Kapıyı çalmadan içeri girdi, elinde kıpırdayan bir şey tutuyordu.

Kapı zili çalmadan içeri girdi; elinde kıpırdayan bir şey vardı. Belgin içeri girdi. Hiçbir zaman zili çalmadan gelmezdi, bu bile bende bir telaş uyandırdı ki hemen mutfaktan, elimde havluyla çıktım. Şubat ayının soğuk bir cumartesisi, dışarısı çamurlu, gökyüzü gri ne sabah ne de akşam, insanın koltukta uzanıp hiçbir şey düşünmeden yatmak istediği bir hava.

Belgin, antrede, bir elinin beceriksizliğiyle montunu açıyordu, diğerinde ise kareli bir battaniyeye sarılmış, küçük ve oynayan bir şey vardı.

O an hemen anladım dersem yalan olur. Anlamadım. Kediydi diye düşündüm.

Odaya geç, orası daha sıcak, dedim. Otobüsten mi geldin? Hemen çay koyayım.

Anne, dedi Belgin, sesi tuhaf bir şekilde yorgun ve kırık. Ne öfkeyle, ne de yumuşacık, sadece yıllarca ağır bir yükü taşıyıp sonunda yere bırakan bir insanın sesi gibiydi. Anne, bu Deniz.

Battaniyeden minik bir yumru, kıpkırmızı bir el çıktı. Ardından kırışık yüzlü, henüz gözlerini açmamış minik bir surat.

Düşünemeden, kafam karmakarışıktı. Çaydanlık, ıslak ayakkabılar, saçma sapan şeylerden bahsediyordum, çünkü kafamda bir yandan Belginin dört ay önce staja gittiğini, her hafta aradığını, her şey yolunda dediğini, okulun zor olduğunu, evin mercimek çorbasını özlediğini koymaya çalışıyordum.

Kaç günlük? dedim sonunda.

On sekiz.

On sekiz gün. Demek ki telefon ettiğinde, her şey güzel dediğinde, kucağında sekiz günlük, beş günlük bebeği vardı.

Odaya geçtik, Belgin Denizi koltuğa koydu, yanlarını yastıklarla çevirdi, doğrulup gözümün içine uzun uzun baktı. O sırada gördüm ki, kızım değişmişti. Yüzü incelmiş, gözlerinin altında halkalar morarmıştı. Ama başka bir duruş vardı onda, korkmuşluğun bitip, başa çıkmanın başladığı bir kadın gibi.

Fark etmeliydin, dedi Belgin. Ne bağıra bağıra, ne ağlayarak; sadece, sessizce ve yorgun bir tonda. Kasımda gelmiştim ya, o zaman altı aylıktım anne. Altıncı aydaydım.

Kasım geldi aklıma. Üç gün kalmıştı. Geniş bir kazak giymişti, ben de kız büyüdü, hele de giyimine özen göstermez oldu diye düşünmüştüm. Birlikte dizi izlemiştik, mantı yemiş, balkonu toplamıştı. Gitti işte üç gün sonra.

Biraz kilo aldın sanmıştım, dedim.

Biliyorum ne düşündüğünü. Her şeyle ilgili düşündün, ama hiç benimle ilgili değil.

Bu ağır bir söz. Ama sustum. Çünkü bazen böyle ağır sözlerde de taş gibi bir doğruluk payı gizlidir, insanın canını acıtsa da.

Sürekli işteydin, diye devam etti. Sesi azıcık titredi. Akşam eve geldiğimde ya uyuyordun, ya iş dosyalarına gömülmüş. Sekizinci sınıfta sigaraya başladım, altı ay sonra anladın. Onuncu sınıfta iki hafta konuşmadım seninle; neden diye sormadın. Kendi dünyanda yaşıyordun anne. Ben de anlatmamayı öğrendim sana; kendi başımın çaresine bakarım dedim.

Deniz, koltukta cılız bir ses çıkardı. Belgin ona döndü, battaniyesini düzeltti, elleri gayet alışmış bir şekilde hareket ediyordu. O zaman anladım; yalnızken öğrenmişti, başa çıkmayı çoktan çözmüştü.

Neredeydin? dedim.

Meralin yanındaydım. Şişliden; anlatmıştım ya. O çok iyi biri, hep yardımcı oldu bana.

Şişliden Meral. Hiç görmediğim bir arkadaşı. Kızım ilk bebeğini doğururken başında olan Meral.

Mutfağa kaçıp çay yaptım. Pencereye bakıp apartmanın önündeki karla karışık çamura daldım. Belgin içeride Denizle bir şeyler fısıldıyordu.

Muhasebeciyim. Hayatımın her anı sayılardı; gelir gider, artı eksi, hep bir denge vardı. Ama şimdi önümdeki tablo öylece kırık; yedi yıl aynı çatı altındaydık, sonra yurt, sonra her hafta telefon, ama gerçekte hiçbir şey bilmiyormuşum. Bu nasıl çetrefilli aritmetik!

Çayla odaya döndüm; Belgin koltukta Denizi besliyordu. O kadar sıradan ama aynı zamanda o kadar tuhaf bir manzaraydı ki, çayları masaya koydum, pencereye kıvrıldım.

Babası kim? dedim, arkamı dönüp.

Uzunca sustu.

Sonra, anne. Şimdi değil.

Başımı salladım. Acelesi yoktu, zamanı gelince anlatırdı.

O gece kolay kolay uyuyamadım. Yan odada Denizin homurtusunu, Belginin fısıltılarını dinledim. Beşik alınmalıydı, komşumuz Mukadder Hanıma danışmalıydım; o da torunlarını tek başına büyütmüş, iyi bilir bu işleri. Fark etmeliydin. Kendi dünyanda yaşadın. Gerçek mi bu?

Evet, gerçek. Ama ben hep başka türlü bir sevgi zannettim: iyi giysi, İngilizce kursu, iyi yemek… Gece ayaklarım ağrıya ağrıya eve dönerdim ama buzdolabı dolu olsun isterdim. Meğer yetmiyormuş.

Benim hatam mıydı?

İşte burada işler karışıyordu. Rakamlar birbirini tutmuyordu bir türlü.

On beş yıl önce çocuk yurduna pır pır trenle gitmiştim. Kasım, gri, yağmurlu bir gün. Kocam üç yıl önce terk etmiş, Gülseren, çocuk olmayacak, biliyorsun, demişti. Haklıydı. Doktorlar otuz ikide imkânsız dedi, alıştım, nasıl kronik baş ağrısına alışıyorsa insan… Ama Ali alışamadı, başka kadına gitti, çocukları oldu. Bazen markette görürdüm onları: Ali bebek arabasıyla, genç karısı, yanakları al al çocuklar… Selam verirdik, sıradan.

Bir süre yurda gitmeyi düşünememiştim. Başkalarının çocuğunu alıp başa çıkabilir miyim? dostlarım sağdan soldan akıl verirdi. Feda et, kendini düşün, olmaz, dene… sonunda kendi başıma karar verdim. Bir gün kalkıp gittim.

Bana çocukları gösterdiler. Minik, güler yüzlü, uslu… Ama Belgin köşede kitap okuyormuş gibi oturuyordu. Başını kaldırıp, bana ters ters bakıyordu; sanki pazarda köpek seçer gibi kadın gelmiş, sıradışılığım için getirilmişim. On iki yaşında, zayıf, kısa saçlı, üzerinde hiçbir şekil yok. Sol elinde bir yara. Belgin zor biridir, bakmayın, diye kulağıma eğildi yetkili. Yanına gittim. Ne okuyorsun? dedim. Kapak gösterdi, cevap vermeden. Monte Kristo Kontu. Güzel kitaptır, dedim. Evet, dedi. Yine sayfaya daldı.

Biz birbirimizi mi seçtik bilmiyorum. Belki öyle, belki kader.

İlk aylar öyle bir geçti ki, geceleri mutfakta oturup belki de hata ettim diye düşündüğüm bile oldu. Belgin hep terslenirdi, kaba değil sinsi. Yanlış ekmek almışsın. Neden odama girdin. Yardım istemem. Hep kapıyı kapalı tutar. Kapıyı çalsam Ne var? derdi. Ne gel, ne efendim, sadece Ne var? Yabancıya söyler gibi…

Bir gece çok öksürdü. Dinledim, girdim. Yatağında yattı, ateşi vardı, hiç konuşmadı. Annesinden öğrendiğim gibi bir bardak ballı, yağlı sıcak süt yaptım, mutfaktan getirdim. Kupa aldı, teşekkür etmeden içti. Sonra:

Neden yağ koydun?

Daha iyi olur.

Kötü.

İyi gelir ama.

Sustu.

Tamam, dedi sonunda.

İlk defa gerçek bir şeydi bu; Ne var veya istemem değil, tamam. Bir hece ama ömrümce unutmadım.

Bir de kot pantolon meselesi… Sinem diye bir arkadaşınınkini istiyordu, pahalı, armalı. O dönemde param oldukça kısıtlıydı, işyerinde en ucuz yemekleri yerdim, evde çay, ekmek… Ona açım demezdim hiç. Ama kotu aldım, eve geldiğimde masaya koydum. Belgin baktı, sonra bana, sonra tekrar koda. Hiçbir şey demedi, odasına gitti. Bir saat sonra çıktı, kotu üstünde:

Fena oturmamış.

Güzel, dedim.

Sağ ol, dedi. Hafifçe, sanki bu kelime boğazına takılmış da zorla çıkmış gibi.

İşte böyle inşa ettik aramızdaki bağı yavaş ve kusurlu. Filmdeki gibi ilk günden anne demez, koluna girip ağlamaz kimse. Gerçekte fena oturmamış ve tamam cümlelerini toplarsın biriktirirsin, elindekiler onlar olur.

Belgin üç yıl benle oturdu, sonra üniversiteye kazandı. Sınıf öğretmenliği okuyacağım dediğine şaşırdım, bu huysuz kız çocuklarla baş edebilir mi diye… Ama ısrar etti, tartışmadım. Yurdunda kalmaya başladı. Başlarda nadir arıyordu, sonra daha sık. Bazen hafta sonu gelir, çorba içer, televizyon izlerdik. Aramızda sanki yeni bir denge oluşmuştu; biraz ayrı kalınca daha iyi anlaşıyorduk.

Ama anlattıkları daima yüzeyseldi. Yurt, dersler, arkadaşlar içindeki hiçbir şeye değinmezdi.

Bir yıl önce mart ayında bir telefon geldi, sesi tuhaftı. Her şey iyi mi? dedim. Yorgunum sadece, iyiyim, dedi ve sonra bambaşka şeylerden konuştuk. Sonra düşündüm ki, sormam gereken başka bir şeydi. Her şey iyi mi sorusuna herkes evet der çünkü. Ama ne sormalı, bilemedim hiç.

Martta olanı, oğlunun doğumundan sonraki mart ayında anlattı: Deniz altı haftalıkken

Pedagoji hocasıyla başlayan bir olaydı. Hocasına danışmaya gidiyordu, adam onu anlayan tek insan gibi geliyordu ona. Evliliği vardı adamın, Belgin biliyordu. O kendini ben aptalım, başka türlü olamazdı diyerek teselli ederse de, yirmi iki yaşında bir kadına bir adam öyle bakarsa, tüm geçmişinle birlikte hayır demek kolay olmuyor. İnsanın canına, sıcaklığına açsan…

Ekimde bitti. Adamın eşi bölüme gelip kıyamet kopardı, herkesin önünde. Hoca eşini alıp çıktı, dönüp bakmadan. O gün lavaboda bir saat kadar ağladı, kimse sormadı nasılsın diye.

Üç hafta sonra test pozitif çıkınca…

Belgin yurttaki banyoda testin başında uzun süre beklemiş, soğuk suyla yüzünü yıkamış, aynada kendisine ne yapalım demiş. Sonra en güvendiği arkadaşı Merali aramış.

Meral eve davet etmiş, Ne kadar istersen kal, demiş.

Anneye neden aramadın, diye sordum. Açıklaması öyle kısaydı ki, dayanılmaz:

Sen hemen çözmeye başlardın. Ne yapmalı, nereye başvurmalı, babadan nafaka mı alınmalı, okul dondurulmalı mı… Hep çözmeye, halletmeye kalkardın. Oysa ben sadece yanımda sessiz oturan biri olsun isterdim. Sen hiç sessiz durmazsın anne. Hep bir şeyler yaparsın; en huzurlu olamadın.

Tartışmadım. Haklıydı. İnsanın kendini olduğu gibi görmek bazen canını yakıyor.

Marttan mayısa kadar Meralin yanında kaldı. Meral gerçekten iyi biri çıkmış: ne karıştı, ne fazla konuştu, sadece sıcak çorba yaptı, gece istediğinde kalkıp su getirdi. Az bulunur böyle insan, şükrettim ama ona teşekkür ederim diyemedim. Yabancıya öyle şeyler kolay anlatılamaz.

Deniz ocakta doğdu. Sağlıklı, koca kafalı, koca gözlü bir çocuk. Doğumda başında Meral vardı. Annesi değil.

Bütün bunları anlatırken uzun süre sustuk. Sonra sadece Ben başka türlü biri olmalıydım, dedim.

Evet, dedi Belgin. Belki de.

Bilmiyordum. Gerçekten bilmiyordum.

Biliyorum, dedi Belgin. Biliyorum bir affediş değil, sadece bir saptamaydı. Bildiğini; eksikliği azalmasa da, en azından açıklamasını bilmek iyi geliyordu.

Artık hep birlikte yaşıyorduk. Büyük odayı Belgin ve Denize verdim, beşiği komşu Mukadder Hanımdan aldık. Mukadder Hanım tam tahmin ettiğim gibi paha biçilmez bir bilgi kaynağıymış: her gün elinde tencereyle, tabakla, çeşit çeşit tavsiyesiyle geldi.

Bak hele, koca adam olacak bu. dedi Denize bakarak. İyi ağlıyor, korkma. Sessiz çocuktan korkulur asıl, ben bilirim.

Belgin bile Mukadder Hanımın yemeklerine ve tavsiyelerine gülüp katlanıyordu. En azından havadan sudan konuşacak biri vardı evde. Mukadder Hanım pencereden bakacağımı bildiği için arada sırada Denize bakıveriyor, bir keresinde doktor gelinini getirmekten de geri durmadı.

Benim işe dönüşüm yoktu artık, emekli maaşı idare ediyordu. Sık sık tansiyon, bazen dizler ağrıyor özellikle böyle şubat aylarında. Ama Belginin derdi başından aşkınken bunları söylemeyeceğime dair kendime söz vermiştim.

Alışıyorduk birbirimize. Zor elbette, biriyle yıllarca konuşmadan yaşadıktan sonra tekrar iletişim kurmak, ama alışıyorduk. Sabahları Belgin Denizi besler, ben bulgur pilavı pişirirdim, beraber çay içerken çoğunlukla susardık. Arada Belgin sessizce, Tüm gece deliksiz uyudu, ya da Burada yeni bir kaşıntı başladı, bak, gibi bir şeyler söylerdi. Bunlar yeni bir konuşmanın çok ilk ve narin katlarıydı.

Bahar gelmeden Ali aradı.

Mutfakta gazete karıştırıyordum, telefon çaldı; ekrana bakıp birkaç saniye öylece tuttum. Ali. Silmemiştim numarasını, niye sildirmemişim ki? Bilemiyorum.

Evet? dedim.

Gülseren, benim. Buluşabilir miyiz?

Ev yakınlarındaki bir kafede buluştuk. Ali, sanki geçen yirmi yıl bana değil, ona daha ağır gelmişti. Zayıflamış, bembeyaz saçlar, göz altı çökmüş. Ona hıncım kalmadığını, kızgınlığımın yıllar önce bittiğini fark ettim.

Çay istedi, karıştırdı uzun uzun, sonra, Nisanda karaciğerde sorun çıktı. Ameliyat var, haziranda, dedi.

Sustuk.

Acımaya gelmedim, dedi aceleyle. Bilmeni istedim sadece. Yalnız kaldım bu hastalıkta. Kızlar büyüdü, kendi dünyalarında, hanımla… Yani anlayacağın, iyi bir kadın ama… Neyse. Bilmeni istedim: O zaman sana yaptığım yanlıştı. Çok ayıp ettim, anladım şimdi.

Anladın, dedim, sarihçe.

Evet. Şimdi anladım. Göz göze geldi. Beylikdüzündeki dükkânı satıyorum, biliyorsun açmıştım. Oradan biraz para çıkacak. Sana vermek istiyorum.

Kupamı koydum masaya.

Neden?

Size yeni bir ev lazım. Kalabalıksınız artık. Mukadder Hanım söyledi; kızın çocuğun varmış, dar geliyormuş ev.

Senin meselen değil o.

Gülseren, bak…

Senin meselen değil Ali. Para vereceksen kendin için veriyorsun, hafiflemek için.

Hiç itiraz etmedi; anladığı belliydi.

Eve dönerken baharın erken bastırdığını gördüm. Yeşil filizler görünmeye başlamış. Alinin durumu ciddiydi, karaciğer ağır iştir. Yirmi sene görmemiştim, özlememiştim de, ama şimdi içimde yabancı bir hüzün var gibiydi.

Belgine anlattım olanı.

Eee? dedi Belgin.

Para vermek istiyor.

Hayır, dedi anında.

Belgin…

Anne, seni terk etti çünkü çocuğun yoktu. Sanki suçunmuş gibi. Şimdi başı dertte, parayı veriyor kendini affetmek için. Hayır.

Kızıma içten içe baktım.

Alırsam?

O zaman seni anlamam.

Zaten pek anlamıyorsun, dedim sakince. İyi insan mı? Hatalı mı? Elbette. Ama villian değil, zayıf biri sadece. Zayıf insanlar çoğunlukta.

Ve sen affedeceksin öyle mi

Zaten çoktan affettim.

Belgin baktı, yüzünde karmaşık bir şeyler geçti. Sinir mi, başka bir şey mi, seçemedim.

Senin kararın, dedi nihayet. Senin hayatın.

Aldım parayı. Ev lazım olduğu için değil, Ali vermek zorunda olduğu için, içindeki hesabı kapatsın diye.

Bir süre Belgin benimle minimum konuştu. Kavga yok, kapı çarpma yok. Kısa kısa cevaplarla, uzak gözlerle devam etti. Ergenken de böyleydi; içine kapanırdı sinirlendiğinde.

Mukadder Hanım geldi, elinde tencereyle. Şefkatle baktı, başını salladı:

İkiniz de aynısınız ikiniz de inatçısınız ve konuşmazsınız, halbuki konuşmak lazım.

Mukadder abla, kusura bakmayın, ama sizin işiniz değil bu, dedi Belgin.

Mukadder Hanım hiç gücenmedi, tencereyi koyup çıktı. Ertesi gün yine geldi.

Yaz geçti. Deniz büyüdü. Dişleri çıktı, evde pek huzur kalmadı! Belgin tezine hazırlanırken, ben Denize baktım. Bu yeni düzende hoşuma giden bir şeyler vardı, ama bunu dillendirmekten de hep çekindim.

Ekim sonunda Aliden bir mektup geldi. Elektronik değil, kâğıt, eski usul. Ameliyat 12 Kasımda. Ne olur bilmem. Ama teşekkür ederim sana; beni suçlamadığın, parayı aldığın için. Fazlası yok. Dönüş adresi bile yok.

İki defa okudum, sonra komodinin çekmecesine koydum.

Belgin görmüştü. Kimden? diye sordu. Aliden, dedim. Başını salladı, sustu. Ne iyi, ne kötü.

Sonra yılbaşı geldi.

31 Aralık akşamı evdeydik, ikimiz ve Deniz. Mukadder Hanım kızıyla gitmişti, Meral davet etmiş ama Belgin Buradayım demiş. O gün özel bir hazırlık yapmadık. Mandalina aldık, Belgin rus salatası yaptı, ben geçen ay buzluğa attığım böreği çıkardım. Deniz yedi gibi uyudu her zamanki gibi.

On buçukta, masada, televizyondan ses geliyordu. Belgin önüne bakarak salata yiyor. Ben çay içiyorum; konuşmak istiyorum ama ne denir bilemiyorum.

Birden başını kaldırdı.

Ona yazdım, dedi. Durup dururken, doğrudan. Deniz doğunca yazdım. Oğlumuz oldu, dedim.

Hemen kime yazdığını anladım. Kupayı bıraktım.

Ve?

Cevap vermedi. Gözlerime bakıyor. Beni her yerden engelledi. Artık onun için yokum. Ne telefonda ne elektronik postada ne başka yerde. Hiçbir yerde yokum artık.

Sustuk.

Ben zaten suçluyum, diye ekledi sonra. Sesi titremiyordu ama zor bela tutuyordu kendini. Yanlış birini seçtim. Ona kendimi verdim. Aylarca sustum, utanıyordum. Şimdi sana anlatırken de utanıyorum. Hep kendi başıma çözerim sandım, şimdi beceremiyormuşum gibi geliyor.

Ona bakakaldım.

İnsan bir şey demek ister… Akıllıca, öğüt gibi Ama öyle laflar genelde kafana sonra gelir. O yüzden içimden geçen, sade bir şey söyledim:

Aptal kızım. Ben de hata yaptım. Yanlış insana her şeyimi verdim; kocam zora gelince çekip gitti, bütün ömrüm boyunca da onun suçunu kendimde aradım. Kadın değilim, yeterli değilim dedim. Ben de yalnız kaldım. Hem de gerçek anlamda yalnız. Ama sen yalnız değilsin artık. Bak, küçük Deniz var. Ve ben varım. Yalnız değilsin Belgin.

Bakıştık. Yüzü bir anda gevşedi; bu aylarca bastırdığı yorgunluk ilk defa gözüktü.

Sana kızgındım, dedi Belgin. Fark etmediğin için, hep çalıştığın için, Alinin parasını aldığın için, onu affettiğin için.

Biliyorum.

Hâlâ anlayamıyorum, böyle kolayca nasıl affettin?

Anlıyorsun, sadece henüz kabullenmek istemiyorsun. Farkı var.

Başını eğdi, sonra tekrar kaldırdı.

Anne, keşke Ekimde seni aramış olsaydım. Doğumda başımda olsaydın. Bana iyi gelecek sanmıştım yalnızlık ama yiye yiye gururum olmuş meğer.

Ben de üzgünüm, dedim. Ben öyle bir anne olmadım ki araman kolay olsun… Suçum. Sessizce ağladık o anda.

Çok yakışıklı, dedim Deniz için.

Evet, çok fena değil, dedi Belgin hafifçe. Mukadder Abla da öyle söylüyor, artist gibiymiş.

Mukadder Abla herkese öyle der.

Biliyorum.

Ağlamadık, sarılmadık, büyük sözler söylemedik. Belgin kalkıp çay koymaya giderken omzuma dokundu, ben de elini tuttum şöyle kısaca. İşte bu kadar.

Yılbaşını mandalinayla, televizyonda havai fişeklerle karşıladık. Deniz gecenin bir vakti havaya atılan çıngıraklarla uyandı, Belgin kucağında susturdu. Üçümüz birlikte camdan havai fişekleri izledik. Düşündüm, bir yıl önce tek başımaydım; şimdi kucağımda torunum ve bana sonunda gerçeği söyleyebilen kızım var.

Belki de gerçek yeni başlangıç buymuş; abartısız, sessiz, mandalinayla gelen.

Mayıs başında Belgin tezini savundu. Denizi Mukadder Hanıma bırakıp yalnız gittim. Fakültenin küçük salonunda, eski kitap kokusu ve biraz toz. Belgin koyu lacivert elbiseyle çıktı tahtanın önüne, saçını düzeltti, dosyasını açtı.

Konuşmaya başlayınca iki şeyi fark ettim. Birincisi, Belgin hazırdı, kendinden emin, hızlı yanıtlar… İkincisi, bir yılın yorgunluğu kemiklerinde; ama dimdik ayakta.

Bakıp düşündüm. Yıllar önce o hırçın, köşeye sıkışmış, elinde Monte Kristo Kontuyla oturan kızı hiç tanımadan almıştım evime. Ne olacağını bilmeden. Ve şimdi o kız, yıllık bebeğiyle orada, önde gururla konuşuyordu.

Tez sonrası kafede çay içtik. Soru cevapları, komisyon taktiklerini anlattı, uzun zamandır böylesine mesafesiz konuşmadık sanırım.

Ertesi gün Aliden yeni bir mektup. Kısa: Ameliyat iyi geçti, doktorlar umutlu. Teşekkür ederim.

Belgin mektubu okumayı bitirdi, uzun süre sustu.

Affettiğin için iyileştiğini düşünüyor musun? dedi birden.

Ne için?

Hastaneden sağ çıktı şimdi. Sence bir bağlantı var mı?

Uzun uzun düşündüm, mektubu bir kenara koyarken:

Bilmiyorum. Belki de rastlantı, belki doktorlar. Ya da Ne bileyim kızım, nasıl işliyor bu işler, kim söyleyebilir ki.

Camdan dışarı baktı, sonra Denize döndü. Bugün ilk defa bana bakıp ciddi ciddi gülümsedi. Artık samimi, gazdan filan değil.

Yutkundum, gene gözlerim doldu, bu sene ikinci defa.

Sana, annesine güveniyor demek. İçin rahat artık, dedim.

Belgin bana baktı, sonra Denize döndü. O mavi gözleriyle yukarılara bakan oğluğu kaldırdı. Gerçekten mi? dedi.

Gerçekten, dedim.

Dışarıda bahardı artık, şehirde bile toprak ve taze ot kokusu camdan içeri doluyordu. Deniz huzurla nefes alıyordu. Belgin pencereye yürüdü, oğlunu kucağına aldı. Camdan dışarı bakıp, sakin ve güvenli bir ifadeyle oğlunu salladı. O da ona sımsıkı baktı.

İşte, insanın rakamlarla ölçemeyeceği şey, kendini en çaresiz sandığın anda, tutunduğun sevgiye dair olanı öğreniyormuşsun. Bunu uzun zamandır ilk defa bildiğim kadar açık hissettim.

Rate article
Lifequest
Kapıyı çalmadan içeri girdi, elinde kıpırdayan bir şey tutuyordu.