Telefon, masanın kenarında titreştiğinde, Emine Hanım tam buzdolabından tereyağı çıkarıyordu. Ekranda Murat yazısını görünce, sadece bir annenin, gün boyu bekleyip de kendine itiraf edemedigi bir telefon için nasıl gülümsediğini hatırlıyorum.
Muratım, hoş geldin oğlum. Tam da sana saat kaçta geleceksiniz diye sormak istiyordum; öğleden sonrakı trenle mi, akşamkiyle mi gelirseniz, yemeği ona göre hazırlarım.
Telefonda kısa bir sessizlik oldu. Düşünen birinin değil de, çoktan kararını verip nasıl başlayacağını bilemeyenin sessizliği.
Anneciğim, bak… Aslında bunun için aradım.
Emine Hanım tereyağını masaya bıraktı, ellerini havluyla silmeye başladı, farkında olmadan.
Söyle yavrum.
Bu sene gelemiyoruz, anne. Bayramda… Yani…
Bir an cevap veremedi. Paketlenmiş kuş üzümlerine, tahta kesme tahtasına, oda sıcaklığına bırakılmış üç yumurtaya baktı.
Nasıl yani, gelmiyorsunuz?
Anne, öyle oldu. Bu bayram, evde kutlayacağız. Sakin sakin. Zeynep çok yoruldu, işinde yıl sonu kapanışı var, perişan oldu resmen, dinlenmeye ihtiyacı var, anlıyorsun ya? Gerçek dinlenme.
Burada dinlenirsiniz yavrum. Her şeyi ben hazırlayacağım, hiç işiniz olmayacak.
Anne…
Bunu tek kelimeyle söyledi ama içinde o kadar çok şey vardı ki, Emine Hanım sustu.
Anne, bak, sana dürüst olacağım, olur mu? Hemen kızma, önce bir dinle.
Anlat.
Zeynep, her size gelişimizden sonra birkaç gün kendine gelemiyor. Senin kötü olduğundan değil; iyisin, biliyoruz. Ama orada dinlenemiyor. Hep bir şeyleri yanlış yapıyormuş gibi hissediyor kendini. Sen, nasıl doğradığını, nasıl tuzladığını, hangi peyniri aldığını düzeltiyorsun. O da çok uğraşıyor, sana beğendirmeye çalışıyor, ama sonunda yine yanlış yapmış gibi oluyor.
Kırmak istemedim ki hiç. Sadece…
Biliyorum, istemedin. Biliyorum. Ama o böyle hissediyor. Ve ben görmezden gelemem. O benim eşim, anne.
Emine Hanım sustu. Dışarıdan bir araba geçti; komşunun köpeği havladı. Hepsi olağan, hepsi uzak.
Tamam, dedi sonunda. Anladım.
Kırılmadın değil mi?
Anladım Murat, dedi tekrarlayarak. Evde kutlayın. Dinlenin.
Kırmızı tuşa bastı, masanın yanında kaldı. Üzümler paketteydi, tereyağı erimeye başlamıştı. Hazırlanmış üç yumurta, tahta üzerinde onları izliyordu sanki.
Gözleri dolmadı. Sadece tereyağını yerine koydu ve mutfaktan çıktı.
Eşi, Mehmet, salonda elinde gazete oturuyordu. Aslında artık gazete alan yoktu ama o, elini meşgul etmek için gazete köşeleriyle oynardı.
Murat aradı, dedi Emine Hanım.
Duydum. Gelmiyorlar mı?
Gelmiyorlar.
Mehmet gazeteyi indirdi, eşine baktı. Otuz dört yıl aynı yastığa baş koymuştu, onun yüzünü başka herkesten iyi bilirdi.
Bırak canım, biz de baş başa kutlarız.
Ben üç paket kuş üzümü almıştım.
Yeriz.
Emine Hanım mutfağa döndü, malzemeleri tek tek yerine yerleştirmeye başladı. Tertip yapmayı, dağınıklık içindeyken bile düzen kurabilmeyi iyi bilirdi.
İlk iki gün boyunca Emine Hanım, Muratın lafı yanlış anladığına, Zeynepin öyle bir şey demediğine, oğlunun lafı büyüttüğüne kendini ikna etmeye çalıştı. Herhalde Zeynep yoruldum dedi, Murat ise sonunu getirdi. Erkek kişisi işte, bir cümleden hikaye yazarlar.
Ama üçüncü günden sonra, bu savunma da işe yaramadı.
Geceleri uyuyamaz oldu. Yatakta, istemeden, aklına takılıp kalanları düşündü. Geçen yılbaşında gelmişlerdi. Zeynep mutfağa gelmiş, yardım önermişti. Çok sevindiğinde patates soymayı istemişti. Sonra Zeynepin nasıl soyduğuna bir bakayım dedi ve dayanamayarak fazla kalın soyuyorsun, ziyan oluyor, demişti. Zeynep sessizce yeniden soymuştu. Sonra salatalık doğramasını istemişti. Kısa, bu kadar küçük olmaz, biraz daha büyük olacak demişti. O da tekrar doğramıştı. Sonra markette, Zeynep yanlış marka yoğurt almış, Emine Hanım kasada görünce değiştirmesini istemişti.
O karanlıkta bunları birer birer sayarken, içine fena bir duygu çöküyordu.
Kötülük olsun diye yapmamıştı. Hep güzel olsun, düzenli, eksiksiz olsun istemişti. Tüm hayatı böyle geçmişti; kim ilgilenecekse yapsın diye değil, kendi ilgilenmeli, yoksa ters giderdi her şey. Hep bütün yükü o çekmişti: domatesi, soğanı, evin işini, kocayı, oğlunu. Onsuz bir şey yolunda gitmezdi gibi gelirdi. Buyurganlıktan değil, dağılma korkusundan…
Ama Zeynep bilmiyordu onun korkusunu. Zeynep sadece şunu görüyordu: Yardım etmek istiyor, her seferinde düzeltiliyor.
Mehmet, gece döndü, mırıldandı. Emine Hanım tavana baktı.
O, ilk gelinliğinde kayınvalidesi Emine Hanımı hatırladı. Sultan Hanım, tatlı bir kadındı ama her şeyi kendi bildiği gibi yapmak isterdi. Ne zaman yardım etse, mutlaka bir eksik ya da yanlış bulunurdu. Bu yüzden, bir süre sonra yardım etmemeye başlamıştı. Misafir gibi oturup sofra hazır denmesini beklerdi.
İşte…
Demek Murat, beceriksiz lafını Zeynepten duymuştu, o da zaten kayınvalidesinden duyduğunu oğluna aktarmıştı. Döngü kapanmıştı.
Sabah Mehmetten önce kalkıp kahve yaptı, pencere önüne oturdu. Dışarıda nisan yeni uyanıyordu. Ağaçlar cansız, ama toprak kabarmış, bahar kokusu vardı. Komşular bahçede, hayat kendi akışında ilerliyordu.
Mehmet mutfağa girdi, kahve aldı, karşıya oturdu.
Gece uykusuzmuşsun, ha?
Biraz uyudum.
Murat yüzünden mi?
Başını salladı.
Boşver kendini üzme. Gençlerin kendi düzeni var.
Mehmet, Zeynep benden yoruluyor muymuş?
Mehmet sustu, bardağı bıraktı.
Tahmin ediyordum.
Bir şey demedin mi?
Ne diyeyim, dinler miydin ki?
Cevap vermedi. Biliyordu, dinlemezdi. Hele başta. Gönül koyar, onlar için yapıyorum, kıymet bilmiyorlar derdi.
Ben de Sultan Hanım gibiyim, dedi yavaşça.
Mehmet kaşını kaldırdı.
O kadar mı?
Aynısı işte.
Cevaplamadı, bu da bir şey ifade ediyordu.
Bayramı baş başa karşıladılar. Emine Hanım yine de küçük bir çörek yaptı; hiç yapmamak daha zordu. Birkaç yumurta boyadı, Mehmetin sevdiği paçanga böreğinden. Sade bir sofra hazırladılar, üç çeşit, kırk tabak yoktu. Oturdular, eski bir film izlediler.
Garipti. Sessiz ve farklı ama düşündüğü kadar da acılı değil.
Akşam Muratı aradı.
Bayramın kutlu olsun, oğlum.
Senin de, anne. Nasılsınız?
İyiyiz. Sakin geçti. Siz?
İyi, huzurluyuz. Zeynep teşekkür ediyor, anladığın için.
Bu anladığın için içini sızlattı. Demek Murat, Zeynepe anlatmıştı. Zeynep şimdi ne hissediyordu acaba? Sonunda rahata erdi mi, yoksa…
Selam söyle Zeynepe, dedi yüksek sesle. İyi dinlenmeler dilerim.
Bayramdan sonra haftalarca bir tuhaflık vardı Emine Hanımda. Ne kırgınlık, ne gözyaşı; sanki içte bir kıymık, unutulmayan cinsten. Bazen doğru düşündüğüne, bazen de yıllarca emeği varken şimdi yanlış yaptığına kızıyordu. Otuz iki yıl dile kolay; hepsinde Murat için uğraşmıştı, sonunda mı yanlış olmuştu?
Bu, poliklinikte beklerken de aklına geldi, markette de, sütçüler pazarı yolunda da…
Sonra Bir Mayıs günü her şey biraz değişti.
Otobüsteydi. Tipik şehir otobüsü; kalabalık, demir kokusu, parfüm. Yanında yaşlı bir kadın, elli beş yetmiş beş arası, lacivert mantolu. Camın kenarında oturan, biraz otuzlu yaşlarında yorgun bir kadın. Duruşundan, omuzlarından; her an bir eleştiri bekleyen bakışından belliydi.
Yaşlı kadın konuşuyordu. Yüksek sesle değil, ama Emine Hanım yakındı, duyuyordu.
O botları niye giydin yine, siyah olanlar daha iyiydi. Çanta da olmadı. Daha dikkatli ol dedim sana. Kızım, deri olanı alsana, bu bez çantayla okullu gibi geziyorsun.
Genç kadın cama baktı. Cevap vermedi. Duymazdan gelmek değil, alışkanlıktan pes etmiş gibi.
Her zaman acele ediyorsun. Daha konuşuyorum, beni duyuyor musun?
Duyuyorum, anne.
İki kelime. Sessiz, duygusuz.
Emine Hanım o genç kadına bakarken, içinde ham bir tanıdıklık hissetti. Şefkatten başka bir şey. Sanki kendi gençliğinden bir sahne gördü. Zeynepin mutfağında patates doğrarkenki halini gözünün önüne getirdi. Aynı gergin omuzlar, aynı her an eleştiri gelir bakışı.
Otobüs durdu, yaşlı kadın gençten destek alarak indi. Alışılmış bir sabırla, minnet ummadan…
Kapı kapandı. Emine Hanım bir süre daha ayakta kaldı.
İşte buydu dışarıdan görünen.
O hep sanıyordu ki, onun sevgisi farklıdır; daha yumuşak, daha anlayışlı, daha sıcak… Ama otobüste izlediği bu sahnedeki fark ise sadece dozundaydı. Yaşlı kadın hoyratça, Emine Hanım daha kibarca, daha gülümseyerek. Ama gergin genç omuzlar, her yerde aynıdır.
İndiği duraktan eve yürüdü, ağır ağır. Kavakların ilk yapraklarını, çocuk parkındaki top peşinde koşanları, pencere önünde duran kediyi içinden not etti.
Büyümüş çocukla olan ilişki, küçük çocukla aynı değildi. Küçükken her şeyi kontrol etmek gerekirdi. Doğruydu, aile öyleydi. Ama çocuk büyüyünce, anne o kontrolden bırakmalı. Artık misafirdi artık, yönetici değil. Çünkü iyi bir misafir başkasının evinde mobilyaları yeniden dizmezdi.
Murat çoktan büyümüştü. Zeynep onun eşi, hayatıydı. Emine Hanımın onlar için uğraşıyorum dediği şey aslında bambaşka bir şeydi. Uğraşıyordu ama kendi doğru bildiğince… ve hepsi o kadardı.
Eve gidince çay koydu, eski okuldan arkadaşı Nermin Hanımı aradı.
Nermin, konuşacak vaktin var mı?
Tabii, hayırdır?
Bir şey yok, sadece biriyle konuşmak istedim. Delirmediğime emin olayım diye.
Nermin Hanım hepsini dinledi. Muratı, Zeynepi, otobüsteki sahneyi, Sultan Hanımı… Sonunda sadece dedi ki:
Emine, bana en çok ne tuhaf geldi biliyor musun? Çoğu kadın senin yerinde olsa sadece kırılır geçerdi.
Ben de önce kırıldım.
Ama orada bırakmamışsın işte. Az bulunur bu.
Bilmem Nermin. Otobüsteki kadında kendimi gördüm; Zeynep de aynı bana bakıyor olabilir diye…
Şimdi ne yapacaksın?
Bu soru, günlerce döndü kafasında. Arayıp konuşmak? Seni üzdüm, özür dilerim mi diyecekti? Neye yarardı? Murat zaten anlatmıştır, artık beklemiyorlardır belki. Ya da bekliyorlardır; Zeynep, sadece duymak istiyordur…
Emine Hanım geceleri düşündü, eski pamukları didikler gibi. Sonunda konuşmamaya karar verdi. Çünkü böyle bir konuşma yine kontrol isteği olurdu: Bak ben değiştim, anlattım. Yine kendisiyle ilgili olurdu, Zeyneple değil.
En iyi yol harekete geçmekti.
Mayısın sonunda, Murat aradı; yeni eve taşınıyorlardı, Anne, cumartesi gelin, bekliyoruz.
İçinde hemen hazırlığa başlama refleksi yükseldi: ne yapılır, ne götürülür, ne pişirilir?.. Sonra hemen durdu.
Dur.
Alışveriş merkezine gitti. Seyyar pazar veya mutfak eşyacısı değil, hediye dükkanlarının olduğu yere. Rafları gezdi. Bir rafta dinlenme seti gördü: lavanta kokulu yağ, uyku maskesi, minik bir difüzör, yıldız şeklinde kulak tıkacı. Pahalı da değil ama anlamlı.
Bir de masaj hediye çeki aldı lüks değildi, dinlenme içindi.
Murata ise bir mimarlık kitabı aldı; oğlunun ilgisini bildiği bir şey.
Mehmet sordu, Ne aldın?
Zeynepe hediye.
Doğru dürüst bir şey mi?
Doğru dürüst, Mehmet. Tencere filan değil.
O gün cumartesi, şehrin diğer ucuna gittiler. Murat karşıladı, sarıldı, babasına el verdi. Asansörde Emine Hanımın kalbi sıkıştı; korku değil, kendi kendine bir sınav gibi.
Kapıyı Zeynep açtı; ev kıyafetinde, sade, biraz temkinli bir gülüşle.
Hoş geldiniz, Emine Hanım, Mehmet Bey. Buyurun.
Merhaba, Zeynepciğim.
Ev küçük, aydınlık, pencereden bol ışık geliyordu. Henüz tam yerleşmemişlerdi ama bir yuva hissi vardı, kutu yığını değil. Pencere kenarında iki sukulent, duvarda sade bir tablo.
Çok güzel olmuş, dedi Emine Hanım.
Samimi, gönülden söyledi, nazik olmak için değil.
Zeynep biraz şaşırdı, belli etti.
Teşekkür ederim. Daha perdelere bakıyoruz.
Işık güzel böyle, dedi Mehmet.
Sofraya oturdular. Zeynep kendi hazırlamıştı; peynir, domates-salatalık, ekmek… Sade ve sıcaktı. Çay damladı. O, salataya bakınca otomatik olarak domatesler büyük doğranmış fark etti. Ama sesini çıkarmadı. Sadece çatalla aldı, yedi.
Küçük bir gayretti, dışarıdan bakınca görünmez; ama içinde ağırlık kalkmıştı.
Sonra Zeynepe paketi verdi.
Bunu sana getirdim. Yeni evin hayırlı olsun.
Zeynep açıp baktı, uyku maskesine, difüzöre, kulaklık yıldızlarına. Yüzü yavaşça değişti; gün doğarkenki gibi yumuşakça.
Bu… bana mı?
Sana. Çok çalıştığını duyuyorum, Murat anlattı. Dinlen diye.
Zeynep ona baktı. Çekinerek değil, bu kez doğrudan.
Teşekkürler, Emine Hanım.
Ne demek, Zeynep.
Murat ikisine de baktı, sustu. Mehmet, balkona bakmaya gitti; balkon iyiymiş, yazın domates yetişir diye hava yumuşadı, herkes güldü.
Çayla evin sohbeti; konu, hangi otobüs geçer, tamirat işleri, balkon düzeni… Emine Hanımın aklına birkaç defa şuraya şunu koy, saksıyı oraya as gibi fikirler geldi, tuttu kendini. Düşünceler yanlış değildi, ama burada ve şimdi yeri yoktu.
Zeynep, hazır alınmış bisküvi çıkardı. Eskiden ev yapımı olmalıydı ya… Ama aldı, yedi, güzeldi.
Mehmet bağ bahçe anlattı, Murat güldü. Zeynep çay içerken yüzü sakindi artık; huzurluydu. Artık tedirginlik, bir şeylere yetişme hali yoktu.
Çıkarken, Emine Hanım Muratın elini tuttu.
O bayram günü söylediklerin doğruymuş.
Murat baktı.
Üzüleceksin diye korktum.
Üzüldüm de… ama doğruydu.
Oğluna sıkı sıkı sarıldı; çocukken bisikletten düştüğünde, ağlamadan huzur aradığında olduğu gibi.
Mayıs gecesi sıcaktı. Kavak kokusu vardı.
Zeynep iyi kız, dedi Mehmet yürürken.
Çok iyi, dedi Emine Hanım.
Bugün iyiydin.
Nereden anladın?
Domatesleri karışmadın.
Güldü. O da güldü.
Hayat, elli beşten sonra insanı hep yeni şeyler öğrenmeye zorluyor. Artık bilgisayar, yabancı dil değil asıl mesele; bırakabilmek, doğru zamanda el çekmek, kendi değerini kaybetmeden geri durabilmek… Hayatlarının merkezinde olmadan hala sevebilmek…
Emine Hanım arabaya bindiğinde buruk hissetmedi. Evet, elli sekiz yaşında iyi bir kayınvalide olmayı öğreniyordu. Geç de olsa, hiç olmamasından iyiydi.
Bunun kolaylaşacağını bilmiyordu. Mutlaka yine aklına karışsam mı, iyileştirsem mi gelebilecekti. Alışkanlık yılların yaptırdığı bir şeydi; bir günde değişmezdi.
Ama bir şey değişmişti.
Aile ilişkileri, teori değildir. Bazen sadece sessizce çatala büyük doğranmış domates alıp yemekten ibarettir. Kimse alkışlamaz, kimse çok olgunsun demez. Ama hayat bazen budur işte.
Aradan üç hafta geçti. Murat yine aradı: Zeynep maskeyle uyumaya alıştı, sana da çok teşekkür ediyor.
Emine Hanım güldü.
Vallahi iyi olmuş. İşe yaramış demek ki.
Anne, haziranda da gelir misiniz? Balkona mangal alacağız, Zeynep güzel tarif buldu.
Geliriz oğlum.
Ama lütfen, tamam mı? Üç günlük yemeği yanında getirme, sadece gel.
Merak etme, sadece ekmek getiririm.
Ekmek serbest.
Telefonu kapadı, biraz oturdu. Sonra kalktı, mutfağa geçti. Sıradan bir akşam yemeği; patates, et sote, komşu Zeynep ablaya ait taze salatalık.
Salatalıkları biraz daha büyük doğradı.
Sofraya koydu. Tadına baktı. Lezzetliydi.
Bazen, büyük doğranmış daha güzelmiş.
Niye güldüğünü kendi de bilmedi. Tek başına, mutfakta, salatalık tabağına bakarak güldü.
Mehmet girdi.
Hayırdır?
Bir şey yok. Otur.
Oturdu, bir salatalık aldı.
Gayet güzel doğramışsın.
Biliyorum, dedi.
Dışarıda sıradan bir akşam. Havadis yok, bayram yok. Sade hayat. Ve elli beşi geçen insan anlıyor ki, bu sade hayatta bile koca bir dünya var. Torunlar, evlatlar, kırgınlıklar, barışlar, gece maskeleri ve salatalık tabakları… Hepsi bir hikaye.
Oğlunun ailesiyle ortak dil bulmanın yolu yok kolay anlatılacak gibi. Kılavuzu yok, herkesin kendine özel.
Çay koydu. Haziranı, balkonda yapılacak mangalı, Zeynepin tarifini düşündü. Tatmadığı tarifi, şimdiye dek hiç kullanmadığı yöntemi denemeye hazırdı. Sadece bakmak, sadece denemek; olmadan, eleştirmeden.
Ailede gerginlikler birden başlamaz, birden bitmez. Kat kat birikmiştir; çözümesi zaman ister, dürüstlük ister, kendini suçlamadan gerçeği duymaya hazır olmayı ister.
Zeynepin ona gerçekten affettiğini bilmiyordu. Bir hediyeyle tüm geçmişi temizleyemezdi belki. Fakat ilk adımı atmıştı. Gerçekten değiştirmek istediği için.
Bunu, başkası elinden alamazdı.
Çay sıcaktı, güzeldi. Onu iyi demlerdi.
Mehmet sessiz yemeğini bitirip, Haziranda ne zaman gideceğiz? diye sordu.
Murat haber verecek. Arayınca belli olur.
Yanında bir şey götürmeyeceksin, değil mi?
Bir düşündü.
Sadece ekmek götüreceğim. O serbest.
Mehmet başını salladı.
İyi oğlumuz var.
Hem de çok iyi. Ve çok iyi bir eşi var.
Ne bir kahramanlık, ne büyük bir aydınlanmaydı bu. Yalnızca, yüksek sesle söylenmiş bir doğru. Bazen bu kadarı yeter.
Çay bitti, masa toplandı. Mehmet haberleri izlemeye gitti, Emine Hanım pencereye çıktı, nefes aldı. Bahçede çocuklar koşturuyor, kediler kaybolmuş, kiraz çiçeği kokusu vardı.
Hiçbir şey düşünmüyordu aslında. Sadece durdu, nefes aldı. Plan yapmadan, liste çıkarmadan, bir şey eksik mi diye didiklemeden…
Sadece var olmayı, kendi kendine kalmayı yeni yeni öğrendiği bir yaşta.
Şehirde başka bir uçta, Zeynep kendi evinde çay içiyordu. Murat kitap okuyordu. Onların da kendi akşamı vardı.
Ve burada da Emine Hanımın.
Ve bu, güzeldi.
Haziranda, nihayet balkonda mangal günü için buluştular. Mehmet dışarıda Muratla konuştu, Zeynep yukarıda Emine Hanımı karşıladı. Asansör dolu olduğu için yürüyerek çıktılar, ikisi yalnız.
Bir süre sustular. Sonra Zeynep dedi ki:
Emine Hanım… O set için teşekkür ederim. Sadece set için değil; anladığınız için… Murat anlatmış, sizin de anladığınızı. Benim için önemliydi.
Emine Hanım sessizce dinledi, lafını kesmeden. Hemen Ben seni üzmek istemedim demek istemişti, tutup sadece dinledi, bitirmesine izin verdi.
Ben de huzur istiyorum, dedi Zeynep. Normal bir aile olmak…
Ben de istiyorum, dedi Emine Hanım.
Evin kapısının önüne geldiler.
Bu, sarılmalar ve gözyaşından ibaret bir barış değildi. Ama daha gerçekti. İkisi de yeni kurallarla, yeni bir başlangıçlar denemeye karar vermiş iki kadındı.
Balkonda et cızırdıyordu. Manav kokusu, mangal dumanı… Murat aşağıda babasıyla sohbet ediyor, Zeynep sofrayı kuruyordu. Emine Hanım, genç kadının işini izliyordu.
Sofrada tuz eksikti, hemen fark etti. Sadece kendi tabağına tuz ekledi.
Zeynepin gözüne ilişmedi, iliştiyse bile bir şey demedi. Fark etmezdi.
Esas önemli olan başka bir şeydi.
Zeynep, dedi Emine Hanım. Eviniz çok huzurlu olmuş.
Zeynep gözlerini kaldırdı. Gerçekten gülümsedi.
Teşekkür ederim.
Murat, balkonda pişirdiği eti getirdi.
Beğendiniz mi? İlk defa böyle deniyorum.
Kokusu güzel, dedi Mehmet.
Bir tatsa, gülümsedi Zeynep.
Hepsi tadına baktı. Kendi yaptığı gibi değildi; ama lezzetliydi.
Emine Hanım sustu, bir parça daha aldı.
Murat, çok iyi olmuş.
Oğlan şaşırdı.
Şey, Zeynepten öğrendim tarifi.
O zaman sen de, Zeynep de çok başarılı olmuşsunuz, dedi Emine Hanım.
Sade, doğal bir cümleydi bu. O anda, gereksiz hiçbir şey yoktu.
Sofrada ferah, güzel bir sessizlik oldu. Sohbet tatlıya döndü; tatil, komşular, yaz sıcakları…
Hayat, böyle devam ediyordu.




