
– Tadilat mı? – Beklemiyordu böyle bir cevap.
– Evet, salonun duvarlarını değiştirdim. Yatak odasına da girmek istiyorum yakında.
– Anne… Gerçekten iyi misin?
– İyiyim yavrum. Sen babanla konuştun mu?
Can sıkılarak.
– Konuştum.
– İyi oldu. O senin baban, iletişimde kalman önemli. Bana yılbaşında geliyor musun?
– Geleceğim tabii. Anne, tek başına zor olmuyordur umarım?
Salonun yenilenmiş haline, krem rengine, desenli perdelere, pencere önünde duran kanepeye baktı Ece Hanım.
– Aksine beklediğimden kolay oldu, şaşırıyorum oğlum.
Can biraz daha üstünde durmak istedi ama vazgeçip içi rahatladı. Büyük ebeveyni çocukları gibi, başlarına gerçek anlamda kötü bir şey gelmeyeceğini bilmek isterler; hallederler sanır.
Kasımda, kışlıkları ararken Ece Hanım kilerde eski bir kutu buldu. On beş yıl önce içine tığ, şiş, artan yünleri, yarım bırakılmış örgülerini koyduğu büyük bir kutu. O zaman Sedat her yere koyduğu yumaklardan rahatsız oluyordu, sessizce topladı ve kaldırdı, hiç tartışmadan.
Kutuyu ortaya aldı, uzun süre içine baktı.
Sonra şişleri aldı. Pencere kenarındaki kanepeye oturdu. Dışarıda yılın ilk karı yağıyordu, hafif, gerçek olup olmadığı şüpheli bir kar.
Ellerin ne yaptığını hemen hatırladı.
***
Aralık başında, işyerindeki arkadaşı Ayşe Hanım, Ece Hanımın boynundaki atkıyı fark etti.
– Bunu sen mi ördün? Çok güzel olmuş!
– Evet, ellerimi alıştırıyorum, uzun zamandır örmemiştim.
– Ece, bana da örer misin? Parasını veririm tabii.
– Olur mu canım…
– Ciddi söylüyorum. Yününü de alırım, istediğin gibi. Şöyle katlı kenarlı bir bere
İlk siparişi böyle geldi tesadüfen, genelde hayatın önemli şeyleri bu şekilde başlar ya
Aralık ve ocakta sekiz parça ördü: üç bere, iki atkı, bir çift eldiven, iki kazak. Maddi anlamda çok olmasa da ufak bir kazanç bile vardı, tamamen kendi elleriyle, akşamları pencere kenarında yünle oynarken aldığı keyifle geldi.
Gülser çaya geldiğinde yenilenmiş salonu süzdü, yeni perdeleri, raftaki yün kutusunu gördü.
– Bayağı değiştin, dedi.
– Nasıl yani?
– Bilmem. Sakin. Depresyona gireceksin diye korkuyordum, ama…
– Giremedim, dedi Ece Hanım. – Neden bilmem, galiba vaktim olmadı.
– Sedat arıyor mu?
– Bir defa biri arabayla ilgili belgeyi sordu kasımda. Nerede olduğunu anlattım. Bir daha da aramadı.
– Arabadan ötürü, demek
– Aynen.
Bir süre sustular. Gülser kupasını iki eliyle sardı, düşünceli hali böyleydi.
– Ona karşı nefret duyuyor musun?
Ece Hanım düşündü, içten davrandı.
– Hayır. İşte bu ilginç. Kırgınlık vardı, hâlâ az da olsa var. Ama nefret yok. Sadece… yaptığı şeyi yaptı, kendi hayatını yaşamaya devam ediyor. Ben de kendi hayatımı.
– Kocanın ihanetiyle aklını kaçırmadan baş etmek Kitap yazmalısın Ece.
– Belki de bir gün, diye güldü Ece Hanım.
Bu aylar sonra ilk kez gerçekten gülüyordu. Zoraki değil, sahici.
***
Şenay, hayatında birçok iyi özellik barındırsa da ev işi konusunda çok başarısızdı.
Sedat bunu başta anlamadı. İlk aylar güzeldi: restoranlar, hafta sonu gezileri, gençlik ve hafiflik hissi. Şenayın Sedata hayran hayran bakması hoşuna gidiyordu. “Sen hiç yaşını göstermiyorsun” dediğinde omuzları dikleşirdi.
Ama birlikte yaşamaya başlayınca durumlar değişti.
Şenay hiç yemek yapmazdı. Kötü yapmasından değil, gereksiz buluyordu. Dışarıda yemek, eve sipariş daha kolaydı; fakat pahalı ve bir süre sonra bıkkınlık getirdi.
Evin toplanmasından hoşlanmazdı Şenay. Eşyaları her yerdeydi; sandalye, yer, banyo Kendi düzeni öyleydi. Sedat ise alışık olduğu ev düzenine burada ulaşamıyordu, üçüncü haftadan sonra çileden çıkmaya başladı.
Şenay, kira ödemelerinin neden önceden yapılması gerektiğini, neden para biriktirmek gerektiğini anlamazdı. Sedat anlatır, Şenay başını sallardı, ertesi ay gene başa dönerlerdi.
Üstelik, Şenay arkadaşlarına düşkündü. Sık sık gelirler, gece yarısına kadar oturup bir şeylere güler, şarap kadehlerini ortada bırakıp giderlerdi. Sedat, yan odada uzanır, duvardan gelen kahkahaları istemsizce dinlerdi; hoşuna gitmeyen gürültülerdi bunlar.
Şubatta Ece Hanımı aradı.
– Nasılsın?
– İyiyim, Sedat.
– Uzun zamandır aramadığım için kırılmadın mı?
– Hayır.
Bir sessizlik.
– Ya buzdolabının garanti belgesi neredeydi? Servis lazım olacak
– Yeşil dosyada, kilerde üçüncü rafta.
– O dosyayı sen bir yere kaldırmadın mı?
– Hayır, senin eşyalarına dokunmadım.
– Anladım, teşekkürler.
Ece telefonu kapadı. Biraz pencereye baktı. Dışarıda karlar eriyor, garaj çatılarında koyu lekeler açılıyor. Bahar yakındı.
Şişlere sarıldı. Kendi için gri-mavi bir kazak başlıyordu.
***
Mart başında, hastanede finans müdürü olan Halil Beyin emekliliği açıklandı. Yer boşalıyordu. Başhekim Füsun Hanım, Eceyi odasına çağırdı.
– Ece Hanım, sormak isterim. Yıllardır aynı yerde çalışıyorsun, neden hiç yükselmek istemedin?
Ece Hanım düşündü.
– Ev, çocuk, aile derdi herhalde. Fazla sorumluluk istemedim.
– Şimdi?
– Şimdi farklı, dedi, – Şartlar değişti.
– Duydum, geçmiş olsun.
– Gerek yok, sadece ne gerekiyorsa söyleyin.
Füsun Hanım gülümsedi.
– Zaten biliyorsun. Dilekçe yazabilirsin.
– Yazayım.
O gün yazdı. Eve yürüyerek döndü, otobüs tam gelmişken bile binmedi. Mart, ıslak kaldırım ve taze bir ferahlık kokuyordu. Ece ilk defa dikkatlice etrafa bakıyordu: martın kokusu, gökkuşağı yansımalı su birikintileri, şişmiş, neredeyse patlayacak durumda olan tomurcuklar
Düşündü: Hayat devam ediyor. Basit bir düşünce ama en gerçek olanı.
***
Nisanda Sedat geldi. Hiç aramadan, doğrudan kapıyı çaldı.
Açtığında, kapı önünde kendi aldığı, üç yıl boyunca giydiği ceketiyle, gözlerinin altında mor halkalarla duruyordu.
– Girebilir miyim?
– Ne için?
Başını eğdi Sedat.
– Ece, seninle konuşmam lazım.
Ece çekildi. Sedat içeri girdi. Salona bakındı. Yeni duvarlar, yeni perdeler, değişen mobilya…
– Tadilat yapmışsın.
– Evet.
– Güzel olmuş.
Yanıt vermedi. Mutfağa geçti, çay koydu. Alışılmış ellerin alışılmış işi.
Sedat masaya oturdu. Ece ona baktı, tanıdık ama artık yabancı bir yüz gibi. Bir yere yıllarca gitmeyip tekrar gittiğinde hem bildik hem ürkünç gelen bir hisle.
– Nasılsın? dedi Sedat.
– İyiyim. Terfi ettim işte.
– Cidden mi? Tebrik ederim. Hak ediyordun.
– Evet, hak ediyordum. Uzun zamandır.
Bunu duydu, kısa bir sessizlik.
– Ece
– Direkt söyle. Ne oldu?
Burnunu ovaladı Sedat. Utandığında ya da nereden başlayacağını bilemediğinde sıkça yaptığı hâl.
– Şenayla aramız iyi değil. Tam kötü değil ama zor. Başka biriymiş.
– Olabilir.
– Dönmek isterim diye düşündüm. Hep sen anlar, sen idare ederdin.
Ece çayı koydu, karşısına oturdu.
– Anladım, dedi düz sesle. – Yirmi sekiz yıl anladım. Yanındayken bunu bilmezdin.
– Farkediyordum.
– Çok da farketmiyordun. Aksi olsa başka ad koyardın bana.
Sessizce.
– Kızdırmak istemedim. Sığınak demek
– Sığınak, insanın olmadığı yerdir. Arkada kalan, evi çekip çeviren insandır.
– Ece
– Sedat, darılmıyorum. Cidden. Artık böyle istemiyorum.
– Ben dönmek istiyorum.
– Duyuyorum.
– Ve sen istemiyorsun?
Bakışları tanıdık ama şimdi yalvaran. Beklememiştir; gözyaşı, öfke, bağırış, sonra da affı. Bağışlanacak diye düşünmüş. Çünkü Ece yapardı. Çünkü o sığınaktı.
– Hayır, dedi gayet sade.
– Neden?
– Çünkü artık istemiyorum.
Sedat Eceye boş bakıyordu. Gerçekten anlamıyordu.
– Sen yalnızsın.
– Evet. Ve bana iyi geldi.
– Ece, yalnız nasıl iyi gelebilir? Sadece öyle diyorsundur.
Çayını aldı Ece ve sakince baktı.
– Bu aylar bana tuhaf gelen ne biliyor musun? Sen uğruna ev bomboş olacak ve ben mahvolacağım sanıyordum. Meğerse sen gidince kendime yer açıldı.
Sedat sustu.
– İyi birisin herhalde, dedi Ece; ne övgü ne hakaret, sadece gerçek. – Yalnız, ben hep burada olacağım sandın. Hep bekleyecek dedin. Oysa ben artık burada değilim.
– Ben şimdi ne yapacağım? dedi Sedat, çocukça bir dertle. Üzülüyordu Ece. Azıcık.
– Bilmiyorum. Onu sen bulacaksın.
Çayını bitirdi. Bir süre daha oturdu. Sonra kalktı.
– Boşanma davası açıyor musun?
– Evet, yakında.
Başını salladı, ceketini aldı.
– Peki. Tamam.
Kapıda döndü.
– Farklı olmuşsun.
– Hayır. Aynıydım, sen görememişsin.
Kapı kapandı.
Bir süre masada oturdu Ece Hanım. Dışarıda sokak, araba sesleri, komşu avluda öğrenci cıvıltıları yükseliyordu. Pelitköyde sıradan bir Nisan akşamıydı.
Bardakları kaldırdı, pencereyi açtı. Odaya toprak ve kavak tomurcuğu kokusu doldu.
***
Ömer Beyi ilk kez apartman toplantısında gördü. Kışla birlikte taşınmış, altıncı kata yerleşmişti. Çocukları büyümüş; biri İstanbulda, biri komşu şehirde yaşıyor, büyük evi bırakıp apartmana geçmek zorunda kalmıştı.
Elli sekiz yaşlarındaydı. Kısa saçlı, gri gözlü, ince yapılı, sessiz sakin bir adam. Köprü tasarımlarını çizen bir mühendisti. Üç yıl önce eşini kaybetmişti.
Apartman toplantısında, girişteki sızıntıyı sade, net bir üslupla anlatmış, herkes ne yapılması gerektiğini sorsun diye anlatırken hiç gerilmemişti. Site yöneticisi dikkatlice dinlemişti.
Ece dikkatini o yüzden çekmişti; çünkü kimseye bir şey ispatlama ihtiyacı olmayan insanların tavrı vardı onda.
Mayıs başı asansörde karşılaştılar, Ece pazar dönüşü büyük bir yün torbası taşırken.
– Ben yardım edeyim, dedi Ömer.
– Gerek yok, kendi başıma taşırım.
– Görüyorum zaten, ama birlikte taşısak daha kolay olurdu.
Güldü Ece, çantayı verdi.
Muhabbet asansörde başlayıp kapıda devam etti. Kendisini kapısına kadar bıraktı.
– Örgü mü örüyorsunuz? diye sordu, çantaya bakarak.
– Evet. Güldünüz mü şimdi?
– Niye güleyim? Memnun olurum. Eşimden kalma yünler var, bir kenara atmaya kıyamadım. İsterseniz alın, dedi.
Aldı; yünler kaliteli, düğüm bile atılmadan sarılmıştı.
Sonra bazen sohbet eder oldular. Çaya geldikçe şehri, kitabı, işi konuşurlardı. Adam ciddi kitaplar okur ama gösteriş yapmaz, dinler ve gerektiği yerde susardı. Ecenin düşüncelerine eşlik ederdi.
Haziranda ona o yünden gri bir atkı ördü.
– Niye? dedi Ömer. – Şimdi yaz.
– Sonbahara lazım olur. Bir de yünü denedim.
– Ve?
– Gayet güzelmiş.
Atkıyı ciddi şekilde aldı, ne utanıp sıkıldı ne de abarttı. Teşekkür etti, Ecenin hoşuna gitti bu tavrı.
***
Temmuzda boşanma davası açtı. Sedat karşı çıkmadı. Noterde buluştular, imzaları attılar. Sedat yorgun ve kaybolmuş görünüyordu. Ece ise, mayısta aldığı açık renk yazlık bir elbise giymiş, yıllar sonra ilk defa sıradan olmayan, canlı bir şey seçmişti.
– Nasılsın? dedi Sedat, çıkınca.
– İyiyim, dedi Ece. Gerçekten öyleydi.
– Şenay ailesinin yanına, Eskişehire döndü, dedi durduk yere. – Orada annesi var.
– Anladım.
– Ben şimdi yalnızım.
Bakışlarında acıma ya da üstünlük yoktu Ece’nin, sadece bir insan olarak baktı.
– Üstesinden gelirsin. Öğrenirsin. Zor değil aslında, biraz gayretle.
Güle güle dediler. Farklı yönlere gittiler.
Bakkala kadar yürüdü; yarım kilo iri, olgun kiraz aldı. Dışarıya çıkıp güneşte yedi, çekirdekleri küçük bir poşete biriktirdi. Kiraz muazzamdı.
***
Ağustos başında Ömer Bey, sinemaya gitmeyi teklif etti.
– Güzel bir film varmış. Gidelim mi?
– Gidelim.
Film fena değildi, eski bir Türk komedisi, yazlık açık hava sinemasında gösteriliyordu. Tahta sıralarda aileler, yaşlı çiftler oturuyordu. Güldükleri sahneler vardı.
Sonra parkta yürüdüler. Ağustos güneşi yavaşça batarken, Ece Şenayla örmeye başladığı sipariş işlerini anlattı, tesadüfen gelişini Ömer dikkatle dinledi.
– Devam edin, dedi ciddi, – Ruh katan iş kaldı mı ki çok?
– Atkı diyorsunuz yani.
– Evet, atkı için söyledim. Gerçekten güzel olmuş.
Ardından kısa bir duraklama ile:
– Ben alelacele davranmıyorum. Siz de öylesiniz sanırım.
– Evet.
– Öyleyse güzel.
Ne diye güzel olduğunu sormadı Ece. Zaten anlamıştı.
***
Eylülde Gülser uğradı, pencerede örgü örerken gördü. Evde kahve kokusu, masada yünün üç tonu, dizüstünde yaz aylarında dolup taşan siparişler.
– Sosyal medya açmışsın, dedi şaşkınlıkla Gülser.
– Komşunun kızı ayarladı. İşlerimin fotoğrafları, fiyatları var. Şimdiye kadar yirmi üç sipariş çıktı.
– Ece, bu iş ciddi mi?
– Ciddi. Az para ama kendi kazancım. Hem keyifli.
Gülser başını salladı.
– Geçen yıl deseler inanmazdım
– Kimse inanmazdı, ben de inanmazdım.
– O yeni komşu, Ömer dedi Gülser, gözlerini kısıp.
– Ne olmuş Ömere?
– Yok bir şey. Sadece konuşurken yüzün değişiyor.
Ece cevap vermedi. Sonra, şişten gözünü ayırmadan:
– Sakinim onun yanında. Sadece huzurlu. Anlatması zor.
– Anlatma zaten, dedi Gülser. – Anlıyorum.
Kahveleri içtiler; Gülserin torunlarını, karşı polikliniğin tadilatını, Evime Sevgide başlayacak sonbahar indirimini konuştular. Eylül ayında iki kadının kahve sohbetinden fazlası değildi.
Pelitköy kendi halinde yaşıyordu. Yol boyu kavaklar sararmış, avluda biri köpeğini gezdiriyor, bir çocuk bisikletle yere bakarak geçiyordu.
Ece yeni bir yumağı aldı, ipin ucunu buldu. Sipariş bere, kabartma desenli; teslimatı iki hafta sonra. Yetiştirirdi nasılsa.
Parmakları, bildiği hareketle ipliği tuttu. Şişler kıpırtılanırken Ece pencere camından ilk sonbahar yağmurunun ağaç yaprakları üzerinde nasıl titreştiğini, o ıslak ve diri hayatı izlediPencereden içeriye serin bir Eylül meltemi süzüldü; Ece Hanım hafifçe ürperdi. Evin içinde çocukluk anılarına benzeyen sabunlu, temiz bir huzur vardı şimdi. Parmakları eski bir melodiyi çalan piyanist gibi alışkanlıkla ipi doladı, desenlerini yokladı, gözlerinde bilgece bir güvenli ayrıntının parlaklığı belirdi.
Az sonra kapı nazikçe çaldı. Kapı aralandığında Ömer Bey, elinde ince bir kitap ve bir tutam taze papatya ile gülümseyerek içeri adımını attı.
– Akşam çayı vaktiniz var mı? Bahçede azıcık serin, ama hava güzel, dedi. Sesinde aceleciliğin yerini sabır, vazgeçmenin yerine umut vardı.
Ece gülümsedi, şalını omuzuna aldı; şalın ucunu yavaşça düzeltti. O an, etrafında her şeyin usulca yerli yerine oturduğunu hissetti. Büyük bir kederin sonunda, sessiz ve derin bir gölet gibi huzurun gelip kalbini dolduruşunu…
Balkonun küçük masasına oturup çaylarını paylaştılar. Ömerin bıraktığı kitabın arasında, incecik kendi harfleriyle yazılmış, küçücük bir not buldu Ece: Bazı başlıklar yeni bir hikâyenin başlangıcıdır. Devamı, birlikte yazılır.
Çaydan yükselen buhar havada kaybolurken, Ece Hanım ileriye baktı. Zaman eskisi gibi korkutucu değildi; her yeni gün, ilmek ilmek örülen yepyeni bir hayatın sabırlı, yumuşak sabahıydı. Artık yalnızlık bir ceza değil, kendi sesini, renklerini ve hayalini bulduğu bir vaha gibiydi.
Birlikte gülümsediler. Perdelerin arasından Pelitköyün altın sarısı akşamı akıyordu. Ece Hanım, o anda bildi: Hayat, geçmişin yankısında değil, ilmek ilmek ördüğü bugünün sessiz mutluluğunda şekilleniyordu. Ve bundan sonra gelen her gün, tıpkı atkıların, berelerin, dostlukların ve yeni hikâyelerin başlangıcı gibi, umutla dokunacaktı.




