Biz Çöp Değiliz, Oğlum. (Öykü)

Biz Çöp Değiliz, Oğlum

Baba, hayır dedim sana! Duymuyor musun? Şu hurdalığı eve taşımak nedir? At gitsin çöpe, eve sokma şunu!

Oğlunun sesi kulaklarımı deldi sanki. Hatice Hanım tencerede kaynayan yemeğin başında donakaldı. Kepçe havada asılı kaldı, bir damla çorba ocağa damladı, cızırdadı hemen. O arkasını döndü. İsmail Bey elinde boyaları dökülen, yıllardır kullanılmış bir sandalye tutuyordu, atölyenin kapısındaydı. Tam altmışlı senelerden kalma, ayakları oymalı eski model bir sandalye. Oğulları Barış ise geçiş yolunu kapamış, bacaklarını iyice açmış, kollarını göğsünde kenetlemişti.

Barış, Hatice Hanım usulca fısıldadı, ellerini önlüğe sildi. Bu eski bir şey değil, bak ne güzel oyma var üzerinde. Baban onu tamir eder, gözün görmüyor mu?

Anne, başlama yine! Barış annesine bile bakmadı. Baba, güzel güzel söylüyorum. Yetmiş iki yaşındasın. Taşıma böyle şeyler ağır. Doktor dedi ya, tansiyonundan sonra dikkat edeceksin diye.

İsmail Bey sustu. Parmakları sandalyenin arkasında bembeyaz kesilmişti. Sandalyeyi yere bırakıp doğruldu. Hatice Hanım ona bakarken, şakaklarındaki damarını gördü. Hep böyle olurdu; bir şeye dayandığında damar ortaya çıkardı.

Ben taşımadım, dedi İsmail Bey sakin bir sesle. Mahalledeki Fikri Bey ile birlikte getirdik.

Ne fark eder! Barış elini salladı. Esas mesele, evin hurdalığa dönmesi! Şurada tek bir köşede bile üç sandalya dizili. Atölyede iki tane daha. Boyalar, fırçalar, bezler hep ortalığa saçılmış. Anne, farkında mısın, yangın tehlikesi var!

Hatice Hanım yaklaşarak kocasının yanında durdu. Onun taze ağaç koktuğunu, ciladan kaynaklı hoş bir koku geldiğini hissetti. Bu onun çocukluğunun kokusuydu, babasının atölyesinin kokusu. Altı ay önce İsmail Bey ile birlikte başladıklarından beri, sanki gençleşmiş gibi hissetmişti. Zaman geriye akmış, hayat yeniden doğmuştu.

Biz dikkat ediyoruz, Barış, dedi yumuşak bir sesle. Boyaları dışarıda, teneke kutuda saklıyoruz. Rüzgarlı havada çalışıyoruz, her zaman evi havalandırıyoruz.

Anne, bunlar bahane, Barış cebinden telefonunu çıkarıp bir şeyler aramaya başladı. Bak, istatistikler burada. Emniyetin raporları; yaşlılarda çıkan yangınların çoğu yanıcı sıvılar yüzünden çıkıyor.

Barış, yeter! İsmail Bey bir adım öne çıktı. Ben bir ömrümü fabrikada geçirmiş adamım. Güvenlik kurallarını senden iyi bilirim!

O işler otuz sene önceydi, baba. Şimdi emeklisin, kalbin de sorunlu. O istatistikten önce ben yaşadıklarınıza bakarım. Siz burada ateşle oynuyorsunuz resmen.

Biz oynamıyoruz, Hatice Hanım boğazını sıkı bir yumruyla hissetti. Yaşıyoruz. Bize bu mutluluk veriyor. Anlıyor musun? Mutluluk.

Barış nihayet ona baktı. Bakışında öyle bir şey vardı ki, Hatice Hanımın içini üşüttü. Acıma ile kızgınlık karışımı bir ifadeydi bu. Sanki o küçük, akılsız, dünyadan bihaber bir çocuktu.

Anne, biliyorum sıkılıyorsunuz Barış ağır ağır, adeta birinci sınıf öğrencisine anlatır gibi konuşuyordu. Ama bu yaptığınız çözüm değil. İsterseniz bir derneğe kayıt edeyim sizi. Ya da birlikte tatile gidelim. Kaplıcaya mesela.

Biz canımız sıkılmıyor, dedi İsmail Bey. Biz burada mutlu ve huzurluyuz. Evimizde ve işimizin başında olmak istiyoruz.

Hangi iş baba? Barış acı acı güldü. Cidden iş mi diyorsun buna? Eski eşyayı çekip getirip, boyayıp bir kenara koymak mı iş? Bu nedir, nasıl bir işmiş bu?

Barış! Hatice Hanım dayanamayıp araya girdi. Oğlum, babanla böyle konuşulur mu?

Gayet ciddi konuşuyorum anne. Gerçeği söylüyorum. Siz kendi kafanızda bir dünya kurmuşsunuz, sonra da ben uğraşıyorum sonuçlarıyla.

Hangi sonuçları? İsmail Beyin rengi attı. Ne diyorsun sen?

Barış sustu, burnunu çekip başını öne eğdi. Sonra alçak sesle, daha yavaş konuştu:

Baba, anne Konuyu büyütmeyelim. Ben sizin bir şeylerle ilgilenmenize karışmıyorum. Ama böyle şeyler makul ve güvenli olmalı. Bu sandalyelik işiniz Samimiyetle söyleyeyim, evi satmayı bile düşündüm. Yani ilerde. Siz burada yalnızsınız, yakında hastane yok, ulaşım yok. Ne olur bir şey olursa, ambulans İstanbul trafiğinde bir saatte anca gelir!

Evin sessizliği ağırlaştı. Hatice Hanım, uzaktan bir köpeğin havlamasını, elmanın dallarında yaprakların hışırtısını, kendi kalbinin atışını duyabiliyordu.

Evi satmak mı? Bizim evimizi mi? dedi İsmail Bey kısık sesle.

Şimdi değil tabii, aceleyle ekledi Barış. Ama mantıklı olan bu olurdu. Size kendi yanıma yakın bir daire almak, bir de Lalenin okul masraflarına destek olurdu.

Hatice Hanım oğluna bakıyordu, onu tanıyamıyordu. Karşısında, doğurduğu, büyüttüğü, geceleri ateşi çıktığında başında nöbet tuttuğu, elinden tutup ilkokula götürdüğü oğluydu bu. Hayatının en kıymetlisiydi ama oğlan, kırk yıl yaşanmış bir yuvadan, onu bir yatırım değeri olarak bahsediyordu. Bir sözleşmedeki sayılardan.

Barış, sesi titrekti, burası bizim evimiz. Biz burada mutluyuz.

Size göre mutlusunuz. Ya aslında risklerin farkında değilsiniz. Sizi düşünüyorum anne, güvenliğiniz için böyle diyorum.

Oğlum, bizi dört duvar arasına hapsetmek istiyorsun. Ölümü bekleyen yaşlılar gibi, dedi İsmail Bey. Tek istediğin bu.

Bunu söyleme baba. Sadece sağlıklı ve huzurlu yaşayın istiyorum.

Biz burada mutluyuz! Bu sandalyelerle, konsollarla, ellerimizin emeğiyle! Daha yaşıyor olduğumuzu hissediyoruz! Bir kenara çekilmiş yaşlı sebzeler değiliz!

Barışın yüzü bembeyaz oldu. Çenesini sıktı. Sonra arkasını dönüp eve ilerledi.

Konu burada bitmedi, dedi havada. Tekrar konuşacağız, düşünün söylediklerimi.

Hatice Hanım arkasından baktı. Sonra eşine döndü. İsmail Bey omuzları çökmüş, hala yere bırakılmış sandalyeye bakıyordu. O yaklaşıp beline sarıldı, o da onu, titreyen bedeniyle sımsıkı çekti.

İsmail, fısıldadı Hatice Hanım, üzülme, bilmezlikten söylüyor, kötü niyetli değil.

Anlamıyor, dedi yaşı içine akmış bir sesle. Kırk beş yaşına geldi, hâlâ anlamıyor.

Bir süre öylece kaldılar. Sonra İsmail Bey sandalyenin yanına eğildi.

Ben bunu atölyeye götüreceğim, dedi. Ne düşünürse düşünsün, önemsemem.

Hatice Hanım başını salladı. İçeri girdi. Çorba çoktan soğumuştu. Ocağı kapattı, alnını buzdolabına yasladı. Yan odadan Barışın telefonda konuşması duyuluyordu: metrekareler, kredi faizleri, satışlar

Akşam üçü birlikte yediler. Sessizlik içindeydiler. Barış hızlıca yedi, gözünü kaldırmadı. İsmail Bey iki lokma aldı, tabağıyla oynadı. Hatice Hanım lafa girmeye çalıştı, Laleyi, Elifi, işini sordu. Barış kısa cevaplar verdi.

Lale iyi, dedi. Sınavlara hazırlanıyor. Elif de iyi. İşler yolunda.

Onun okulunda neler var? Müdür yardımcısı olacaktı, öyle demiştin.

Oldu, dedi Barış. Maaşı az da olsa arttı ama iş yükü üç katına çıktı.

Ona selam söyle, Laleyi de öp benim için.

Söylerim.

Tekrar sessizlik. İsmail Bey tabağını itti, masadan kalktı.

Ben atölyeye geçeceğim, dedi.

Bugün uğraşma, Hatice Hanım omuzuna dokundu. Dinlen biraz.

Uğraşmam lazım, Hatice, başını öptü ve çıktı.

Barış, babasını bakışlarıyla uğurladı, başını salladı.

İnat işte, ikiniz de böylesiniz, homurdandı. Dinlemiyorsunuz kimseyi.

Barış, oğlum, karşısına oturdu Hatice Hanım, gözlerinin içine baktı, Bu inat değil, hayatımız bu. Yıllarca çalıştık; baban fabrikada, ben kütüphanede. Yıllarımızı adadık, seni büyüttük, eğittik, evlendirdik. Sonra büyüdün, kendi aileni kurdun, bizi buraya bıraktın. Biz burada iki kişiyiz şimdi. Çok yalnızız.

Barış dinledi, yüzü ifadesizdi.

Sonra baban çöpten eski bir konsol buldu, devam etti. Ne güzel bir mobilyaydı. Sadece boyası dökülmüş. Onu eve getirdi. Eski boyasını kazıdı, zımparaladı, cilaladı. Konsol birden canlandı. Sadece o değil, biz de sanki yeniden hayat bulduk. Ellerimiz hala çalışıyor, kafamız işliyor. O kadar önemlidir ki bu; yetmişten sonra bir işe yaradığını hissetmek.

Barış sustu. Derin bir nefes aldı.

Anlıyorum anne Ama kendi bakışım var. Fark etmediğiniz riskler var. Sizi yaşlanırken izliyorum. Babam kalp krizi geçirdi. Senin de tansiyonun sık sık oynuyor. Şehirden uzak, araba ile yarım saat. Bir şey olsa

Hiçbir şey olmaz, araya girdi Hatice Hanım. Barış, biz hasta değiliz. Sadece yaşlıyız. Kendi işimizi görebiliyoruz, bahçeye bile bakıyoruz. Neden bizi çaresiz, sakat yerine koyuyorsun?

Koymuyorum anne. Sadece daha makul bir hayat istiyorum. Şehirde poliklinik, market, eczane Kendi evimizde daha kolay yaşarsınız.

Bizim gazımız var, dedi Hatice Hanım. Soba sadece hamam için yanıyor.

Ama mesele o değil. Hayatı kendinize de bana da zorlaştırıyorsunuz. Sizin için sürekli endişeliyim. Lale endişeli, Elif endişeli.

Hatice Hanım baktı, oğlunun aslında onu hiç duymadığını anladı. Dinliyordu belki ama anlamıyordu. Barışın aklında; her şeyin başı, küçük ve yönetilebilir bir daire, hiçbir hobi ya da uğraş yok, kurallı ve sessiz yaşlı ebeveynler vardı.

Peki, dedi usulca. Şimdi konuşmayalım. Yoldan geldin, biraz dinlen. Yarın tekrar konuşuruz.

Barış kalktı, eski çocuk odasına gitti. Hatice Hanım masayı topladı, bulaşıkları yıkadı. Sonra hırkasını giyip atölyeye yöneldi.

İsmail Bey taburenin üstünde oturmuş, sandalyeyi zımparalıyordu. Tavan lambası, başından sarkan ak saçını aydınlatıyordu. Hareketleri yavaş, titizdi. Hatice Hanım arkasında ellerini omzuna koydu.

Çok güzel olacak, dedi.

Evet, kafasını kaldırmadan cevapladı. Oymalar sağlam kalmış. Sadece ayağın birini tutturmak lazım.

Sustu biraz. Sonra sordu:

Belki de Barışı biraz dinlemeliyiz, Hatice. Belki de bu kadar çok eşyayı eve getirmek gereksiz. Birkaç tane bırakalım, yeter.

İsmail Bey durdu, zımpara kâğıdını dizine bıraktı. Yorgun gözlerle ona baktı.

Eğer şimdi teslim olursak, dedi, sonra daha kötüsü olur. Bizden iyice emri altına almaya başlar. Önce mobilyadan vazgeç der, ardından bahçeyle uğraşmayı yasaklar, sonra ormana gitmeyin der, sonra da taşının şehre der. Biz de orada banka önünde oturup güvercin mi besleyeceğiz? Arada bir ayda bir zoraki bakmaya gelince mutlu olacağız mı?

Haklıydı. Ama Hatice Hanım oğlunun ertesi gün kızgın ayrılmasına da, aralarına duvar örülmesine de dayanamazdı. Dergilerde yazan kuşak çatışması işte buydu. Hep ailesinin farklı olduğunu sanmıştı. Değilmiş demek ki. Yetişkin çocuklar her zaman her şeyi daha iyi bildiklerini sanıyor. Yaşlı anne babalar ise boyun eğmek istemiyorlar.

Ne yapalım peki? dedi.

Hiç, cevapladı İsmail Bey. Kendi yolumuzda devam edelim. O da isterse ne isterse düşünsün.

Başını salladı. Bir süre birlikte, sessizce, işini yapan eşine bakarak kaldı. Sonra yavaşça eve döndü.

Sabah erken kalktı Barış. Hatice Hanım çoktan krep yapmış, reçel ve yoğurt sofradaydı. İsmail Bey çay içip gazete okuyordu. Barış oturdu, sessizce krep alıp reçel sürdü.

Lezzetli, dedi kısa bir şekilde.

Ye, oğlum, dün az yedin, tabağı önüne doğru itti Hatice Hanım.

Yerken oğluna baktı, bu kadar büyümüş, bu kadar yabancı Ne zaman olmuştu bu?

Barış, usulca başladı, bize neden bu kadar kızgınsın?

Barış gözlerini kaldırdı, ona baktı.

Kızgın değilim anne, endişeliyim. İkisi farklı şey.

Ama bizim için bunların önemli olduğunu anlıyorsun değil mi? Mobilya, uğraşımız

Anne, çatalı bırakıp konuştu Barış. Hobiler önemli, ama daha güvenli işler bulalım. Mesela örgü örmek, ya da pencere önüne çiçek yetiştirmek.

Onu da yapıyoruz, dedi Hatice Hanım. Domates fidesi, çiçek, yakında salatalık.

Yani gerek yok mobilya işine.

Bu duyguyu ona anlatamayacaktı. Eski bir eşyayı elinden geçirdikten sonra ona yeniden can verdiğini görmek Ellerinin, hafızasının hâlâ işlediğini bilmek… O sadece bir mobilya değildi. Anıydı. Geçmişle bağdı. Yaşlandığında bile yapabileceğinin, yok olmadığının göstergesiydi.

Anlatamam, dedi. Kendin anlamalısın.

Anladığım net: Siz mantığın sesini dinlemeyeceksiniz, Barış çayını bitirdikten sonra kalktı. Bugün öğleden sonra gidiyorum. Ben sizden hemen vazgeçin demiyorum. Ama yavaş yavaş bırakın bu işi. Şehirdeki daire işini de ciddiye alın. Yakınlarda güzel bir 1+1 buldum, üç katta, aydınlık, sıcak.

Düşünürüz, dedi Hatice Hanım; aslında İsmail Beyin asla kabul etmeyeceğini bilerek.

Barış odasına çekildi. İsmail Bey kapıdan dışarı çıktı. Hatice Hanım masayı toplarken ellerinin titrediğini hissetti. Tabak yere düştü, ikiye ayrıldı. Yere çömeldi, kırıkları toplarken, gözyaşına engel olamadı. Diz çöküp mutfağın ortasında gözyaşı döktü.

Hatice, ne oldu? İsmail Bey içeri girdi, hemen eğildi, onun elini tuttu. Elini kestin mi?

Başını salladı. O, Hatice Hanımı sımsıkı sardı.

Ağlama, dedi. Bırak gitsin. O olmasa da iyiyiz biz.

Değiliz, İsmail O bizim tek oğlumuz. Onsuz nasıl iyi olabilirim?

O büyüdü, Hatice. Kendi hayatını yaşıyor. Biz artık onun için şekillenemeyiz.

O bizim için şekillenmek zorunda mı?

İsmail Bey bu sefer uzun sustu.

Hayır, dedi en sonunda. Zorunda değil. Ama hiç olmazsa saygı duymalıydı. Böyle emir vermemeliydi.

Başını salladı, gözyaşını sildi. Kırıkları çöpe attı. İsmail Bey ona bir bardak su verdi. İçti.

Sağ ol, fısıldadı.

O da onun başını okşadı, alnından öptü. Sonra tekrar dışarı gitti. Hatice Hanım temizlik yaptı, üstünü değiştirdi, bahçeye indi. Fideleri sular, otları yolardı; çalışmak iyi geliyordu. Eller ne yapacağını biliyordu. Tırpan toprağa vurdukça güven verdi, güneş sırtında pırıl pırıldı. Huzur vardı; sadece kuşlar ve rüzgar.

Öğlen yemeği için geri döndü, çorbayı ısıttı. İki adamı çağırdı. Barış odasından çıktı, masaya oturdu. İsmail Bey ellerini yıkayıp sandalyesine yerleşti.

Yemek sessizce geçti. Hatice Hanım konuşmak istese de yalnızca kısa cevaplar aldı. Yemekten sonra Barış eşyasını toplayıp çantasını arabaya yerleştirdi.

Ben gidiyorum, dedi kapıdan çıkarken. Ararsınız bir şey olursa. Veya yazarsınız.

Tamam, Hatice Hanım oğlunu öptü, sarıldı. Elife, Laleye selam söyle.

Söylerim.

İsmail Bey elini sıktı, kısa, resmi bir şekilde el sıkıştılar. Barış, arabaya bindi ve gözden kaybolana kadar el salladı.

Hatice Hanım kapıda bekledi, arabayı görene dek. İsmail Bey omzuna elini koydu.

Hadi girelim, dedi. Yapacak işimiz var.

İçeri girdiler. Sessizliğin havası bir anda başka oldu; koyulaştı. Hatice Hanım pencereye oturdu, dışarı baktı. Dallar, bulutlar Her şey aynıydı. Ama içinden bir şeyin kırıldığını, bir daha tamir olmayacak şekilde

Bir hafta geçti, sonra bir hafta daha. Barış aramadı. Hatice Hanım birkaç kez aradı, kısa ve soğuk cevaplar aldı. Yoğunum dedi, sonra tekrar aramadı. Oğlunun onları kırmak için değil, teslim olmalarını beklediğini seziyordu. Fakat İsmail Bey hiç pes etmedi. İşine devam etti, yeni eşyalar buldu, onları zımparaladı, boyadı, cilaladı. Hatice Hanım alışmıştı; sevmişti de. Sırf oğlu istiyor diye vazgeçmeye hiç niyeti yoktu.

Bir akşam telefon çaldı. Hatice Hanım açtı.

Anne, ben Barış, oğlunun sesi yorgundu. Nasılsınız orada?

İyiyiz oğlum, sen nasılsın?

İdare ederim. Bak, bu hafta sonu geleceğim. Görüşmemiz lazım.

Ne görüşeceğiz?

Sonra anlatacağım. Cumartesi geliyorum.

Telefonu kapattı. Hatice Hanım içini bir gerginlik sardı. Bir terslik vardı

Cumartesi yağmurluydu. Hatice Hanım mutfakta lahana böreği yaptı, yağmura baktı. İsmail Bey koltukta gazeteyle oturuyordu. Barışın geleceğine dair konuşmadılar; ikisi de düşündü ama.

Barış öğleden sonra arabayla geldi. Hatice Hanım kapıyı açtı, saçak altına aldı.

Hoş geldin, ıslanmışsın Çay ister misin? Börek var.

Sağ ol anne, paltosunu çıkardı, odaya geçti. Baba, merhaba.

Hoş geldin, dedi İsmail Bey, gözlüğünü çıkarıp baktı. Nedir mesele?

Barış bir sandalyeye çöktü, saçlarını elden geçirdi. Yüzü karanlıktı.

Düşündüm, dedi. Harekete geçmemiz gerek, geç olmadan.

Ne hareketi? dedi Hatice Hanım.

Eve müşteri buldum, dedi Barış. İyi fiyat verdiler. Satar, şehirde size daire alırız, kalanla da Lalenin okul masrafı çıkar. Ya da kenara koyarsınız.

Sessizlik. Hatice Hanım damlayan yağmuru, duvarda tıkırdayan saati, ve İsmail Beyin yanında kesik kesik nefes alışını duydu.

Ne diyorsun sen? dedi İsmail Bey; sesi öyle sertti ki Hatice Hanım ürktü.

Baba, iyice tarttım olayı. Yalnız yaşamak tehlikeli. Siz de biliyorsunuz, ev eski, kışın ısıtma zor, hastane uzak. Şehirde yanımda olursunuz, ben de, Lale de, Elif de her gün bakarız. Hem size hem bize daha iyi.

Kime göre iyi? dedi İsmail Bey. Size mi, bize mi?

Herkese, ısrar etti Barış. Aile bağlarını eve tercih ediyorsun baba.

Aile bağı, tekrar etti İsmail Bey acı bir tebessümle. Aileden aklına gelmesi, bizi evden çıkarmaya karar verince mi oldu?

Sizi kovmuyorum! Barış bağırmak üzereydi. Mantıklı teklif ediyorum. Sonsuza kadar böyle gitmeyecek. Ne zaman hastalansanız, kimin haberi olacak?

Biz kimseden medet ummuyoruz, dedi Hatice Hanım sessizce. Barış, biliyoruz işin zor. Ama bu bizim evimiz. Burada yaşadık, sen burada büyüdün. Nasıl vazgeçelim, nasıl satalım?

Çok kolay ana, tapuyu imzalayın, parayı alın, konforlu yaşayın, uğraşmayın bu mobilyalarla.

İsmail Bey ayağa kalktı, pencereye gitti. Bir süre dışarı baktı. Sonra döndü.

Sence bizden önemli karar vermek senin hakkın mı?

Sizi düşünmek, dedi Barış, ve siz gerçekleri kabul etmiyorsanız, müdahale etmek benim görevim.

Kabul edilecek iş mi? başını öne eğdi İsmail Bey. İsmail Usta, inşaat mühendisi Kaç yıl şehirlerde bina yaptım. Şimdi, oğlum aklım yok diyecek bana?

Baba, o eskidendi artık. Yaşlandın, sen de değişmen lazım.

İsmail Bey ona dik dik baktı.

Artık sen karar veremezsin bana, dedi. Ben öyle biri değilim.

İkisi de, inatçı kemikleriyle öyle benzeşiyordu ki; Hatice Hanım Aynı kan dedi. Birbirinden ödün koparmayan, inatçı, dirençli kafalar.

Yeter! dedi Hatice Hanım kalkarak. Kavga etmeyelim, oturun, konuşalım. Barış, otur. İsmail, lütfen

İsmail Bey koltuğa döndü, Barış gönülsüz sandalyeye oturdu. Hatice Hanım çay koydu, börek kesti. Ellerinin titrediğini hissediyordu.

Barış, söze başladı, endişeni anlıyorum. Ama çaresiz değiliz. Mahallede Fikri Bey, Suna Teyze var. Yardım lazım olsa onlar da bakar. Yalnız değiliz.

Onlar da yaşlı zaten, dedi Barış. Ya babama bir şey olursa?

Ambulans çağırırlar, dedi İsmail Bey. Her yerde olduğu gibi.

Ya yetişemezse?

O zaman demek ki vakti gelmiş, dedi İsmail Bey. Korkuyla yaşam olmaz oğlum. O zaman hayat yaşanmaz.

Barış dişlerini sıktı. Hatice Hanım çenesinin kasıldığını gördü.

Gerçekleri kabul etmiyorsunuz. Hala kendinizi genç, güçlü sanıyorsunuz. Bense gerçeği görüyorum. Yaşlanıyorsunuz. Bir gün burada Ben kim bilir ne bulacağım diye korkuyorum.

İçten endişeliydi. Kendi menfaati için değil; onları kaybetmekten korkuyordu. Bunu anlayınca acıdı ona Hatice Hanım, hem de içi yandı.

Barış, dedi kibarca, daha yaşayacak günümüz, planlarımız var. Baba eski büfeyi tamir edecek, ben bahçeye gül dikeceğim. Daha yaşayacak çok gün var.

Hepimizin planı var, acı bir tebessümle dedi Barış. Sonra bir bakıyorsun bitti.

O zaman şehirde de başına gelir, dedi İsmail Bey. Takdirde varsa, her yerde var.

Oğulları dolaşmaya başladı.

Neden anlamıyorsunuz? iyice bağıracaktı. Sadece iyiliğinizi istiyorum! Bunu niye anlamıyorsunuz? Resmen bana yüz çeviriyorsunuz!

Kimse sana karşı değil, Hatice Hanım oğlunun yanına gidip elini tuttu. Barış, oğlum, çok seviyoruz. Ama senin istediğin gibi yaşayamayız. Kendi bildiğimiz gibi yaşamak zorundayız. Anladın mı?

Anlamıyorum, eliyle savuşturdu. Bencilsiniz siz! Kendi sandalyeniz, komodininiz Beni, ailemi hiç düşünmüyorsunuz. Benim endişemi, sıkıntımı

Bizden kendi hayatımızdan vazgeçmemizi istiyorsun, sen rahat ol diye? dedi İsmail Bey buz gibi bir sesle.

Barışın yüzü bembeyaz oldu. Yumruklarını sıktı. Kapıya yöneldi.

Ne haliniz varsa görün! Benden bir şey beklemeyin. Başınıza bir şey gelirse, aramayın! Kendi başınıza çıkın işin altından!

Barış! arkasından Hatice Hanım seslendi, ama Barış kapıyı çarpıp çıktı.

Koşarak peşinden gitti, yağmura yakalandı. Oğlunun arabaya binip giderken arkasından bağırdı:

Barış, oğlum! Dur! Dinle beni!

Araba çalıştı, döndü, uzaklaştı. Hatice Hanım yağmurda sırılsıklam oldu. İsmail Bey gelip ceketi omuzuna koydu, onu içeri aldı.

Üşüteceksin, dedi. Hadi üstünü değiş.

Hatice Hanım sessizce odaya girip, ıslak eşyalarını çıkarıp sabahlığını giydi. Salona döndü. İsmail Bey sandalyede, başını eğmişti. Yanına oturdu.

Ağlama Hatice, dedi. O vakit geçince döner.

Dönmez, fısıldadı Hatice Hanım. Affetmeyecek. Aramayın dedi, duydun mu? Bu son.

O susuyordu. Hatice Hanım omzuna kapanıp, sessizce gözyaşı döktü. Yağmur damladı, rüzgar camı titretti, uzaklarda gök gürledi.

Zaman geçti, gözyaşları dindi. Sessizce sildiğini hatırlıyordu.

Belki haklıdır? boğuk bir sesle sordu Hatice Hanım. Belki benciliz?

Hayır, dedi İsmail Bey başını sallayarak. Sadece hayatımıza sahip çıkıyoruz. Ellinin, yetmişin üstünde yaşamak da kıymetli. Koca ömrü boşu boşuna köşede bekleyerek tüketemeyiz.

Ama o bizim oğlumuz, baktı ona. Tek oğlumuz. Onsuz nasıl yaşarız?

Bilmiyorum, içtenlikle yanıtladı İsmail Bey. Ama onun dediğine teslim olamayız. O zaman bizim için her şey biter. Gerçekten yaşlandığımız yerde ölmüş oluruz.

İçinden, doğru söylüyor diye düşündü. Ama bu da acısını hafifletmedi.

Bir ay geçti, Barış aramadı. Hatice Hanım mesaj attı: Barış, çok özledik. Gel oğlum, bir gün bile olsa. Yanıt gelmedi. Bir daha yazdı: Laleye selamımı ilet, gelsinler. Yine cevap yok

O, oğlunun onları tamamen silip attığını anladı. Acı dayanılmazdı. Bazen geceleri göğsündeki sızıdan uyanıyordu. İsmail Bey sustu, içine kapandı, atölyeye yöneldi. Arada bahçede, kapının önünde oturup yoldan gözünü ayırmıyordu.

Bir sabah İsmail Bey atölyeye gitti, bağırdı. Hatice Hanım koştu.

Hatice, noldu? dedi.

Kafasını çevirdiği yerde, dün kalan oyma işli sandalye yoktu.

Sandalye nerede? dedi. Sen mi aldın?

Hayır, dedi şaşkınlıkla. Ben dokunmadım.

Atölyeyi gezip, ardiyeye göz attılar; yoktu.

Hırsız mı girdi? dedi Hatice Hanım.

Kim çalacak burada, başını salladı İsmail Bey. Açıkta duruyor, kimse bakmaz bile.

Bir an bakıştılar. İkisinin de yüreğine soğuk bir fırtına indi.

Barış, fısıldadı Hatice Hanım.

İsmail Bey hiçbir şey demedi, eve gitti, telefonu aldı, aradı. Hatice Hanım telsizden duydu.

Evet? dedi Barışın sesi, duygusuz.

Sandalye nerede? dedi İsmail Bey, sesi titrek.

Hangi sandalye?

Biliyorsun hangisi. Dün tamir ettiğim.

Bir süre sessizlik oldu, sonra Barış konuştu:

Geçen sefer, siz bahçedeyken çöpe götürdüm. Artık bitmesi lazım.

Hatice Hanım ağlamak üzereydi. İsmail Bey öylece kaldı.

Ne yaptın sen? dedi kısık sesle.

Yapman gerekeni yaptım baba. Artık bu kadar saçmalık olmaz. Sağlıksız, riskli şeyler bitti.

O, annemin sandalyesiydi, dedi İsmail Beyin sesi çatladı. Beni ona bağlayan tek şeydi. Tek hatıramdı.

Bir süre sustu Barış, ilk defa sesi yumuşadı:

Baba, bilmiyordum…

Bilmiyordun, İsmail Bey sözü yarıda kesti. Sormadın bile. Beni hiçe saydın, arkamdan eşyamı attın. Anlıyor musun ne yaptığını?

Sadece… Sadece hobi zannettim.

Benim hayatımı, hatıramı attın, dedi. Artık benim için oğlum yok.

Baba, lütfen…

İsmail Bey telefonu kapattı, oturma odasına gitti. Hatice Hanım olduğu yere yığıldı. Telefonda Barışın sesi yankılandı:

Anne… Anne, duyuyor musun? Lütfen…

Aldı telefonu.

Barış, dedi; sesi kendisine bile yabancıydı. Bunu yapmaman lazımdı.

Bilmiyordum anne. Vallahi bilmiyordum.

Bilmesen bile, hakkın yoktu. O senin değil, bizim eşyamızdı. Senin evin, senin kararın değildi. Sınırı aştın, Barış.

Anne, iyi olsun diye

Kendi iyiliğin için yaptın, dedi. Bizim için değil. Başımıza geçip patronluk taslamak istedin. Ama olmayacak Barış. Olmayacak.

Telefonu kapattı. Yere oturup başını ellerine gömdü. Telefon tekrar çaldı. Kapatıp susturdu.

İsmail Bey odaya kapanıp akşam çıkmadı. Hatice Hanım defalarca çağırdı, cevap alamadı. Akşam yemeği tek başına yedi, sonra tekrar yana gitti.

İsmail, dedi usulca, aç kapıyı, lütfen.

Uzun süre kapalı kaldı; sonra kapı aralandı. Gözleri kıpkırmızıydı.

Hatice, dedi, sesi çatallı, çöplüğü aradım, yok artık. Hepsini karıştırdım, yakmışlar. Yok.

Onu öylece sardı, sıkıca. İki yaşlı, oğlunu ve hatırasını aynı anda kaybetmiş gibi…

Önemli değil şimdi sandalye, dedi Hatice Hanım, olan oldu.

Mesele sandalye değil, döndü baktı. Artık Barış diye bir oğlum yok.

Öyle deme, o bizim oğlumuz.

Oğlumdu, dedi İsmail Bey. Oğlumdu…

Artık görüyordu ki, onu ikna etmek olanaksız. Onun karakteri böyleydi. Karar verdiyse, dönmüyordu.

İki ay geçti, Barış önce sık sık, sonra daha seyrek aradı. Sonra ondan da vazgeçti. Bir gün Hatice Hanım aradı.

Barış, nasılsın?

İyi anne, çalışıyorum.

Lale nasıl, Elif?

İyi hepsi.

Gelsen?

Yok anne, babam affedene kadar gelemem.

Özür dile, oğlum.

Yüz kere diledim anne. Ama babam duymuyor. O da haksız. Anlamıyor, kötülük için değil, bilmemezlikten.

Sen, onun annesinin hatırasını attın. O affedemez.

Bilmiyordum! bağırdı Barış. Hiç söylemedi bana, bu sandalyenin ayrı bir anlamı var diye.

Her şeyimiz sana göre çöp; yaşlılığımız çöp, öyle mi?

Sustu uzun süre. Sonra:

Anne, öyle deme.

Doğru ama. Bizi anlamadan, sadece yaşlı olduğumuzu düşünüp yok sayıyorsun. Ama biz iyi biliyoruz ne yaptığımızı.

Kötülüğünüzü istemedim ki

Ama kırdın, hem de çok… Ve şimdi bilmiyoruz, nasıl devam edeceğiz.

Dinliyorum, dedi Barış. Sadece siz de beni anlamıyorsunuz. Sizi korumak için…

Bir şey olmaz Barış. Olursa da, hayat böyle. Her şey kontrol edilemez. Biz büyük insanız, kendi kararımızı veririz.

Barış sustu. Sonra:

Tamam anne. Babama selam söyle. İsterse.

Kapattı. Hatice Hanım elinde telefon; içi bomboştu.

İsmail Bey atölyesinde yeni bir konsolun ahşabını zımparalıyordu. Yanına gidip oturdu.

Barışın selamı var.

Kafasını kaldırmadan çalışmaya devam etti.

Söyle, alınmaz.

İsmail, ne olur affet. O bilmeden yaptı.

Başlama, İsmail Bey işini bıraktı, başını kaldırdı. Yapamam Hatice. Sınır geçti, affı yok.

Affı olmayan şey yok.

Sevgiden öte saygı da gerek. O bana saygı duymadı. Artık onun sevgisine ihtiyacım yok.

Biliyordu ki, artık ikna edemezdi. Oturup kendisi bir köşede toz aldı; suskun, düşüncesiz zaman geçti.

Yaz yaklaşırken, komşuları Suna Hanım uğradı. Ellerinde taze böğürtlen, bahçede oturdu.

Nasılsınız? dedi. Oğlan hiç geldi mi?

Gelmedi, dedi Hatice Hanım ciddi. Parçalındık biraz.

Gençler anlamıyor ki… Biz sekiz köşe yaşlı oturalım, ölümü bekleyelim sanıyorlar. Hâlbuki biz daha varız, dimdik. Siz hiç dinlemeyin onları.

Dinlemeyeceğiz, dedi ve birden gerçekten öyle olduğunu hissetti. Dinlemeyeceğiz

Suna Hanım ayrıldıktan sonra Hatice Hanım bahçede kaldı. İsmail Bey geldi, yanına oturdu.

Ne düşünüyorsun?

Doğrusunu yapıyoruz, İsmail, cevapladı. Kendi hayatımızı kendi istediğimiz gibi yaşıyoruz.

İsmail Bey onun elini tuttu.

Yaptığımız doğru, dedi. Başka türlüsü olamazdı.

Yan yana ellerini tutarak, batan güneşe baktılar. Şehirde, uzaklarda oğulları vardı; artık biraz yabancı, biraz uzak. Yeniden görmeleri, belki hayaldi. Ama hayat sürüyordu. Hüzün de, lezzet de, eksiklik de Yine de bir bahçe, elinde iş, iki çalışan el Hayat elliden, yetmişten sonra da güzeldi.

O sonbaharda Hatice Hanım eski bir tuvalet masasını buldu, Suna Hanımla taşıdı. İsmail Bey önce homurdandı, sonra tamam dedi. Birlikte çalıştılar; bir yandan temizledi, öteki boya attı. Bittiğinde, oda birden sıcaklaştı.

Hatice, eline sağlık, dedi İsmail Bey. Senin ellerin altın gibi.

Birlikte yaptık, dedi Hatice Hanım. Biz bir takımız.

Kocası döndü, başını öptü.

Güzel takım, dedi gülerek.

Bir gece telefon çaldı. Hatice Hanım açtı.

Anne? Ben Elif, Barış hastanede.

Yüreği ağzına geldi, yatağa oturdu.

Ne oldu?

Kaza, Elif telaşlı. İşten gelirken, karşıdan gelen bir kamyon çarptı. Yoğun bakımda. Stabil dediler ama Anne, ne olur gel.

Bakışını İsmail Beye çevirdi.

Barış hastanede Kaza.

Kocası dona kaldı.

Ciddi mi?

Bilmiyorum, Elif çağırıyor.

Bir süre sustu İsmail Bey, sonunda:

Hadi git, dedi. İstiyorsan git.

İsmail, o bizim oğlumuz.

Kendisi sırtını döndü, unutma, dedi İsmail Bey.

Unutmadım, ama o şu an ölüme yakın. Ben duramam burada.

İsmail Bey sırtını döndü; Hatice Hanım anladı ki, o da yüreğinden kopuyordu.

Git, Hatice, dedi. Bir bak, nolmuş? Sonra bakarız.

Hatice Hanım hazırlandı, bir taksi çağırıp yola çıktı. İsmail Bey ise kapıdan el sallayarak uğurladı.

Sabaha karşı hastaneye vardı. Elif onu karşı koridorda karşıladı, sarılıp ağladı.

Anne, sağ ol geldiğin için. Sorup duruyordu sizi, babamı da sordu.

Durumu nasıl?

Yaşayacak dediler. Beyinde sarsıntı, birkaç kemik kırığı Ama yaşayacak. Anne, ağladı gözyaşıyla. Annem gelsin, babamdan özür dilerim dedi.

Kızcağızla birlikte ağladı. İki kadın, iki farklı dünyada ama Barışla birleşen bir bağ.

Görebilir miyim?

Sabah, dedi Elif. Dokuzda gel.

Sabah ziyaret izni geldiğinde, Barış beyaz çarşafta kıpırdamadan yatıyordu. Gözleri su içinde:

Anne, affet beni…

Yanına oturup, ellerini tuttu.

Sus bakayım, dedi. Dinlen.

Anne, haksızdım. Her konuda. Hakkım yoktu Babama söyle, ben

Söylerim, böldü. Sen bir iyileş önce.

Barış gözlerini kapatı, annesinin elini sıktı. Orada, onun yanında oğlu için yine dua etti Hatice Hanım: Aman ya Rabbi, oğlumu bağışla, bize biraz daha vakit ver

O akşam İsmail Beyi aradı.

Barış yaşayacak, dedi. Doktorlar ümitli.

Güzel, dedi İsmail Bey sakin bir sesle. Sevindim.

Özür dilediğini söylüyor.

Uzun bir sessizlik. Sonra:

Hatice, sevindim yaşamasına. Hakikaten. Ama affetmeye hazır değilim.

İsmail…

Üstüme gelme. Kalksın ayağa, sonra bakarız.

Kapatınca, Hatice Hanım pencereye uzun uzun baktı. Gerçekten bazen bazı şeyler affedilmiyordu. Hatta kanından, canından olsa bile. Bazı yaralar kolayca kapanmıyor, iz bırakıyordu.

Bir hafta şehirde kaldı. Barış iyileşiyordu. Elif ve Lale her gün geldi. Özür diledikçe diledi Barış; ağladı, pişmanlığını anlattı:

Mamam, ben babama yeni sandalye alacağım. Aynı model. Onu da kendim tamir edeceğim. Öğreneceğim, yaptıracağım.

Mesele sandalye değil oğlum, dedi. Bizim seçime, hayatımıza saygıydı asıl konu.

Anladım, dedi Barış. Artık her şeyin kıymetini biliyorum

İnanıyordu annesi. Fakat biliyordu ki, İsmail Bey öyle kolay affetmeyecekti. Bunu Barışa da hissettirdi.

Kar fırtınalı bir kış geçti. Barış, annesini haftada bir kez aradı. Hatice Hanım genel laflarla yetindi, babasının onu görmek istemediğini söylemedi.

Nisanda, eriyen karların ardından bir sabah, bahçeye bir araç yanaştı. Barış arabadan indi, yük taşıyanlara yardım ediyordu.

Barış, dedi şaşkın Hatice Hanım. Ne yapıyorsun burada?

Anne, ben Yani Babam için bir şey getirdim.

Yükü dikkatlice bahçeye indirdiler. Barış battaniyeleri açtı; oymalı bir sandalye çıktı ortaya, eski, zarif. Tam aynı model olmasa da çok benziyordu, özenle restore edilmişti.

Kendim yaptım, dedi Barış utanarak. Üç ay ustadan öğrendim. Sonra uygun sandalyeyi bulup tamir ettim. Bunun babama saygı göstermek için, onun işini anlamak için olduğunu bilsin diye.

Hatice Hanım gözyaşlarını tutamadı, oğluna sarıldı.

Teşekkür ederim, Barışcığım, dedi.

Babam evde mi? utangaçça sordu.

Atölyede, dedi Hatice Hanım. Git, göster ona.

Barış sandalyeyi alıp içeri geçti. Hatice Hanım biraz uzak arkasında kaldı.

İsmail Bey tezgâh başında çalışıyordu. Barışın adımlarını duyup döndü; sandalyeyi gördü. Yüz ifadesi donuktu.

Baba, dedi Barış sessizce. Bunu getirdim. Hem buldum, hem restore ettim. Eskisi gibi olmayabilir Ama senin işinin değerini, hatıraların anlamını artık biliyorum. Ne olur affet beni.

İsmail Bey uzun süre sandalyeye baktı. Sonra sandalyeyi elleyip, cila işlerini inceledi.

Güzel iş çıkarmışsın, dedi. Vernik iyi sürülmüş, oyma yerler güzel.

Sağ ol, Baba Bana tekrar şans ver.

Göz göze geldiler.

Bakacağız, dedi İsmail Bey. Bakacağız Barış.

Artık hayır da değildi bu, evet de tam olarak değil. Bir belki. Hatice Hanım için yeterliydi bu. Onlar için yara hep kalacaktı, ama iyileşiyordu artık.

Barış o gün geri döndü. Sandalyesi atölyede kaldı. İsmail Bey uzun süre başında dolaştı. Sonra Hatice Hanıma döndü.

Gerçekten uğraşmış, dedi.

Uğraşmış, dedi Hatice Hanım.

Demek ki anlamış.

Demek ki, dedi gülümseyerek.

Kocasının omzuna yaslandı. İsmail Bey, Tamam artık, arada gelip gitsin. Ama kimseye ders vermesin, nasihat etmesin. Kendi yolumuzda devam edelim, dedi.

Tamam, dedi Hatice Hanım gözyaşlarıyla.

Birlikte atölyede durdular. Dışarıda, ağaçlarda kuşlar şakıyordu. Bahar başlıyordu. Hayat tüm hüznü, sevinci, özlemiyle, yeni bir gün için devam ediyordu.

Akşam serinliğinde, çaylarını içerken, birbirlerinin elini tuttular; gün batışını izlediler. O an, her şey tam gibiydi.

Hatice, dedi İsmail Bey, yarın yeni konsolu tamir etmeye başlıyorum. Geçen ay bulmuştuk ya, çok güzel çıktı.

Başla, dedi gülerek. Sana yardım ederim.

O da güldü, elini daha sıkı tuttu. Baharın serinliği içinde, ağacın altında, kuş sesleriyle birleşen bir huzur İşte bu, bir ömür boyu seçtikleri kendi hayatlarıydı. Yıllarca yaşasın diye ellerde titreyen, yüreklerde büyüyen gerçek hayat.

Rate article
Lifequest
Biz Çöp Değiliz, Oğlum. (Öykü)