Yüz kilo gelen, ucuz kahve kokan melek
Onkoloji servisinindeki oyun odasında, havada bir cam gibi kırılgan bir sessizlik asılıydı. Arada sırada yalnızca kağıdın hışırtısı ve keçeli kalemlerin cızırtısı duyuluyordu. Her şey fazla ciddiydi; on yaşını bile doldurmamış çocuklar için bile tuhaf bir büyüklük taşıyordu bu ağır huzur. Görev basitti: Bir koruyucu melek çizin. Her çocuk elinden geleni yapıyordu.
Genç gönüllü Melike için bu gün, bir sınav gibiydi. Kilise tavanlarındaki, altın saçlı, mavi bakışlı, tüy kadar hafif meleklerin zarafetine alışmıştı. Masalar arasında dolaşıyor, hayran kalıyordu: Ulaşın meleğinin elinde bir kılıç vardı, Elifinki ise bulut gibi kabarık kanatlara sahipti. Bütün çizimler güzeldi, ama biraz fazla birbirine benziyordu.
Sonra Nazlıya yaklaştı.
Nazlı yedi yaşındaydı. Kafası, kemoterapiden iyice pürüzsüzleşmişti, teni neredeyse ışığı geçiriyordu. Özenle resim yapan Nazlı, dilini hafifçe dışarı çıkarmıştı.
Melike, kağıdın üzerinde gördüğüne şaşırmamak için kendini zor tuttu.
Çizimdeki olağanüstü şey, neredeyse tüm kağıdı kaplayan iri bir adamdı. Kanadı yoktu. Büyük, pamuk gibi bir göbek, patatesi andıran kel bir kafa, burnunun üstünde düğme gibi duran dev gibi yamuk gözlükler
Nazlıcığım, diye sordu Melike, yanına diz çökerek. Bu kim? Korumacı melek çiziyoruz ya hani?
Kız, kendinden emin ama kısık bir sesle yanıtladı, elindeki beyaz boyayla göbeği renklendirmeye devam ederek:
Melek bu.
Ama azcık değişik olmuş, dedi Melike, kelimeleri özenle seçerek. Neden kanatları yok? Hem… Bayağı büyük çizmişsin.
Kanatları var, karşı çıktı Nazlı. Sadece önlüğünün altında saklıyor. Burada etraf biraz kirli. Kirlenmesin diye.
Melike hafifçe gülümsedi. Evet, çocuk hayal gücü
Koridorda çoğu zaman ağır, ıslık gibi bir soluk alış verişi duyulurdu. Adeta bir trenin yaklaştığının habercisi gibi yakından gelir, yükselirdi. Sürüne sürüne atılan ağır ayakların titrettiği plastik kaplama
Oyun odasının kapısı zorlanarak açıldı ve o girdi.
Doçent Faruk Demirer, reanimasyon bölümünün başhekimi, devasa bedeniyle içeri sığmamış gibi. Kalın, üç kat çeneli, sürekli açık önlüğü göbeğini zorla örtmeye çalışıyor. Yüzünden ter damlıyor, rengi toprak gibi solmuş. Yanakları tombul, gözlükleri burnunun ucundan aşağı inmiş, parmaklarını refleksle gözlüğe götürüyor. Odanın içine buram buram tütün, ter ve ucuz, yoğun granül kahvenin kokusu yayıldı. Üç gündür servisteki daracık nöbet odasındaki çökmüş kanepede yatıyor.
Melike, onda sadece yorgun, bakımsız, emekli olmayı çoktan hak etmiş bir adam görüyordu.
Ne var sanatçılar? dedi Faruk Beyin tok sesi, göbeğinin derinliklerinden kopup gelir gibi. Hayatta mıyız?
Hayattayız, doktorr Amca! dedi çocuklar, dalgalı bir koro halinde.
Sıraların arasında yürüdü, sandalyelerin sırtlıklarına yaslanarak zorla ilerledi. Biri serumlu, solgun bir çocuğun başına eğildi. Kocaman elini çocuğun alnına koydu.
Dayan aslanım, diye mırıldandı. Sonuçlar geldi. Olacak bu iş.
Nazlının yanına geldi. Melike, küçük kızın gözlerinin parladığını gördü. Nazlı ellerini uzattı, bu terli ve yaşlı adama sarılmak ister gibi.
Çiziyor musun? diye sordu. Kalın camların arkasından Melike, bir an, yorgun adamın bulanık gözlerinde, uykusuzluktan parlayan dipsiz bir mavi fark etti.
Nazlı fısıldadı:
Seni…
Faruk Bey güldü, gözlüğünü düzeltti:
Benim resmime kağıt dayanmaz.
O anda koridordan ani bir alarm sesi yükseldi; cihazlar ötüyor, tiz bir çağrı yankılanıyordu.
Faruk Demirer bir anda değişti. Nefesi, sürünmesi kayboldu. Dönüp beklenmedik bir çeviklikle kapıya koştu.
Kimse kalkmasın! diye bağırdı koca sesiyle. Ayşe, reanimasyon seti, çabuk!
Melike ellerini göğsüne bastırarak donup kaldı. Duvarın ardında acele adımlar, kısa net emirler, metalin şıngırtısı, Faruk Beyin sesi duyuluyordu artık yumuşak değil, çelikten bir komut gibiydi.
Nefes al! Haydi! Bırakma bizi! Nefes al!
Bu çığlık ürkütücüydü.
Hem bir emir hem bir dua gibi. Melike gözlerini kapadı. Korkmuştu.
Dakikalar akıp geçti, lastik gibi uzadı; oyun odasında kimse kımıldamıyordu. Herkes kapıya bakıyordu.
Kapı açıldı. Faruk Demirer, kapı pervazına tutunarak girdi. Sırılsıklamdı, önlüğü terden kararmış, kolunda bir kan lekesi vardı. Gözlüğünü çıkarıp eliyle yüzünü ovuşturdu, yüzündeki yorgunluk her yana yayıldı. Sonra cılız bir çocuk sandalyesine oturuverdi. Sandalyeden hüzünlü bir sızırtı duyuldu.
Oldu…, dedi nefes nefese. Uyudu.
Melike ona baktı. Ve birden, gözlerinden sisli bir perde çekilmiş gibi oldu.
Nazlının çizdiği garip, büyük, sakarca adamı hatırladı sonra gerçek Faruk Demirere döndü.
Ne yağı, ne teri, ne dağınıklığı görmedi artık. Sadece büyük bir ağırlık… Dev, güvenli bir kütle Çapa gibi, narin o çocuk ruhlarını dünyada tutmaya yeten bir güç. Altın kanatlı bir melek olsaydı, burada lazım olmazdı çabucak uçar giderlerdi.
Burada gerekli olan buydu: Ağır, iri, toprağın ve kahvenin kokusunu taşıyan biri. Hayatı avuçlarında tutacak ve kısık bir sesle diyecek: Bırakmam.
Kel kafası lambanın altında, kutsal bir hale gibi parlıyordu. Ama altından değil çalışmaktan ıslanmış, gündelik bir nimbus.
Nazlı sandalyeden yavaşça indi. Yavaşça, başı eğik oturan doktora sokuldu, onun kalın bacağına sarıldı daha yükseğe yetişemiyordu.
Ben söyledim, dedi usulca, Melikeye yetişkin gibi bakan gözleriyle. Kanatlarını saklıyor. Bize rüzgar yapmasın diye.
Faruk Demirer elini, Nazlının pürüzsüz kafasına koydu.
Parmakları titriyordu.
Dayanın çocuklar, fısıldadı. Biraz daha…
Melike, daha fazla bakamayıp pencereye döndü.
Korktuğu gözyaşları aktı. Kendi körlüğünden utandığı için ağladı. Işıltı, zarafet sanmıştı güzelliği halbuki asıl güzellik, karşısında kırık sandalyede oturmuş, terini koluna silen, ağır, sıradan ve kutsal bir adamdı.



