Mutfak penceresinin ardından görülenler
Kemal, temiz gömlekleri dolaba koydun mu? İki tanesini ütü sonrasında hala yığılmış halde gördüm, dedi Ferahnaz.
Ferahnaz, ben hallederim, takma kafana dedi Kemal, sesi kayıtsız.
Kafama takmıyorum canım, sadece sordum. Ne zaman çıkacaksın?
Öğleden sonra, üç gibi. Sanırım.
Ferahnaz ocakta yulaf lapasını karıştırıyordu. Aslında o çoktan yiyecek bir şey istemiyordu, ama elleri kendi başına yıllardır bildiği işleri yapıyordu; kafası ise başka yerdeydi. Pencereden içeriye, nemli nisan havası doluyordu. Avluda bir yerden, çatının ucundan su damlıyordu: tık-tık-tık. O sürekli tekrar eden ses bugün onu her zamankinden daha fazla sinirlendiriyordu.
Kaç gün kalacaksın?
Her zamanki gibi işte, dört-beş gün. Belki daha uzun, görüşmelere bağlı.
Anladım.
Yulaf lapasını kaselere pay etti. Kemalin en sevdiği büyük kupasını önüne koydu, kahvesini döktü, sütünü ekledi. Zaten yedi yıldır bilirdi nasıl içtiğini: iki kaşık şeker, bol süt. Neredeyse krem rengi olurdu kahve.
Kemal masada oturmuş telefona bakıyordu. Son zamanlarda kahvaltıda neredeyse hep telefona bakardı. Ferahnaz daha önce konuşmaya çalışmış, alınmış, sonra bırakmıştı. Sabit bir ritüel: sabah kahvesi ve yanında telefon. Yapacak bir şey yok, diye kabul etmişti.
Bak Kemal, dedi Ferahnaz, karşısına otururken. Yine giderken bir şey konuşmak istiyorum.
Hı? dedi, gözünü kaldırdı ama telefonu bırakmadı.
Danışmanlığa yazıldım. Doktor Gülşah Hanıma. Söylemiştim, kadın-doğum doktoru. Bir kez daha konuşmak istiyorum her şeyi. Çocuk meselesini yani.
Kemal telefonu masaya ekranı alta gelecek şekilde koydu. Bu kötü işaretti: hoşuna gitmeyen konuşmada hep böyle yapardı.
Ferahnaz bunu kaç kere konuştuk?
Biliyorum, konuşmuştuk. Ama bir kez daha istiyorum.
Neyi bir kez daha? Kaç yaşında olduğunu farkındasın, değil mi? Kötü anlamda söylemiyorum, çok güzel görünüyorsun ama
Elli iki yaşındayım. Bu bir hüküm değil.
Ferahnaz, dedi adını bir çocuğa söyler gibi, yumuşak ama kesindi.
Tamam, dedi kadın. Tamam.
Kaşığını aldı ve lapa yemeye başladı. Yulaf artık sadece ılıktı, tadı da yok gibiydi, ama yedi. Dışarıda çatıdan damlalar hala akıyordu. Kemal yine telefonuna döndü.
Az sonra yemeğini bitirdi, teşekkür etti ve odasına eşyalarını toplamaya gitti. Ferahnaz bulaşıkları yıkarken düşündü: çocuk meselesinde bu yedi yıl boyunca kaç kere aynı cevabı almıştı? Hep başka kelimelerle ama aynı şey: Biraz bekle, yeni işim var, Şimdi zamanı değil, stresliyim, Yaşına göre düşün, sağlığını bozma. Hep beklemişti. Kırk beşinde evlenmişti, hâlâ vakit var sanmıştı. Ah Kemal, iyi huylu, güvenilir, sakin Kemal biraz sabretmek yeter, diye düşünmüştü.
Elini bir kenarda asılı duran, üstünde nakışlı horozlar olan eski mutfak havlusuna sildi. Ne zamandır asılıydı bu havlu? Rengi de solmuştu, yenisini almak lazım artık, diye geçirdi içinden.
Kemal koridora çıktı küçük bir bavulla.
Neredeyse hazırım. Gri kazağımı gördün mü?
Gardıropta, sağdan ikinci rafta.
Hah, evet. Dolaba gitti, kapakları gürültüyle açtı. Buldum!
Sonra üstünü giydi, montunu ilikledi. Ferahnaz yakasını düzeltmeye yardım etti, eskisi gibi. Kemal yanaklarından öptü.
Hadi görüşürüz. Akşam ararım.
Tamam. Dikkatli kullan arabayı.
Merak etme.
Çıkıp gitti. Ferahnaz, koridorda bir süre öylece durdu. Asansörün uğultusu geldi. Sonra aşağıdan kapı çarpıldı. Sessizdi.
Mutfağa döndü. Kafasına kahve doldurup pencereye yanaştı. Pencere caddeye bakıyordu, kaldırım boyunca iki üç araba diziliydi; alt dairenin yaşlı komşusunun eski Renaultu, başka birinin eski tofaşı, birkaç araba daha. Nisan gökyüzü alacalı bulutlarla kaplıydı, ışık gölge nedir bilmez gibiydi.
Kemalin gri arabası tam yan apartmanın önünde duruyordu.
Ferahnaz gözünü kırptı. Sonra bir daha dikkatlice baktı. Hayal mi gördü? Plakalara baktı; ezberindeydi zaten. Kesin onun arabası. Oysa yeni çıktı, iş gezisine gidecek, neden burada bekliyor?
Birine uğrayacak, belki? Ama kime? Hiç yakın olmadılar apartmanda kimseyle. Günaydın, merhaba, öyle.
Kahvesini yana koyup izlemeye devam etti.
On dakika geçti. Araba orada.
Diğer apartmandan genç bir kadın çıktı. Otuz beş yaşında ya var ya yoktu. Mavi montluydu, koyu saçları atkuyruğu. Kucağında küçücük bir çocuk; üç yaşında anca. Kırmızı tulum, ponponlu bere. Kadın, çocukla konuştu, onu sıkıca tuttu. Çocuk annesinin yüzüne dokundu elini uzatarak.
Ferahnaz baktı sadece. Anlamadı daha, sadece baktı.
Sonra Kemalin arabasının kapısı açıldı. Kemal çıktı.
Kadının yanına gitti. Çocuğu kucağından aldı, havaya kaldırdı; çocuk güldü. Sesini Ferahnaz duymadı ama başını geriye attığını gördü. Kemal çocuğu indirip sımsıkı sardı, ponponlu bereye yanağını sürdü. Sonra kadına döndü, kadının elini tutup dudağına götürdü.
Kadının elini öptü.
Ferahnaz pencerenin önünde durdu. İçinde bir şey, çok yavaş bir şekilde, yukarıdan aşağıya inmeye başladı. Ne bir anda kopuyordu, ne kırılıyordu; sadece yavaşça, göğsünde bir raf var sanki, bütün eşyalar oradan tek tek aşağı kayıyor. Sessizce, sarsmadan.
Pencereden ayrılmadı. İzledi; Kemal çocuğu bir daha sardı, kadın çocuğun beresini düzeltti, el salladılar, Kemal arabasına bindi ve gitti.
Kadın çocukla kaldırımda bir süre daha bekledi. Sonra çocuk onu kolundan çekti; kadın elini tuttu ve gittiler.
Ferahnaz pencerenin önünden yavaşça ayrıldı, tabureye oturdu. Dizlerinin üstünde ellerine baktı; sıradan eller, biraz yorgun, yüzük parmağında evlilik yüzüğü.
Düşünüyordu: kupadaki kahve şimdi tamamen soğudu.
Kalktı, kahveyi lavaboya döktü, sıcak suyu açtı.
Düşünmesi gerekiyordu. Ama önce o içindeki, ağırlaşan rafla ilgili bir şey yapmalıydı. Kendine izin verirse, oturup ağlarsa, bağırırsa, şimdi hemen Kemali ararsa, bu yanlış olurdu. Ağlamak yasak değil; ama daha henüz her şeyi bilmiyordu. Sadece birazını görmüştü. Ama aslında her şeyi biliyordu.
Mavimsi yağmurluk, koridordaki askıda asılıydı. Onu giydi, anahtarlarını ve çantasını alıp dışarı çıktı. Hava almaya ihtiyacı vardı. Yürümeye ihtiyacı vardı, nereye olduğu önemli değildi.
Dışarısı nemliydi. Asfalt yağmurdan parlıyordu, su birikintileri beyaz gökyüzünü yansıtıyordu. Ferahnaz kaldırımdan yürüdü, yolunu bilmeden, sadece ileri. Parlak tabelalı bir marketin önünden geçti, ardından bir kuaför ve bir eczane. Eczanenin kapısında yaşlı bir kadın elinden minik bir köpek besliyordu. O minik köpek parçaları neredeyse nezaketle alıyordu elinden.
Yedi yıl, dedi kendi kendine Ferahnaz, yürürken. Yedi yıl aynı yastığa baş koymuş, ama bilmemişti. Yoksa bilmek istememiş miydi? Dürüstçe kendine sordu: İşaret var mıydı? Gördüğü bir şey olmuş muydu ama görmezden mi gelmişti?
Sürekli iş gezileri. Her ay neredeyse bir tanesi. Hep gerçekten yoğun çalışıyor sanmıştı. Kemalin işi öyleydi; sözleşmeler, tedarik, seyahat. Hiç şüphelenmemişti. Hiç.
Hep yanında taşıdığı o telefon. Sadece alışkanlık sanmıştı.
Çocuk meselesini her seferinde ince bir şekilde, nazik ama kesin biçimde kapatması Hep: yaş, yorgunluk, sorumluluk. Beklerim, anlarım, sabır diye bekledi.
Ama onun zaten çocuğu varmış.
Üç yaşında bir çocuk. Demek ki bu hikaye dört yıl önce başlamış. Evliliğin üçüncü yılına denk geliyor. Birliktelerdi yani.
Ferahnaz küçük bir parktaki oturma bankında durdu. Henüz açmamış, sadece tomurcuklu ıhlamur ağaçları vardı. Oturdu, çantasından telefonu çıkardı. Sadece tuttu, sonra tekrar koydu.
Dönünce ne yapacaktı? Kemal dört-beş gün sonra dönecek; yanında küçük bir hediye, klasik, yorgun surat, iş görüşmelerinden kalan cümleler. Kanepeye oturacak, televizyonu açacak. Nasılsın bakalım?
Nasıldı, yani?
Ihlamur ağaçlarının çıplak dallarına bakarak düşünüyordu. Dalların üzerindeki tomurcuklar neredeyse patlamaya hazırdı. Biraz daha ısı, biraz daha beklerse yemyeşil olacaktı.
Şimdi aklına ne Kemalin ihaneti, ne o kadın, ne de kırmızı tulumlu küçük çocuk geliyordu. Kendini düşünüyordu. Yedi yıl beklemiş olan Ferahnazı. İdare eden, öteleyen, sabreden Ferahnazı. Aşkın asıl sabır olduğunu, zamana bırakmanın daha doğru olacağını sandığı yılları.
O bekleyerek geçmişti o yılları.
Üşümüştü artık. Yağmurluğunu sıkıca kapatıp eve döndü.
Ev sessizdi. Kemalsiz bu daire her zaman daha sessiz olurdu; oydu halbuki, sesli bir adam değildi. Ama varlığı, o arka fonda bir sıcaklık, huzur sunardı. Şimdi o yoktu.
Odaya geçti, ortasında biraz durdu. Kitaplık, kendi okuduklarıyla Kemalin okunmamış kitapları. Berjerin yanında onun terlikleri, koltuğa atılmış mavi-yeşil kareli battaniye; bir hediye olarak Ferahnazın aldığı.
Battaniyeyi eline alıp biraz tuttu. Yün yumuşacıktı. Sonra tekrar bırakıp depoya gitti. Oradaki üst rafta, taşındıklarından beri açılmamış kutular vardı. Üç yıl öylece duruyordu. Bir merdiven alıp en üstteki kutuyu indirdi. Eski kitaplar, belgeler, bir kutu eski fotoğraf.
Fotoğrafları çıkardı, yere oturup bakmaya başladı.
Şurada otuz yaşında kendisi; incecik, yana gülüp bakıyor, kameraya değil, başka tarafa. Yanında bir grup insan, şimdi kimin kim olduğunu hatırlamak zor. Anne ve babası yazlıkta, genç, mutlu, arkada denizi var. En yakın arkadaşı Nerminle parkta kucaklaşmışlar, kırk yaşlarında. Nermin şimdi elli altı. Onu aramalı. Sonra.
Fotoğrafları kutuya koydu, merdivenden inip banyoya geçti yüzünü yıkamaya. Aynaya baktı; yorgun gözler. Cildi güzeldi, ona hep öyle demişlerdi. Göz kenarlarında ve ağız çevresinde ilk kırışıklıklar. Omuz hizasında beyazlara çalan koyu saçlar. Elli iki yaşında sıradan bir kadın.
Kocanın ihaneti hemen iz bırakmaz insanda. Önce sadece kendi yansımasına bakarsın: demek ki bu sensin. Yedi yıl kandırılan bir eş. Çocuk beklerken, kocasının başka bir çocuk büyüttüğünden habersiz biri.
Suyu kapatıp mutfağa geçti, öğle yemeğini hazırlamaya koyuldu. Yapacak bir şey lazımdı.
Sonraki dört günü tuhaf bir çift yaşam halinde geçirdi. Dışarıdan bakınca her şey eskisi gibi: yemek yapıyor, temizlik, alışveriş, annesini arıyor. Kemal akşamları söz verdiği gibi arıyordu. Sakin konuşuyordu, işten, toplantıdan bahsediyordu, Nasılsın? diyordu. O da İyiyim, yeni mutfak havlusu aldım filan diyordu. O gülüyordu. Ferahnaz da gülüyordu, en korkuncu da buydu: ne kolay gülümsediği.
Ama içeride başka bir hayat akıyordu.
Sürekli düşünüyordu. Hiç olmadığı kadar, parça parça, titizlikle. Dönüşlerinde Kemalin bazen farklı olduğunu hatırladı; bazen daha yumuşak, bazen dalgın. Yorgun sanmıştı. Şimdi biliyordu: oradan, onlardan dönüyordu.
O kadını düşündü, koyu saçlı kadını. Otuz beş yaşlarında. Güzel miydi? Sanırım. Güvenli, yerini bilen, vücut dili rahat. O yer, artık kocasının yanıydı.
Ve çocuk kız mıydı, erkek mi? Anlamamıştı. Kemal onu havaya kaldırınca, çocuk gülmüştü.
Kemal, onun yanında hiçbir çocuğu öyle kaldırmamıştı. Hiç merak göstermemişti. Bilmiyorum ben öyle ufaklarla, bana göre değil derdi, inanmıştı.
Üçüncü gün Nermini aradı.
Nermin, gelebilir misin?
Tabii ki. Sesin tuhaf geliyor, bir şey mi oldu?
Gel, kahve demlerim.
Nermin bir saat sonra geldi. Aynı mahallede oturuyorlardı, yolları ve marketleri birdi. Yirmi yıldır görüşüyorlardı, beraber çalıştıkları eski günlerden beri. Hayat sürükledi, Nermin evlendi, taşındı; Ferahnaz da değişti, ama bağları hiç kopmadı.
Nermin içeri girip üstünü çıkardı. Yüzüne baktı.
Ferahnaz. Ne oldu sana?
Otur, mutfağa geçelim.
Her şeyi anlattı; kısa ve net biçimde. Nermin sessizce dinledi, bir defa elini sıktı sadece. Sonra bir süre dilsizce masaya baktı.
Allahım, dedi sonra. Allahım.
Hıh.
Emin misin? Gerçekten o muydu?
Nermin, yedi senedir o arabaya, o adama bakıyorum ben, elbette eminim.
Ne yapacaksın?
Düşünüyorum.
Önce konuşsa mısın, açıkça?
Konuşacağım. Döndüğünde.
Ferahnaz, iyi dayandın. Ama böyle her şeyi içine atmak da
Nermin, dedi, lütfen. Acımamı istemiyorum. Yanımda olman yeterli. Bak, buradasın işte. Sağ ol.
Nermin sarıldı ona, güçlü, eski dostlar gibi kelimesiz.
Hep yanındayım, dedi. Her zaman, gece-gündüz. Tamam mı?
Tamam.
Akşam karanlığında uğurladı Nermini. Bardakları yıkadı, mutfağın ışığını söndürüp odaya geçti. Üstünü bile çıkarmadan yatağa uzandı. Tavanı izledi.
Şunu düşündü: yedi yıldır bir gerçeklik inşa ettiğini sanmıştı. İdeali değil ama gerçek olanı. Beraber sabah kahveleri, yulaf lapası, kuralları, paylaşılan sessizlikleriyle bir beraberlik. Hep bunun kalıcı ve doğru olduğuna inanmıştı: tutkulu aşk değil, paylaşmak, sabır, sabit bir birlikte.
Ama meğer o bu birlikteyi kurarken, Kemal başka bir birlikte için kuruyormuş. Hem de evlerinin beş dakika ötesinde.
Sadece beş dakika.
Gözlerini kapadı. Hafif, ilkbaharın çekingen yağmuru camda uğulduyordu, can sıkıcı değil.
Beşinci gün, öğleden sonra döndü Kemal. Anahtarı olduğu halde kapıyı çaldı. Ferahnaz kapıyı açtı.
Geldim, dedi gülümseyerek. Yorgun, evden biri gibi. Bavulunu bırakıp ona sarılmak istedi.
Dur, dedi kadın.
Sesindeki bir şey onu durdurdu.
Ne oldu?
Gel, odaya geçelim, konuşmalıyız.
İkişer minder, arada küçük sehpa, üstünde eski kâğıttan laleler… Ferahnaz kendi yaptığı bir vazoydu o.
Kemal, dedi, sen o gün apartmanın önünde değil, yandaki binadaydın. Kadın ve bir çocuk vardı. Çocuğu kucağına alırken seni gördüm.
Kemal sustu. İnkar değil, açıklama beklemeyen bir sessizlikti bu.
Kemal.
Ferahnaz, dedi.
Sahne istemiyorum, dedi kadın, içi elektrik hattı gibi sızlasa da sesi sakindi. Bağırmak, ağlamak, açıklama istemiyorum. Sadece tek cevap istiyorum: o çocuk senin mi?
Duraklama.
Evet, dedi.
Başını salladı kadın. Hepsi buydu. Zaten biliyordu ama şimdi kesin bildi.
Kaç yaşında?
Üç.
Ne zamandır berabersiniz?
Ferahnaz, lütfen
Soruyorum.
Başını eğdi adam.
Beş yıldır.
Beş yıl. Çocuktan önce iki sene. Yani daha evliliklerinin başında.
Anladım, dedi Ferahnaz.
Kötü niyetim yoktu. Hiçbir zaman planlamadım, kendiliğinden oldu
Kendiliğinden, tekrar etti kadın, öylesine.
Şimdi ne düşündüğünü biliyorum.
Sanmam.
Ben
Kemal. Kalktı kadın. Gereği yok. Yeterince gördüm. Çocuğu nasıl sevdiğini, kadına nasıl baktığını gördüm.
Bunu derken şaşırdı: ağlamıyordu. Hiç hem de. Hiç istemiyordu. İçinde başka bir şey vardı. Ağır, tuhaf; ama havadan sonra ilk kez net bir duygu. Gözleri berrak.
Birkaç eşyamı alacağım. Geri kalanları sonra konuşuruz.
Nereye gideceksin?
Anneme. Sonrası bakarız.
Ferahnaz, dur. Konuşabiliriz. Her şeyi anlatabilirim.
Zaten anlattın.
Odaya geçti. Yatak altındaki küçük valizi çıkardı. Günlük giysi, evraklar, biraz kozmetik, iç çamaşırı, birkaç kalın kazak. Komodin üstündeki kitap, annesiyle babasının çerçeveli fotoğrafı, en sevdiği parfüm, telefon şarjı.
Kapıda Kemal izledi onu.
Ferahnaz, lütfen konuş.
Nasıl konuşayım? Suskunlukla toplamak ve gitmek başka nasıl olur ki?
Cevap vermedi adam.
Valizini kapatıp, onu geçip antreye gitti. Paltosunu giydi. Sıkıca sarmaladı yakasını. Rahat botlarını giydi.
Bir kez daha dönüp masadaki kâğıt lale vazosunun yanına yüzüğünü bıraktı. Dikkatlice.
Anahtar demetini çıkardı, dairenin anahtarını ayırıp antredeki mobilyanın üstüne koydu.
Ferahnaz, dedi adam.
Kemal, dedi kadın. Sana gerçekten her şeyin hayırlısını diliyorum. Bunu içten söylüyorum.
Çıktı.
Asansörde kendi silik yansımasına baktı, kendini zar zor tanıdı. Asansör sarsıldı, kapılar açıldı.
Dışarıda hafif soğuk vardı. Yola valiziyle çıktı, bir an durdu, alışmaya çalıştı. Sonra otobüs durağına yürüdü. Annemin evi başka bir semtteydi, kırk dakika kadar otobüsle.
Ne bir kavga, ne bir bağırış. Yıllar sonra, tam da bunu hatırlayacaktı Ferahnaz: sessizce ayrılmış olmasını. Ne teslim olduğu, ne affettiği içindi. Kendi kararı olduğu için, kendi onurunu koruduğu için. Karşılık için değil, sadece kendisi için.
Durağın rüzgârında paltosunun yakasını kaldırdı.
Bir yıl geçti.
Küçük şehir hiç değişmemiş gibiydi. Aynı ıhlamurlar merkezde, artık yemyeşil. Aynı market, aynı eczane köşede. Aynı yaşlı kadın minik köpekle dışarı çıkar bazen. Küçük şehirlerin hayatı yavaş akar; ve Ferahnaz o yıl bunun da güzel olduğunu anladı.
Bir başka mahallede küçük bir daire kiralamıştı. İki oda, üçüncü kat, manzarası bahçeye bakıyordu. Bahçe alt katta oturan yaşlı ev sahibinindi, yazın çilek, floks yetiştirirdi. Floksun kokusunu çok sevmişti Ferahnaz; sabah pencereyi aralayıp o taptaze kokuyu içine çekiyordu.
Küçük bir iş kurdu. Hemen değil; ilk aylar şaşkınlık, uzun anne sohbetleri, Nerminle görüşmeler, avukat işleri Sonra, sonbaharın başında, kağıt lalelerini hatırladı.
Her zaman el becerisi vardı: örgü, dikiş, seramik, sepet örmek, hepsini sadece hobi diye yapmıştı. Ama bir gün, neden hobi değil ki, dedi.
Nermini aradı.
Nermin, atölye açmak istiyorum.
Ne atölyesi?
Ev için dekoratif işler, el yapımı süsler Ben becerikliyim, bilirsin. Ufak bir oda, personel yok, meydan bana kalsın.
Para işi bunlar Ferahnaz. Kira, malzeme?
Birikimim var. Küçük başlarım; tek oda, tek başıma.
Ciddi misin?
Evet.
Nermin sustu, sonra:
Aslında şaşırmadım, dedi.
Yer hemen bulundu. Merkezin eski apartmanında, giriş katında küçük bir oda, çok ucuzdu. Ferahnaz duvarları ak boya yaptı, raflar astı, büyük çalışma masası aldı, iyi bir ışık kurdu. Adı sade oldu: Ferahnazın Atölyesi.
İlk müşteriler komşular, annesinin arkadaşlarıydı; kuru çiçekten çelenkler, panolar, mumlar, örgü saksı altlıkları aldılar. Sonra birisi mahalle grubuna yazdı, sonra artırarak yayıldı. İnternette sayfa açtı, ürünler geldi, satışlar kıt kanaat, yetişiyordu. Kira derdi kalmamıştı, kaygısı azalmıştı.
Asıl önemli olan buydu: Her sabah uyanınca, bugünün kendisine ait olduğunu bilmek. Ne zaman açacağına, kime ne anlatacağına, ne üreteceğine kendi karar veriyordu. Basit ama büyük bir şeydi bu. Bunu anlatamazdı duymayanlara. Kendi sabahı. Kendi kahvesi. Kendi takvimi.
Kemali artık nadiren düşünüyordu. Bazen bir palto kesimi, hafif bir tütün kokusu çıkar karşısına. İçinden bir saniye geçerdi, izin verirdi, sonra devam ederdi. Ne öfke vardı, ne acı. Sadece gerçekleşmeyen bir hayalin kederi; doğmamış bir çocuk, beklemiş yıllar
Ama huzurlu bir kederdi bu.
Nisan sonuna doğru, bir akşamüstü, atölyeden dönerken, malzemelerle dolu poşet elindeydi. Yeni bir sipariş vardı: genç bir kadın, bebek odası için ahşap ve yün pomponlardan bir mobil istemişti. Tasarımını kafasında canlandırıyordu, pastel tonlarda ahşap ve yün, beşiğin üstünde sallanacak.
Her zaman önünden geçtiği bir kafenin önünde bir adam dikiliyordu. Kırklı yaşların sonu, saçları kırçıllı. Onu dikkatlice süzdü.
Ferahnaz? dedi adam, Sensin değil mi?
Yaklaştı, iyice bakınca tanıdı.
Salih?
Yaaa! güldü. Yirmi yıl oldu değil mi seni görmeyeli?
Salih. Eski iş arkadaşlarındandı, henüz gençken başka işler peşindeydi, sonra yollar ayrıldı.
Yirmi yıl ya da fazlası, dedi Ferahnaz. Sen nasılsın?
Pekâlâ. Üç yıl önce İstanbuldan sıkılıp döndüm buralara. Sen de buralıydın zaten, değil mi?
Hiç çıkmadım buradan.
Durun, acele etme, dedi Salih, kafeye işaret etti. Kahve iyi burada, bana eşlik eder misin?
Biraz tereddüt etti Ferahnaz. Elinde poşet, evde sipariş bekliyor. Ama, neden olmasın?
Olur, dedi kadın.
Cama yakın masada oturdular. Ona cappuccino, Salihe sade kahve. Salih anlatmaya başladı; farklı şehirde uzun süre çalışmıştı, evlenmiş, boşanmış, bir daha evlenmiş, yine olmamış. Kendiyle dalga geçti, gülerek.
Ya sen? Evlilik vardı sanki?
Vardı. Bitti.
Ne zaman?
Bir yıl.
Zor mu geçti?
Cappuccino bardağını tuttu kadın. Sıcak, üstünde yaprak motifi vardı.
Zor, dedi dürüstçe. Ama insan, başına bir şey gelmeden anlamıyor. Bazı acılar dışarıdan beklediğin kadar kötü değil; başına gelince, iyi ki olmuş diyorsun. Çünkü şimdi daha iyiyim. O zamandan değil, şimdi.
Değiştin mi peki?
Bir süre düşündü.
Aslında oldum gibi değil… Daha çok kendim oldum. O kadar.
Salih başını salladı, dikkatlice baktı.
Şimdi ne yapıyorsun?
Atölyem var. Ev dekoru, el işi. Sadece kendimin, kendi işim.
Cidden mi? içten şaşırdı Salih. Hep bir şeyler yapardın hatırlıyorum, masanda hep küçük el işlerin olurdu.
Hatırladın mı?
Evet, camdan küçük bir vazoydu. Nereden bulmuştun o renkli taşları
Parfüm şişesiydi o. Vitray boyalarla boyamıştım.
Aynen! Herkes sorar dururdu.
Bir süre sustular. O garipten çok iyi, dinlendirici bir sessizlikti.
Mutlu musun? diye sordu Salih, doğrudan.
Camdan dışarıya baktı Ferahnaz. Akşam olmuştu, ama şehir daha yumuşak bir ışıkla parlıyordu. Sokak lambaları açılmıştı. İnsanlar geçip gidiyordu: kimisi çocuğuyla, kimisi tek başına.
Bilmem Mutlu demek sanki küçük bir şeyi tarif ediyor; çorbanın tuzu tam olmuş ya da ayakkabı rahat olmuş gibi. Benimki başka bir şey. Anlatması zor.
Yine de dene, dedi Salih.
Düşündü.
Her sabah atölyeye gidiyorum. Bazen sipariş, bazen sadece kendim için bir şey Orada masada, ellerimde bir şey şekilleniyor. Yokken var oluyor. Ve kimseye ait değil; sadece bana. Kimse bana hediye etmedi, kimse elimden alamaz. İşte bu galiba yaşamak denilen şey bu.
Salih hafifçe gülümsedi.
Bence de öyle.
Arka fondan kafenin bozuk radyosundan eski bir şarkı tınladı. Bardakta azalmış, soğumuş kahve.
Salih, dedi kadın, Ben çıkayım artık. Yarın erken kalkacağım.
Tabii dedi adam, Poşetini de unutma. Karşılıklı gülümsediler, kapının önünde ayrıldılar. Kadın yoluna devam etti. Arkasına bakmadı.
Ev sessizdi. Camı açtı, gece bahçesinden nemli, temiz nisan havası aldı içeri. Poşetlerden malzemeler çıktı; pastel yünler, ahşap çubuklar. Masaya yaydı hepsini, yeni yapacağı pomponları hayal etti. Küçük, yumuşak; gece yarısı, hafif rüzgarda usulca sallanacaklar. Bir bebeğin beşiğinin üstünde.
Çaydanlığı koydu, suyu beklerken malzemeleri topladı. Her bir sabah kendi kahvesi, her seçim kendi kararıydı. Bazen sadece biraz telkariye yün lazım oluyordu.
Dışarıda ağaçlar uğulduyordu. Sessiz, yumuşak bir rüzgar, yeni yaprakları okşar gibi. Uzakta bir yerlerde yağmur başlamıştı.
Ferahnaz kupayı iki eliyle kavrayıp pencerenin önünde karanlığa baktı. Yarın mutlaka biraz daha bej yün almak gerektiğini düşündü. Kalmamıştı. Ve yeni bir mutfak havlusu Çünkü o eski havlu tamamen solmuştu artık.




