Anneni mi seçeceksin yoksa beni mi?

Ya Annen, Ya Ben

Telefonun sesi, gece on buçukta çaldı. Elif yatağında kitap okurken neredeyse uyumak üzereydi. Eşi Volkan, yan odadaydı; dizüstü bilgisayarında bir ekonomi kanalı açıktı ve ekrandan kısık bir spiker sesi geliyordu.

Numara tanıdık değildi ama, Kayserinin başındaki o eski telefon kodunu görünce Elifin içinde bir şeyler sıkıştı.

Alo, dedi Elif; sesi titrek çıktığını duyunca nefesi daraldı.

Benim, Nevin Hanım, karşı komşuyum. Siz beni tanımazsınız. Şimdi, önemli bir şey oldu, söylemem lazım Anneniz, Hatice Hanım, sabah düşmüş. Akşam uğradım, baktım yerde yatıyor, tam konuşamıyor da, yüzünün bir tarafı…

Elif, yatağından fırladı; ayağının ucuyla terliğini aradı.

Hastanede mi?

Bir saat önce götürdüler. Ambulans geldi, sanırım inme dediler. Telefonunu aradım, zor buldum

Teşekkür ederim Nevin Hanım. Allah razı olsun sizden.

Elif telefonu kapatınca iki eliyle sımsıkı tuttu, birkaç saniye öylece kaldı. Sonra, oturma odasına, Volkanın yanına gitti.

Volkan, pahalı ev kıyafetleri içinde, favori koltuğunda oturuyordu. Yanında bir bardak soda. Elli altı yaşında, bakımlı, saçlarına dikkat edilmiş. Başarılı bir adamın, başarılı evi.

Volkan, anneme bir şey olmuş. İnme. Onu Kayseri Devlete kaldırdılar.

Volkan döndü, uzaktan kumandanın sesini biraz alçalttı.

Ne zaman?

Bugün. Sabah düştüğü yerdeymiş, komşu bulmuş. Bütün günü orada geçirmiş; yalnız

Volkan bardağını masaya bıraktı.

Eee, şimdi ne olacak?

Elif ona uzun uzun baktı.

Gitmemiz lazım. Sabah gidelim.

Git, ben tutmuyorum ki seni.

Volkan, ciddi konuşmamız gerek. Annem yetmiş sekiz yaşında. Gerçekten inme geçirdiyse, o evde tek başına kalamaz artık. Bir şeyler düşünmemiz lazım.

Volkan tekrar sesi açtı; ilgisizliğini gösterecek kadar az ama duyulacak kadar çok.

Elif, bu konuyu konuştuk zaten. Defalarca.

Hep laf arasında konuştuk. Şimdi gerçek oldu.

Ne değişti ki? Ben sana söyledim fikrimi. Buraya getiremeyiz. Evde yer yok.

Elif yavaşça kanepenin ucuna oturdu.

Volkan. Bizim evde dört oda var.

Dört oda. İkisinde daha adam akıllı tadilat yok. Ben çalışma odası istiyorum, sen de kendine giyinme odası istemiştin. Annene nereye koyayım, holde mi yatsın?

Bir odayı ona ayırırız. Tadilat bekler.

Beklemiyor. Sesi sertleşmedi ama bir bıkkınlık hakimdi o monotona. Martta ustayla anlaştım. Kapora verdik. Sen de biliyorsun.

Volkan, mevzu hasta insan. Benim annem.

Elif. İlk defa göz göze geldi. Sana üzülüyorum, gerçekten. Ama beraber yaşamanın ne olacağını biliyor musun? Yabancı bir yaşlı, hasta, altına kaçıracak belki, konuşamayacak. Bunu kaldıramam. Bunu açıkça söylemeye hakkım var mı yok mu?

O yabancı değil. Benim annem.

Benim için ise yabancı. On sene dört defa gördüm; iletişim kurmaya hiç gelmedi.

Sen de çabalamadın ki

Boşuna suç arama, gerçek bu. Ben çalışıyorum, projelerim var, evde huzur istiyorum. Evim hastane odası olmayacak. Burası benim de yuvam, unutma.

Elif sustu; dışarıda Ankara gecesi, alışılmış, kayıtsız uğultusuyla sürüp gidiyordu.

Peki, eve bir bakıcı tutsak? dedi sonunda. İyi birini. Paramız var, karşılarız.

Tutarız. Tutsana, ne duruyorsun?

Ama sürekli gidip gelmem lazım. Sık sık Kayseriye gitmem gerekecek.

Git. Kimse seni tutmuyor.

Volkan, ne dediğimi anlıyor musun? O evle burası arası üç saat.

Anlıyorum. Git, dedim ya.

O kimse seni tutmuyor, öyle alışılmış, öyle kolay dökülmüştü ki Elifin içi yerinden oynadı. Bir deprem gibi değil de, yavaşça yer değiştirdi zemin.

Elif, tekrar yatak odasına döndü, sabaha kadar tavana baktı.

Ertesi sabah Kayseriye tek başına gitti.

Hastane binasına klorak-sigara karışımı bir koku hakimdi. Hatice Hanım, altı kişilik bir odada, cam kenarında yatıyordu. Yüzünün sağı sarkık, sağ eli battaniyenin üstünde kımıldamadan duruyordu. Tek gözünü Elife çevirip konuşamadan baktı.

Anne Elif, annesinin elini tuttu. Soğuk ve hafifti, adeta kağıt gibi. Anne, ben geldim. Korkma, yanındayım.

Annesi bir şeyler mırıldandı. Çıkan kelimeler belirsizdi, yarım yamalak.

Konuşma, yorulma. Buradayım. Hiçbir yere gitmiyorum.

Doktor, kır saçlı, yorgun bir kadın, kısa ve net konuştu. Geniş alan inme. Sağ taraf felç, konuşma bozuk. Tahmin yapmak zor. Altı ay, belki de daha fazla bakıma ihtiyacı var; fizik tedavi, konuşma terapisi, gözetim.

Tek kızınız siz misiniz? dedi doktor.

Evet, tekim.

Doktor, yaşanmışlık dolu bakışıyla Elife baktı. Ne suçlama, ne de acıma sadece hayatın gerçeğini bilen bir bakıştı.

Elif tüm günü orada geçirdi. Annesine kaşıkla sıvı çorba içirdi. Anlatıp durdu, içinden gelen her şeyi paylaştı; annesi ise gözlerini yalnızca kızının yüzünden ayırmadan dinliyordu, cevap veremese de.

Akşam Volkanı aradı.

Nasıl? dedi Volkan.

Kötü. Sağı felç, konuşamıyor. Asla yalnız kalamaz.

Kısa bir sessizlik.

Anladım.

Volkan, sana söylemek istediğim bir şey var. Burada kalacağım.

Ne kadar?

Bilmiyorum. Gerekirse kalırım. Annemi bırakamam.

Sesi değişti, hafif gerginleşti.

Elif, senin işin var. Buradaki hayatın

İşle konuşurum. Evden çalışırım, bir yolunu bulurum. Annem yalnız kalamaz.

Hani bakıcı tutacaktın?

Bir bakıcı, bir kızın yerini tutmaz. Bunu sen de biliyorsun.

Volkan sustu.

Uzun sürecek bu biliyorsun, değil mi?

Biliyorum.

Ve o evde mi kalacaksın?

Evet, kalacağım.

Uzun bir sessizlik.

İyi, dedi sonunda. O iyide ne sıcaklık ne de itiraz vardı. Sadece bir karar. Bir şeye ihtiyacın olursa ararsın.

Elif telefonu indirdi, Kayserinin karanlık bir sokağında yürüdü. Sokak lambalarının çoğu yanmıyor, arada bir yaşlı kadın elinde fileyle yürüyordu. Bir evden odun sobası kokusu yayılıyordu.

Anne evleri Salkım Sokaktaydı. Çökmüş, koyu renkli bir ahşap yapı; küçük, çatısı eğilmiş pencereleri eski, yıpranmış perdeyle süslü. Elif nadiren kullandığı anahtarla kapıyı açtı.

İçerisi buz gibiydi. Anne iki gündür soba yakmamıştı. Elif odunları buldu, sobayı yaktı. Ellerini hatırlayarak; çocukluğundan kalma alışkanlıklarla, yine de beceriksizce birçok kez söndürüp tekrar denedi. Burada hayatının ilk on sekiz yılı geçmişti.

Sonra evi dolaştı. Küçücük mutfağı, çatlak fayansları Dar koridor, iki oda: annesinin yatağı birinde, diğerinde ise çocukluğunda kendisinin yattığı eski kanepe. Her şey temiz ama yoksulca, yıpranmış Duvarda hatıra fotoğrafları: gençliğinde kendisi, rahmetli babası, eski siyah beyaz portreler. Az ve değerli eşyalar, her biri yerli yerindeydi.

Telefonundan Volkana mesaj attı: Burada yaşayacağım. Ne kadar bilmiyorum. Eşyalarımı almak için arada gelirim.

Yirmi dakika sonra cevap geldi: Anladım. Sen bilirsin.

İşte bütün konuşma bu. Bütün evlilik de buydu belki.

İlk günler tek, ağır, bitmek bilmez bir gün gibi geçti. Elif, sabah erkenden hastaneye gidiyor, akşam dönüyordu. Felçli annenin nasıl çevrileceğini, kaslarını çalıştırmanın yollarını, hemşirenin gösterdiği el egzersizlerini öğrendi. Çorbayı azar azar, sabırla içirdi. Yorulsa da belli etmedi, konuştu, umut verdi. Annesi, eski matematik öğretmeni, konuşmaya yeniden başlamak için cebelleşiyor, kelimeleri bulamayınca kızıyordu.

Elif, dedi annesi bir sabah, alışmışın üstünde düzgün çıkarak, ikinci haftanın sonunda. Elif. Eve git, kızım.

Anne, ben evdeyim.

Hayır. Oraya. Kocana.

Anne, lütfen bunu konuşmayalım.

Volkan Zorlanıyordu, kelime arıyordu. Volkan mutlu değil mi?

Elif örtüyü düzeltti.

Her şey yolunda, anne. Boşver.

Annesi uzun uzun baktı. Elif pencereye döndü; gözlerinde öyle bir anlam vardı ki, dayanamadı.

Üç buçuk hafta sonra hastaneden çıkardılar. Evde bakım, ilaçlar, egzersizler, konuşma terapisti istendi. Annemle evi ayarlayacak bir taksici buldu. Kapıya çıkarırken, bahçede şans eseri karşısına çıkan genç komşu yardım etti. Hatice Hanım yatağına yerleşti, soba yandı, Elif çorba yaptı.

Yeni bir hayat başladı.

Yatalak bir insana bakmak Bu konuşulan şey değil. Her iki saatte bir döndürmek, gece altını değiştirmek, sabahları inatçı bir kolu-bacağı çalıştırmaya uğraşmak Her gün süren bu savaş. Üç öğün çok yavaş beslemek, yutmasına dikkat etmek Saatli ilaç, sabah yedi, akşam beş hap Konuşma terapisti üç kez geliyor, annesi sabır ve inatla çalışıyordu; çünkü asla pes etmeyi bilmezdi.

Elif uzaktan çalışıyordu. Küçük bir şirkette muhasebeciydi. Patronu anlayış gösterip saatleri azalttı. Gelirleri düştü. Volkan, arada belli belirsiz, açıklamasız birtakım paralar gönderdi, banka mesajından anlardı, sormazdı.

Neredeyse hiç konuşmuyorlardı.

Bir Kasım sabahı, soğuk ve gri, Elif ahşap basamağı tamir etmeye çalışırken, annesinin yürüteçle inip çıkmaya başlayacağı yaklaştığı için sağlam olmasına ihtiyacı vardı; komşu evden bir adam geldi.

Daha önce görmüştü, uzaktan: kısa boylu, göbekli, işçi montuyla, elli beş yaşında kadar. Yüzü açık, güven verir bir adam.

Böyle tutmayın, dedi. Şu açıdan çaktığınızda çıkmaz.

Elif ona baktı.

Ben Necati, karşı evden. Hatice Hanımın kızısınız değil mi?

Evet, Elif.

Anneniz nasıl?

İyiye gidiyor, yavaş yavaş.

Bağdaş kurup birkaç dakikada işi bitirdi.

Evde başka bir şeye ihtiyaç olursa haber verin, dedi ayağa kalkarken. Zaten buralardayım.

Zahmet vermek istemem

Ne zahmeti, dedi kısaca, doğalca. Hatice Hanım benim anneme seneler önce çok yardım etti. Unutmam.

Ve gitti.

Elif onun arkasından baktı; zahmet kelimesinden artık neredeyse hiç korkmadığını hissetti. Gerçek zahmet başka bir şeydi; büyük şehirde, geniş ve sıcak bir evde yaşamak ve annesinin eski yatağında yalnız yattığını bilmek

Kasım soğumuştu. Soba iyi çekmedi bir akşam; içerisi dumanla dolmuştu. Pencereyi açtı, öksürdü. Bacada bir tıkanıklık vardı, ne yapılacağını hiç bilmiyordu.

Akşam dokuzda Necati’nin kapısını çaldı, bayağı mahcup, özür dileyerek.

Adam, sanki en doğal şeymiş gibi, hiç üşenmeden geldi, çatıya çıkıp bacayı temizledi, her yıl şöyle yapılır diye anlattı. Para teklifine gönülden gerek yok dedi, ısrarına izni yoktu.

Çay içer misiniz? dedi Elif.

Müsaitse, içerim.

Küçük mutfakta çay ve bisküviyle oturdular. Anne içeride uyuyordu. Dışarıda rüzgar, eski elma ağacını zorluyordu.

Hep burada mı yaşadınız? dedi Elif.

Hep. Bir beş yıl Kayseride fabrikada çalıştım. Sonra döndüm.

Neden döndünüz?

Orası bana ait değildi. Kendi yerin başka Kimi sever şehirde yaşamayı ama bana göre değil.

Elif kupayı elleriyle sardı. Artık sıcaklığa doymuştu bu mutfak; soba tıkır tıkır çalışırken.

Ben şehirde yaşadım yirmi yıl. Alıştım sanmıştım. Buraya gelince düşündüm; ben niye daha sık gelmemişim. Nasıl oldu da böyle uzak kalmışım.

Necati, rahatlatıcı ya da öğüt verici hiçbir şey söylemedi. Yalnızca dedi ki:

Buradasın ya şimdi. Önemli olan o.

Aralıkta annesi yatakta doğrulmaya başladı; bu küçük ama dev bir zaferdi. Konuşma terapisti Sevim Hanım, kırklı yaşlarda enerjik bir kadın, böyle azimli hasta nadir olur diye sevinip motive ediyordu Hatice Hanım’ı. Kadıncağız sol yanağıyla gülümsüyordu artık.

Dili yavaş yavaş geldi, tam olmasa da. Bazı kelimeleri bulmak zaman aldı; kızardı ama başardı.

Zayıflamışsın, dedi bir gün.

Yok anne, aynıyım.

Zayıflamışsın. Sonra baktı. Volkan arıyor mu?

Ara sıra.

Gelecek mi?

Bilmiyorum, anne.

Uzun bir sessizlik.

Gelmez, dedi annesi. Üzgün değil, gerçekçi ve yaşanmış yılların olgunluğuyla söylüyordu.

Volkan gelmedi. Haftada bir aradı, nasılsınız dedi, Eline kısa cevap verdi, kendine iyi bak deyip kapattı. Bir kere tadilat iyi gidiyor dedi, bir kere şirket yemeğine gittik, hangi lokantada anlatamam dedi. Elif, aralarındaki mesafenin büyüdüğünü hissetti; ne öfke, ne kavga sadece başka dünyalar oluvermişlerdi.

Ocakta Elifin çocukluk arkadaşı Meltem geldi, Ankaradan, elinde pasta ve yardım arzusuyla. Meltemle her buluşmalarında olduğu gibi, konuşma eksik kaldı.

Elif, çok oldu artık, dedi Meltem, mutfak masasının başında. Bir ay, iki ay anlarım, ama daha nereye kadar sürecek böyle? Kendini harcayacaksın.

Ne yapabilirim ki?

İyi, profesyonel bir bakıcı bulursun. Ya da huzurevi; düzgün paralı olan var.

Annem huzurevinden hep korkmuştur.

Korkusu onun olsun, o neler çekiyorsun, bilmiyor ki

Her şeyi biliyor, Meltem. Aklı yerinde. Anlayan bir kadın o.

Meltem sustu.

Volkan gelmiyor di mi?

Hayır.

Ne olacak böyle?

Bilmiyorum.

Elif. Akıllı bir kadınsın. Bir adam için yuva bırakılmaz. Evi var, konforun var

Elif arkadaşına baktı.

Meltem. Annem yan odada. Yetmiş sekiz yaşında. Bütün günü yerde geçirmişti. Onu bırakmam.

Biliyorum da

Hayır, Meltem. Bilmiyorsun. Anlamak istemiyorsun. Bana bakıcı anlatma.

Meltem biraz alınarak gitti; sonra yazışarak barıştılar, bir şeyler ama değişmiş, bir milim yerinden kaymıştı.

Yaşlı komşular ise ona farklı bakıyordu. Acımadan, aslında saygıyla, köy adabınca suskun şekilde. Nevin Hanım arada bir turşu kavanozu, bir tabak lahana böreği getirip bırakırdı kapıya hiç konuşmadan. Diğer yaşlı komşu, Semiha Teyze, bir gün gelip iki saat annesiyle oturdu, Elif eczaneye gitti. Biz yaşdaşız, dertleşiriz, dedi sadece.

Şehirden tanıdıklar ise başka türlü bakıyordu. Eski bir ilkokul arkadaşı markette Elifi görünce uzun uzun, tuhaf bir memnuniyetle Volkan ne yapıyor, niye gelmez, sen ne yapıyorsun diye sordu. Kibarlıkla geçiştirdi Elif.

Necati ise hayatın doğal bir parçası gibi yardımlarını sürdürdü. Kar tipisiyle yıkılan bahçe çitini tamir etti. Komşunun traktörüne odun yükleyip getirdi. Bir gripte Elif iki gün yatınca yemek pişirdi, soba yaktı, annenin altına çarşaf serdi; bunu yaparken sanki bu dünyada aşağılanacak hiçbir şey yokmuş gibi rahattı.

Necati Bey, size nasıl teşekkür edeceğim? dedi Elif, iyileşince.

Estağfurullah. Komşuyuz ya.

Komşu herkes olmuyor ki.

Orası öyle, dedi.

Sustular. Anne şekerleme yapıyordu. Dışarıda Şubat, puslu, soğuk

Sizin aileniz var mı Necati Bey? dedi Elif.

Vardı. Hanım sekiz yıl önce rahmetli oldu. Bir kızım var, İstanbulda. Ender arar. Şikayet etmeden söyledi. Tek başıma yaşıyorum. Alıştım.

Sıkılmıyor musunuz?

Çalışma varsa hayatta, insan kolay kolay sıkılmaz.

Elif varken düşünmeden edemedi; Volkan da o büyük evinde, yeni döşenmiş salonunda, deri koltukta, iyi bir televizyonda ekonomi kanalı izlerken hiç mi sıkılmaz?

O akşam Volkan’ı aradı.

Volkan, konuşmamız lazım.

Bir şey mi oldu?

Hayır. Sadece uzun zamandır gerçek bir konuşmamız olmadı.

Sessizlik.

Söyle bakalım.

Nasılsın?

İyi. Tadilat bitmek üzere. İşten bir proje çıktı.

Ne zaman geri geliyorsun?

Volkan, ben dönmeyi düşünmüyorum.

Uzun bir duraklama.

Hiç mi?

Hiç.

Bağırmadı, suçlamadı; sadece sordu:

Annenden dolayı mı, yoksa benden mi?

Elif birkaç saniye düşündü.

Kendimden.

Karşıdan Volkan’ın nefesi geldi.

Anladım. Boşanmak mı istiyorsun?

Evet.

Tamam. Boşanalım.

O tamam, boşanalım, cümlesi o kadar net ve sade söylendi ki, başka hiçbir cümle bu kadar kesin bir nokta koyamazdı.

Bahar gelince annesi yürütgeçle önce odada, sonra mutfakta, sonra kapı önüne kadar yürüdü. Zorlandı, bazen isyan etti, bir kere ağladı; ama pes etmedi. Sevim Hanım gerçek anlamda sevinerek dedi ki:

Motivasyon, Elif Hanım… Anneniz sizin için mücadele ediyor. Bu iyileşmenin yarısıdır.

Elif, aslında annesinin kendi karakteriyle başardığını biliyordu. Yine de sevinmek güzeldi.

Mayısın bir akşamı Necatiyle bahçe önündeki bankta oturdular. Anne artık yatmaya kendi hazırlanıyordu, Elifin bir saatlik boşluğu oluyordu.

Gitmeyi düşünüyor musun? dedi Necati.

Hayır, Elif net yanıt verdi. Düşündüm ama istemiyorum artık. Garip mi? Yirmi yıl şehir hayalini kurdum. Şimdi burada olmaktan başka bir şey istemiyorum.

Garip değil, dedi Necati. İnsanın kendine ait olduğu yere gelmesi bazen ömür sürüyor.

Burada her zaman mutlu değilim. Çok vurucu anlar oluyor.

O başka, dedi Necati. İnsanın iyi olması kolay olduğu anlamına gelmez. Doğru olması önemlidir.

Elif ona sağdan bakınca, sade, elleri nasırlı, gözlerinin kenarında kırışıkları olan bir adam gördü. Kelimeleri öyle sıradan ama öyle doluydu ki, insan düşündükçe içini sarsıyordu.

Necati Bey, biz boşanıyoruz, biliyorsunuz.

Duydum. Mahalle küçük.

Kızıyor musunuz bana?

Necati döndü.

Neden kızacakmışım?

Hani aileyi bıraktım diye

Aile, dedi Necati, birlikte olunca ailedir. Mutluluktan da, zorluktan da birlikte geçince. Yoksa, iki insan aynı evde yaşasa ne olur, yaşamasa ne olur?

Elif bir şey demedi. Demesine gerek yoktu.

Boşanma avukat aracılığıyla, tartışmasız çekişmesiz oldu. Volkan da bu konuda işinde olduğu gibi kararlıydı. Evi kendine bırakıp, Elife belli bir meblağ ödedi. Elif kabul etti; çünkü bu eve, annesinin artık çürüyen zeminini, akan çatısını, eski elektrik tesisatını yenilemek için lazımdı bu para.

Yazın Necati, iki iş arkadaşıyla geldi, iki hafta sonunda evin zemini, çatısı elden geçirildi. Sadece malzeme ücreti aldılar.

Neden? dedi Elif doğrudan.

Komşuyuz, dedi Necati aynı doğrudanlıkla.

Sadece bu değil.

Kısa sustu, gözlerine baktı.

Evet, dedi, sadece bu değil.

Hatice Hanım her akşam kriketli koltukta, yavaşça ağırlığını veren bastonuyla dışarı çıkmaya alıştı. Yüzü tam açılmamıştı belki, konuşması %70 geri gelmişti. Gözleri ilk defa yeniden ışıl ışıldı.

Bir akşam Elife dedi ki:

İyi adam.

Evet anne.

Bunu görüyor musun?

Görüyorum.

Annesi başını salladı, başka bir şey demedi.

Volkan Temmuzda, iki ay aradan sonra ilk defa aradı. Sesi alışılmadık bir sıcaklık taşıyordu.

Nasılsınız? Her şey yolunda mı?

İyiyiz. Annem kendi başına yürüyor artık. Tadilat da bitti.

Çok mutlu oldum. Peki, durdu. Sanırım, o zaman, geçen kış doğru davranmadım.

Elif, önemli değil ya da olsun demedi. Yalan olacaktı.

Evet, öyle, dedi sadece.

Bize kızgın mısın?

Hayır. Uzun zamandır değilim.

Güzel. Biraz sustu. Orada mutlu musun?

Pencereye baktı Elif. Annesi ön bahçede, koltukta oturuyor. Kitaba bakıyor ama, sanki düşüncelere dalmış. Elma ağaçlarında ufak ufak meyve var. Çitin üstünde bir serçe var.

Mutlu kelimesinin karşılığını bilmiyorum, dedi Elif. Ama burada kendimi iyi hissediyorum.

Anladım, dedi Volkan. Ve sanki, ilk kez gerçekten bir şey anlamış gibi söyledi.

Sonra Elif kapı eşiğine çıktı.

Anne, çay koyayım mı?

Hadi koy kızım.

Mutfakta eski demlikle su kaynattı. Sapa çatlamış, her sene yenisini almak isterken hep vazgeçtiği çaydanlık Pencirede annesinin otuz yıldır büyüttüğü sardunya; pencereden dışarı yaz kokusu, yeni biçilmiş ot, biraz da ısınan tahta kokusu.

Akşamüstü Necati geldi, kapıdan seslendi.

Hatice Hanım, iyi akşamlar. Bu yılın ilk ahududusunu getirdim.

Sağ ol Kola, gel içeri, dedi annesi.

Elif mutfaktan sesleri duydu. İkisi de düşük sesle sohbet ediyor. Elif elinde kupalarla bir an durdu. Sadece o an için. Evin küçük mutfağında, içeriden gelen seslerde, çay ve sardunya kokusunda öyle sade, öyle önemli bir şey vardı ki Şehirdeki, yeni tadilatlı evde, doğru koltuğu seçmiş ama yanlış hayatı seçmiş bir adam düşünmeden edemedi.

Kendisi de doğru hayatı seçmişti.

Ya da her gün yeniden seçiyordu, parça parça.

Kupalarla salona çıktı.

Necati, çaya kal.

Memnuniyetle, dedi adam.

Annesi baktı, sol yanağıyla gülümsedi. Eksik, ama gerçek bir gülümsemeydi.

Oturun, ikiniz de, dedi Hatice Hanım.

Oturup birlikte çay içtiler.

Gün batarken, avludan uzun gölgeler geçti, serçe çitin üstünde yaz sabahına öykü tadında öterken Bir tabak ahududu masada, yazın kokusu her yeri sarmışken, daha hiçbir şey konuşmaya lüzum yoktu.

Rate article
Lifequest
Anneni mi seçeceksin yoksa beni mi?