Benim Yerime Karar Verdiler

Sesler yazlık mutfaktan geliyordu ve ben, Ayşe Hanım, açık pencerenin yanında durdum çünkü adımı duydum.

Bahçeden dönerken, önlüğümün eteğinde karnabaharlar vardı, ellerim toprak ve dereotu kokuyordu, acelem yoktu. Temmuz akşamı sakindi, sıcak, uzaklardan bir yerden komşunun biçtiği çimenin kokusu geliyordu. Pencerenin ardındaki sesler sakince, neredeyse iş konuşur gibi bir tonda konuşuyordu, beni durduran da buydu, yüksek ses değildi.

Konuşan, kızımın kayınvalidesi Sevim Hanımdı. Sesi hep tok, sanki ağzındaki lafı tartıp paketler gibi.

Evin çok iyi. Emlak sitelerinde baktım, buradaki benzerler yedi milyon liradan başlıyor. İstersek sekize bile verilir.

Yerimde kıpırdamadım. Karnabaharı önlüğümde, karnıma dayalıydı; sert ve yuvarlak.

Kadıncağız orada yalnız başına zorluk çekiyor, kayınbiraderim Volkandı bu kez, hep biraz burnundan konuşurdu, sanki sürekli nezleymiş gibi. Ne yapsın yirmi dönüm bahçeyle? Zaten adam akıllı bir şey yaptığı yok.

Ben de aynısını söyledim ona, araya girdi kızım Elif. Onun sesini binlerce kişinin içinde bile tanırdım ama şimdi başka birine ait gibiydi, belki de ben otları ayıklarken yerini biriyle değiştirmişlerdi. Duygusallaşıyor. Babasının eviymiş, babasının ağaçlarıymış. Babası üç yıldır yok ama.

Evet işte, dedi Vedat Bey, enişte, az konuşur ama ağır konuşurdu. Tutmanın anlamı yok. Ona bir teklif sunarız, gayet makul bir teklif. Şehirde bir daire… Hatta polikliniğe yakın, iyi bir semtte. Rahat yaşar.

Ya da bir bakımevi, yine Sevim Hanım. Çok iyi yerler var artık, önceden olduğu gibi değil. Temiz, personel nazik. Orada daha iyi olur, yalnız da kalmaz.

Kolay kolay razı olmaz, dedi Elif, ve bu kolay kolayda teknik bir problem havası vardı. İtiraz değil, daha çok inatçı kapağı nasıl açarız muhakemesi.

Razı olur, Volkan hafifçe güldü. Gidecek yeri yok ki. Ona anlatırız, büyük evi tek başına kurtarmaz. Maddi, manevi ağır. Genç değil, yoruluyor, görüyoruz.

Arabası da çok kötü artık, Sevim Hanım aynı evin fiyatı hakkında konuştuğu gibi işten bahsedercesine ekledi. O arabayla Antalyaya gidemeyiz.

Bir sessizlik oldu. Fincan tabağa değdi.

Payı da düzgün dağıtırız. Bize araba ve tatil, Elife ev tadilatı, annesine de daire ya da bakımevi. Adil olur.

Pencerede karnabahar tutan ellerime baktım. Elim çok sakindi. Buna kendim de şaştım; ne titreme, ne sıkışma. Sadece duruyordu, tutuyordu.

Göğsümde bir şey döndü, yıllardır dönmemiş bir kilit gibi. Acıtmadı, neredeyse mekanik bir histi.

Arkamı dönüp yeniden bahçeye yürüdüm. Karnabaharı tahta sandığa koydum. Sonra, rahmetli eşim Mehmetin 1996da diktiği elma ağacına gözüm gitti. Yaşlanmıştı; dalları yayıktı, gövdesi biraz eğilmiş, sanki gençken başka bir şey düşünür gibi. Amasya elmasıydı bu. Mehmet her ağustosta, kendisi reçel yapardı, tencerenin başında ciddiyetle, sanki devlet işiymişçesine dururdu.

Üç yıl oldu.

Üç yıl oldu gideli.

Ağaç altındaki eski bankta oturdum. Mehmetin eski bir çitin tahtalarından çaktığı bank. Ne ağladım, ne düşündüm. Biraz oturdum sadece. Akşam; ısınan frenk üzümü, biraz da uzaktan yakınlarda bir yerde yakılan otun is kokusu geliyordu.

Sonra kalktım eve döndüm. Akşam yemeği hazırlayacaktım.

Bugün hepsi beraber gelmişti, zaten bu bile başlı başına tuhaftı. Normalde Sevim Hanım ile Vedat Bey hep ayrı durur, aile günlerinde görünür, ilk fırsatta ayrılırlardı. Bu insanlar hiç anlaşılmazdı bana; tok, kendi halinde, hep biraz üstten konuşurlar sanki. Kötü değillerdi ama kapalıydılar. Güçlü panjurlu bir ev gibi.

Volkan, tam onların oğlu. Yakışıklıydı, hakkını vereyim. Endamlı, çenesinde gamzesi. Ama altı yıldır Elifle evli, hâlâ uzun süreli bir iş bulamadı; girer çıkar, gelsin iyi hayat, bir türlü tutturamadı. Elif kendi başına para kazanıyordu; bir uzaktan eğitim şirketinde kıdemliydi, zeki, düzenli. Ona bakıp bazen şaşırırdım; benim çocuğumun nerede kaldığını anlamıyordum. Bu sofrada oturan kişi Elife benziyor ama sanki kendi fikrinden biraz uzakta, Volkanın gölgesinde oturuyordu.

Patatesi doğruyordum, ardından bahçeden topladığım, kenarlarında çatlakları olan kendi domateslerimi. Mehmet, bu çatlakların şekerden olduğunu, iyiye işaret dediğini söylerdi, o yüzden severdi.

Masayı hazırlarken kafamda, hayatın tuhaflığı dolanıyordu. İnsan yanında iken önemsiz görünen şeyleri tartışır: niye bu kadar reçel kavanozu, niye üç kitap birden aldın, okuyamayacaksın. Sonra gider o insan, o önemsiz meseleler bir anda senin elindekilerin en önemlisi oluverir.

Anahtarlar, önlük cebimdeydi. Parmağımda hissettim; eski demir anahtarlar, kapıdan, depodan, Mehmetin aletlerini tuttuğu garajdan.

Gelenler verandadan girdi, gürültülü, hep olduğu gibi kalabalık gerilmişti. Sevim Hanım hemen evi süzdü, gözler gezindi duvarlarda, mobilyada, fark ettim bunu. Eşyaya mağazadaymış gibi bakan bakış.

Ferahmış burada, dedi Sevim Hanım.

Buyurun, dedim. Patates sıcak.

Oturduk. Elif tabakları yerleştirmede yardımcı oldu, doğal bir ev haliyle. Bir an göz göze geldik; yüzünde bir suçluluk yoktu, daha çok bir kaçınma vardı. Bakıyor ama gözlerini hemen kaçırıyordu, tıpkı kuvvetli bir ışığa bakan insan gibi.

Yemek başladı. Vedat Bey patatesi övdü. Sevim Hanım domatesin cinsini sordu. Volkan şarap doldurdu, ben bardağımı elimle kapattım, içmem. Sohbet havada, hiçbir konuya tam girilmeyen bir bekleyiş sohbeti.

Yemeği yerken pencere önünde duyduklarımı düşündüm. Adına ne denir bilmiyorum. İhanet değil, fazla büyük bir kelime. Daha çok, hayatımı kafalarında bir harcama tablosuna döküp, buradan tasarruf olur diye karar vermişler gibiydi. Sanki eski bir buzdolabı: çok elektrik yakıyor ama işi bitti.

Ekimde altmış yaşına gireceğim. Elbette on yedi değilim. Ama bu sabah iki sıra çapa yaptım, domatesi bağladım, çöpü kapı dışına çıkardım, sonra vişneli yulaf yedim, ardından cam yapımı tarihçesiyle ilgili kırk sayfa okudum, ilgimi çekiyordu. Yoruluyor muyum? Evet, bazen. Ama evden değil; insandan yoruluyorum. Beklentilerinden, bana ait olmayan ama elimde bir ağırlık gibi tuttuğum valizlerden.

Ayşe Hanım, sizinle önemli bir mevzuyu konuşmak istiyoruz, dedi Volkan.

Kendinden emin konuşurdu, o konuda hakkını teslim ederdim. Sanki sık sık önemli açıklamalar yaparmış gibi bir tonu vardı.

Ev hakkında, dedim.

Kısa, iğne gibi bir sessizlik.

Yani… evet, Volkan sandalyesinde kıpırdandı. Zor olduğunu düşündük burada tek başınıza.

Değil, dedim.

Kocaman bir bahçenin bakımı, Sevim Hanım konuşma bayrağını devraldı. Hem yorucu hem masraflı. Isıtma, güvenlik, vergi…

Isıtmaya ödediğim parayı da vergiyi de bilirim, dedim. Hepsini zamanında veririm.

İnancımız tam, Vedat Bey öksürdü. Sadece sizin iyiliğiniz için düşündük.

Düşündüklerinizi duydum ben.

Şimdi sessizlik başka türlüydü, kalınlaşmıştı.

Elif gözlerini kaldırdı. İlk defa, hakkıyla.

Anne…

Bahçeden geliyordum, dedim. Yazlık mutfağın penceresi açıktı. Kulaklarım iyidir Mehmetten kalma. Duyar, kedinin ne düşündüğünü anlar derdi.

Çatalla domatesin son parçasını yedim.

Antalyayı da duydum, arabayı da, bakımevini de…

Ağızlarını aynı anda açıp bir şeyler söylemeye çalıştılar ama ortaya hiçbir şey çıkmadı.

Elimi kaldırdım. Sert değil, sadece kaldırdım.

Hayır.

Anne, yanlış anladın, Elif aceleyle konuştu. Öyle söylemedi kimse, düşündüğün gibi değil.

Elif, ağır tuttum sesimi. Elli sekiz yıldır düşünüyorum, bence doğru düşünüyorum.

Kalktım, tabağımı topladım, mutfağa koydum. Arkama dönüp pencereden baktım, elma ağacı o Amasya dışarıda belli belirsiz, selam gibi.

Bu ev satılmayacak, dedim, arkamı dönmeden. Asla satılmayacak. Bu ev Mehmetin evi, o yaptı, o sevdi. Ben de seviyorum. Buradayım, burada yaşayacağım.

Şehirde yaşıyordunuz ya, çekinerek sordu Vedat Bey.

Orada yaşıyordum, dedim. Buraya taşınıyorum. Kesin kararım.

Dönüp onlara baktım. Volkan susmuş, planın bozulduğunun farkında. Sevim Hanım dudaklarını sıkmış, Vedat Bey masa örtüsüne bakıyor, Elifin gözlerinde ise okuyamadığım bir şey vardı.

Bahçe açıyorum, dedim. Süs bitkileri fidanlığı. Mehmet hep bahçedeydi. İris koleksiyonumuz var, her sene soran çıkıyor. Şakayık, gül, nadir türler. Geliştireceğim bunu.

Anne, Elifin sesi titredi. Gerçekten mi?

Sizin sekiz yıllık planlarınızdan daha ciddiyim.

Yazlık mutfaktan çıkıp verandalı sandalyeye oturdum; Mehmetin altında çıkardığı gibi gıcırdayan eski hasır sandalye. Masada bir kitap vardı, açtım ama okumadım, sadece tuttum elimde.

Kapının arkasında fısıltıyla konuşuyorlar, az sonra Elif dışarı çıktı.

Kapıda durdu, sokulmadan. Boylu poslu, bana çekmiş. Saçları toplanmış, inci küpeleri otuzuncu doğum gününde ben almıştım.

Anne, duyduğunu bilmiyordum.

Anlıyorum.

Bakımevi konusu benim fikrim değildi. Bunu hiç istemedim.

Bak canım, sen oturdun ve o konuşmaları dinledin, itiraz etmedin.

Elif sustu, bu da bir cevaptı.

Elif, büyüdün artık. Akıllısın da. Kendin kazanıyorsun, kendin düşün. Volkanla olunca kendi kafanı nereye koydun, bilmiyorum.

Onu anlamıyorsun.

Anlıyorum, dedim alçak sesle. Onun için de söylüyorum ya.

Biraz ayakta bekledi, sonra içeri döndü.

Gece sıcak. Uzakta çekirge sesi, o sesi hep severdim, yaşam dolu, bir çeşit beyaz gürültü gibi. Verandada oturup Mehmeti düşündüm.

Üç yıl önce, şubatta ansızın kalpten gitmişti. Sabah kalkmadı, sanki kitap cümlenin ortasında bitmiş gibi. Cümle yarım kalıp sayfa bitmiş.

Ondan çok şey kaldı. Garajda düzgünce asılı aletler. Bahçe defterleri, her ne ekti, neyle suladı, ne çiçek açtı not düşerdi. Askıda eski yün hırka, uzun süre ona kokardı, sonra o koku azaldı, o da bir kayıptı. Çok kitap, tarihi, biyoloji, polisiye, bir ara örgü kitabı bile okumuştu, mekanik öğrenmek istedi diye.

Evi kendi elleriyle, ustayla ama tüm adımları gözeterek yaptı. Projeyi değiştirip verandayı genişletmişti; Yazın içeri girilmez! derdi.

Bu evi satmak bir parçasını satmak demekti.

Hayır.

Direkt hayır.

Biraz daha otururken içeride ses tonları değişti, sonra bir kapı çarptı. Sonra yine. Ardından taş yolda tekerlek sesi.

Hepsi birlikte, el sallamadan gittiler. Volkan ve ailesi, Elif de.

Arabanın köyün karanlığına giden farlarına bakakaldım. Başımı salladım, kederden değil. Garip bir rahatlama: çok uzun taşınan ağır bir şey aniden yere bırakılmış gibi. Benimle yürümüyor artık.

Eve girdim, bulaşıkları yıkadım, mutfağın ışığını kapadım, antrede küçük gece lambasını açık bıraktım her zamanki gibi. Odaya çıktım. Mehmetin bitmemiş botanik kitabı yatağın ona ait yanında. Ara sıra elimi üstüne koyuyorum, hiçbir anlamı yok ama güzel his.

Yarın aramalıyım: Figeni.

Figen Yılmaz benim meslekten arkadaşım kırkıma yakın. Emekli, şimdi resimle uğraşıyor, lafı hep tam yerinde kullanırdı, gerçek, bunu takdir ederdim.

Bir de akşam yatarken düşündüm: Her şeyi hukuki olarak da düzenlemeliyim. Vasiyet var, Elife, Mehmetle birlikte yaptık ama bu baskılara karşı ne korur, bakacağım.

Bir de, Mehmetin iris notlarına bakmam gerek. Yeni türler deniyordu, bu onun tutkusuydu. Belki neye sahip olduğumu tam bilmiyorum.

Bunlarla uyudum, rüyama yaz bahçesi girdi; telaşsız, huzurlu, elmalar kokan.

Sabah altıda kalktım, her zamanki gibi.

Kahvemi yaptım, verandaya çıktım. Çimenlerde çiy, uzak tarlada bir sis, elma ağacında öten serçe bana aitmiş gibi ötüyordu. Kahveden bir yudum aldım, bahçeye baktım.

Yirmi dönüm. Bir kısmı sebzelik, bir kısmı meyve bahçesi, uzak kısımda yabani güller sarmıştı. Mehmet orayı açıp gül bahçesi yapacaktı; vakti yetmedi.

Defterimi alıp yazmaya başladım.

İris. Şakayık. Gül. Nadir hostalar. Floxlar. Clematis’i on sekiz tür yetiştirmişti, hatırlıyorum. Nergis de çok, en erken onları severdi.

Fidanlık. Kelimeyi yüksek sesle söyledim, duymak için.

Gayet iyi duyuluyor.

Figeni hemen aradım.

Ayşe, dedi Figen hemen dinledikten sonra, sesi sanki yıllardır bunu bekler gibi. Kaç kere söyledim sana, Volkana dikkat et diye. Düğünde bakmıştım, parayı konuşurken gözleri kaçıyor…

O mesele değil, dedim.

O mesele de, Figen tartışmadı, sabitledi sadece. Şimdi ne olacak?

Fidanlık.

Uzun bir duraklama.

Fidanlık, tekrarladı. Güzel. Anladın mı işin ağırlığını?

Sanıldığından daha iyi anlıyorum.

Bunu hobi değil, iş olarak görüyorsun?

Biliyorum.

Biliyorsan tamam, dedi Figen, sıcak ama şekersiz bir sesle. Hangi gün gel diyorsan, gelirim. İrislerine bakmak isterim.

Figenle konuşup biraz daha deftere çalıştım. Sonra garajdaki Mehmetin belgelerinin yanına gittim.

Hepsi tek tip klasörlerde, elle yazılı etiketlerle. İrisler. Çeşitler ve çaprazlamalar. 20152021. Güller. Bakım notları. Clematis. Denemeler. Nergis. Katalog.

İlk klasörü alıp ışığa çıktım.

Mehmet çok ayrıntılı yazmış. Dikim tarihi, fide alınan yer, kışlatma koşulları, çiçeklenme sonucu. Kendi çizimleri eğlenceliydi, çizemez ama çabalardı, çiçek hem çiçek hem hayal ürünü. Yanında açıklamalar: Çok güzel, Olmamış, başka yere al, Komşu Nuraya hediye et. Yani Nuray iyi bir şey almış.

Yirmi yıl uğraşmış bu işlerle. Sessizce, kimseye gösteriş yapmadan.

Notları incelerken yanımda oturuyor sanıyordum, anlatıyor sanki.

Kızımla ilişkilerimi ve nasıl böyle olduğumuzu düşündüm. Dün olmadı, dün sadece ortaya çıktı. Belki Elif evlenip de azar azar az görünmeye, daha kısa konuşmaya başladığında. Her telefonun arkasında bir yorgunluk seziliyordu, önden savunmaya geçiyor gibi.

Fazla geri çekilmiş olabilirim. Genç aileler kendi hayatını yaşar, karışmamalı dedim. Ama ben de gelin olduğumda kayınvalidem burnumdan düşmezdi; oğlunu hala sahipleniyordu sanki.

Belki fazla kenarda durdum. Ya da mesele bu değil.

Yanındaki kişi yavaş yavaş seni sıkıştırınca sen de kendini gittikçe küçük yaşar, sesi kısarsın; zayıflıktan değil, suyun yol bulmasından.

Volkan kötü masalın kötü adamı değil; tipik bir insan. Kolay para, sıcak ev, kararlar başkası versin, kendisi ise önemli hissetsin ister. Kimseye doğrudan kötülük etmez, ama odadaki havayı emer.

Kişi sınırını her gün yeniden çizer; bir kere yaptım, tamam olmaz. Yoksa gün gelir senin adına nerede yaşayacağına başkaları karar verir.

Klasörü yerine koyup irislerin yanına gittim.

Batı çitinin dibinde serin ama güneşli. Soğanlar çoğalmış, bazıları dışarı fırlamış. Haziranda çiçek açmıştı, enfesti. Komşu Nuray her yıl gelir bakardı.

Yapraklarını okşadım, fansı ve dolgun. Toprak canlı, zengin.

Mehmet olsa elde işe girişmiş olurdu; düşünceyi hemen harekete çevirirdi, bazen acele edince sinirlensem de onda bir güç vardı, şimdi daha iyi anlıyorum.

Güzel, dedim. Ya elmaya, ya havaya.

Önümüzdeki günler yoğun geçti. Mehmetin notlarını sıraladım, defterime çeşitleri yazdım. Fidanlığı nasıl kuracağını araştırdım; şahıs firması açmak o kadar korkutucu değilmiş. Komşu Nuraya haber verdim, geldi, uzun uzun gezdi, hep ciddi gözle.

Burada servet var, Ayşe, dedi. Şu türü hiç bir yerde görmedim. Nedir bu?

Mehmet çıkardı o türü. Notları var.

Kendi mi?

Yıllarca çaprazladı. Mehmetin günbatımı adını koydu.

Nuray uzun baktı; acıyarak değil, derin bir dikkatle.

Bunu korumak lazım, dedi.

Koruyacağım.

Sonra Elif aradı.

Numarasını görünce bir süre tutum elimde. Konuşmak istemediğimden değil, hazır olmak istedim.

Anne.

Elif.

Söylemek istedim ki, çok utanıyorum.

Tamam, dedim.

Pek kısa bir cevap bu.

Ekleyemem şimdilik. Utanmak iyi; dürüstlük.

Anne, sana kızgın mısın?

Biraz düşündüm.

Hayır. Camda duyunca üç dakika öfkelendim, geçti. Kızgın değilim; üzgünüm Elif, bu başka.

Anlıyorum.

Hayır, daha anlamadın. Zamanla anlarsın.

Anne, sesi yine titremeye başladı, Volkan’la tartıştık.

Bir şey demedim.

Onun evle ilgili önerisinin adil olmadığını söyledim. Senin evin. Duygusal davranıyorsun dedi. Kavga ettik.

Duyarım.

Düşünmem lazım.

İyi düşüncedir, dedim. Düşün.

Sonra irislerle uğraşmaya çıktım. Elde ve çapa ile, Mehmetin gösterdiği gibi. Toprak verimli, yıllarca doğru beslemişiz.

Elif’le ilişkimi düşündüm. Kolay değildi, sevgiyle başlayan ama dürüstlük olmadan işlemez; iyi bir motorun suya karışmış benzini gibi.

Bir dönem Elifi yalnız büyütmüştüm, Mehmet’le ayrılınca, zor dönemlerdi; sonra barışınca en iyi kararımız oldu ama o yıllarda annelikle hayatta kalmak arasında belki kızımın neyi özümlediğini fark etmedim. Anne halleder, anne güçlüdür, anne yardıma ihtiyaç duymaz.

Veya Elif Annem her zaman ayakta durdu, yine durur dedi; bu acımasızlık değil, aile psikolojisi böyle işliyor. Roller sabitlenir, kişi çoktan başka biri olur…

Tüketici bakış her zaman kötülükten çıkmaz, bazen alışkanlıktan çıkar: anne verir, şikayet etmez. Bir gün hayır deyince ise sistem yıkılır, çünkü eski denge annesiz yürümez.

Bir hafta sonra Figen geldi. Banliyö treniyle; çantası dolu, içinde şarap, peynir, sulu boya kitabı, lastik çizmeler.

Çizmeleri ne yapacaksın? dedim.

Çitin kenarında yabani gül var dedin, bakacağım.

İki saat bahçede dolaştık. Figen çok net sorular sorar; kaç çeşit, belge var mı, satış deneyimi var mı, lojistik hesapları var mı. Daha soru sormadan ben de ne bildiğimi anlamış oldum.

Siten olmalı, dedi elma altında şarap içerken.

Site yapamam ki.

Ben de fidanlık yönetmem. Ama bir yeğenim var, site işinden anlar. Hallederiz.

Figen…

Ne var?

Sağ ol.

Rica etme, şarap içti. Merak ettiğim şu: Otuz yıl çocuklara ders verdin, sonra kocana, sonra kızına yardım ettin, sonra dul kaldın. Hiç kendin için bir iş yapmadın mı?

Kitap okurdum.

Sayılmaz, o çok sessiz.

Güldüm. İyi geldi, uzun zamandır ilk defa bu kadar rahat gülmüşüm.

Mehmet kendine işler bulurdu; bahçe, kitap. Derdi ki, İnsan kendi için bir şey yapmazsa pili biter, telefonu şarjsız bırakmak gibi.

Akıllıymış.

Bazen çekilmezdi, dedim. Ama evet, akıllıydı.

Bir süre sustuk. Kuşlar sustu. Bahçenin öbür ucunda biraz ahududu, biraz reçineli çit kokusu geldi.

Korkuyor musun? diye sordu Figen.

Neyden?

Elli sekizinden sonra yeni başlamak.

İçten düşündüm.

Korkuyorum, dedim. Ama varlığımı hissetmeden yaşamak kadar korkunç değil. Esas o zor geliyor.

Sonraki hafta şehre gittim. İstemesem de, noterde işim vardı. Noter, elli beş yaşlarında, işini bilen, net sesli bir hanım.

Vasiyet geçerli, dedi kağıtları kontrol ederken. Eviniz güvende, sizi kimse satışa zorlayamaz.

Biliyorum, dedim. Emin olmak istedim.

Emin oldunuz mu?

Oldum.

Kendi şehir evimize uğradım. Kapıda durup kokladım: uzun süre açılmamış odanın havası, biraz toz. Buzdolabında çeşitli şehir magnetleri, Mehmetle yazları Türkiyeyi gezmişiz: Safranbolu, Kapadokya, Van, İzmir, Trabzon.

Birkaç eşya aldım: bir kutu mektuplar, unutulmuş bir hırka. Raftaki kitaplardan ikisini biri çiçekçilik, biri Mehmetin lale kitabı.

Çıkarken kapıda durdum.

Burası güzel bir yerdi. 1998de aldık, kendimiz elden geçirdik, çok mutluyduk; boya, fırça, Elif küçük dalga geçerdi. Satmak istemiyorum, ama burada kalmak da istemiyorum.

Belki kiraya veririm. Belki öylece bırakırım.

Daha karar vermedim.

Çıktım.

Dışarısı kavurucu temmuz, asfalt kokuyor. Bahçenin kokusunu özledim, güzel işaret. Evini özlemek, göğüste sızı hissetmek, gerçek evdir.

Üç gün sonra Elif yine aradı, sesi kuruydu, net.

Anne, Volkanla ayrılıyoruz.

Söylemiştim demedim, demek gerekmiyordu.

Nasılsın?

Garip, kötü değil; tuhaf.

Normal.

Aynı evdeyiz, ama ayrı yaşıyoruz. Ev arıyorum.

İstersen buraya gel, bakarken.

Bir sessizlik.

Kızgın değilsin?

Elifciğim, söyledim. Değilim.

Sana karşı suçluyum. Artık farkındayım. Nasıl o masada planları dinledim, bilmiyorum. Yanlıştı.

Evet, dedim. Yanlıştı.

Anlatamam…

Açıklama, gel yeter.

Cuma geldi Elif. Kapıda karşıladım. Bir an öylece durduk, sonra sarıldık; garipti ama doğru, hastalıktan sonra ilk yürüyüş gibi, kasların unuttuğu bir hareket.

Zayıflamışsın, dedi.

Bahçe…

Fidanlığı anlat.

Gel, göstereyim.

Bahçede dolaştık. Ben irislerden, şakayık ve notlardan, Figenin yeğeninin açmakta olduğu siteden bahsettim. Elif dikkatli dinledi, bazen dokunarak, bazen sessizce.

Babam bunları çok severdi, dedi.

Bilirim.

Notlar tuttuğunu bilmiyordum.

Aslında etrafımızdaki insanları çok az tanıyoruz, dedim. Yanımızdayken.

Elma ağacının yanında durdu.

Bu Amasyanın kendisi mi?

Evet.

Eskiden babam reçel kaynatırdı.

Karanfil koyardı.

Evet. O zaman hoşuma gitmezdi, beğenmedim derdim.

Şimdi?

Şimdi seveceğimi sanıyorum, elmayı seyretti. Geç anladım.

Geç değil.

Anne, tarif var mı?

Notunda yazıyor.

Başını salladı, yavaşça.

Sonbaharda yapsak mı?

Yaparız.

Birlikte verandada çay içtik. Dikkatli konuşmalar, buz üstünde yürür gibi, ama ilerliyorduk. Elif soru sorardı, anlamlı, o soruları iyi bilirdi.

Anne, artık eskiye dönemeyiz, farkındasın?

Dönmeyiz.

Peki nasıl olacak?

Farklı. Belki de daha iyi.

Sence?

Görüntüyle oynamadan yaşamak gerçekliğe yakınlaştırıyor. Daha zor, ama gerçek.

Elif bahçeye daldı.

Hep seni hayal kırıklığına uğratmaktan korktum.

Beni mi?

Her zaman derli toplu, güçlüydün. Ayrılışımız kötü diyemedim.

Bardağı bıraktım.

Anne dediğin, dert anlatmaya yarar.

Elif sustu.

Unutmayacağım, dedi sonunda.

Pazar geri döndü, bir dahaki haftaya geleceğine sözleştik. Belki bahçede çalışmaya, belki sohbet etmeye.

Ardından boş bahçeye biraz bakakaldım. Sessizdi. Serçe de yoktu. Akşam da yumuşaktı artık.

Elli yaş sonrası yeniden yaşamak, dergilerde yazdığı gibi değil, vücudun içindeki bir yön buluşu gibi. Geriye değil, başka yöne; kendi istediğin yöne, seni sürükleyene değil.

Yeni bir duygu; alışılmış, kemikleşmiş yapıdan ayrılmanın acısı var. Sıkıntılı ayakkabıdan çıkmak gibi; önce acıyor, sonra tuhaf, ardından ayak aslında iyiymiş diyorsun.

Eve dönüp lambayı açtım. Mehmetin notlarını masaya döktüm. Defter aldım.

İrisler sonbaharda ayrılacak, ilk notum. Torf ve gübre siparişi verilecek, ikincisi. Küçük bir sera için bilgi alınacak. Site yapılıyor, iyi. Çiçeklerin haziran ve şimdiki resimleri birleştirilecek.

Telefon fotoğraflarında irisler vardı: mor, beyaz, koyu mor, sarı-kahverengi, pembe. Mehmetin günbatımı en güzeli: bordo-bal rengiyle, tarlanın üzerinde akşam gibi.

Ekran fotoğrafı olarak kaydettim.

Birkaç gün sonra Sevim Hanım aradı.

Nesi var, açayım mı? Kaçacak bir şey yok. Açtım.

Ayşe Hanım, sesi alışılmış değil, yumuşak değil ama daha açık. Açıklamak için aradım.

Dinliyorum.

Kötülük değildi niyetimiz. Uygun bir çözüm diye düşündük.

Sevim Hanım, sesimi sabit tuttum. Kim için uygun? Araba size, tatile; Elife tadilat. Benim için başka bir kelime.

Tek başına iş zor…

Bakın, yavaşça kestim, ben buradayım, yaşıyorum. Yalnız başına çaresiz değilim. Bu ev benim. Satmayacağım.

Sessizlik.

Elif ayrılıyor, değil mi?

Onların meselesi.

Bu olay yüzünden.

Altı yıldır süren olaylar yüzünden, düzelttim. Bu sonuncusu oldu.

Sevim Hanım sustu.

Bizden ne bekliyorsunuz, anlamıyorum, dedi. Dürüst, takdire şayan.

Bir şey istemiyorum, dedim. Gerek de yok. Herkes birbirinden bir şey istemek zorunda değil.

Kapatıp bahçeye çıktım.

Ağustos tam gelmişti. Domatesler olgun, konservelik vakti. Salatalıklar bitmek üzere. Amasya elmasının ilk meyvesi düşmeye başladı, ham, sert, kokusu keskin.

Domates toplarken yalnızlık çeşitlerini düşündüm. İnsanlardan uzakta olan yalnızlık var; bir de, insanlar dibinde ama seni yok sayan yalnızlık. İkincisi daha kötü. Birincisi yaşanabilir, hatta zamanla sevilir. İkinci, insanı tahtadan silgiyle silmek gibidir, yazdıkça kaybolursun.

O hayırı sofrada söylediğimden beri, yazılmış gibi hissediyorum. Açıklaması zor. Ama yeniden metinde, kenarda değilim.

Figen iki kere daha geldi. Fidanlık, para, lojistik, internet sitesi, ürün açıklamaları… Figen kaosun içinden plan çıkaran kişiydi, ben planı bahçeye çevirdim.

Yeğeni site yaptı. Adını düşündüm: Mehmetin Bahçesi. Anıt dikmek için değil, gerçek olduğu için. Devam ediyorum.

Hakkımızda kısmına yazdım: Süs bitkileri fidanlığı kurucusu Ayşe Hanım. Merhum Mehmet Bey yirmi yıl bu bahçede tür geliştirdi. Ben devraldım çünkü güzellik yetiştirilir, sadece bulunmaz.

Bir hafta sonra ilk başvuru geldi. Nuray komşu bahçecilik kulübüne haber etmiş, ilk üç, sonra yedi, ardından mesajlar. Hep iris soran var, şakayık, nadir hosta meraklısı da çıktı.

Kendim cevap verdim, telaşsız. Türleri anlattım, koşulları tarif ettim. Bitkiler hakkında konuşmak hoşuma gitti. Bir kadın annesi anısına iris dikecekmiş; kibarca öneriler sundum, özel türleri anlattım, Bu türler hafızadır, yaşayan anı gibi dedim.

Kadın Çok teşekkürler, şimdi anladım, diye yazdı.

Eylülde Elif iki gün geldi. Mehmetin reçetesiyle Amasya elmalı, karanfilli reçel yaptık. Tarifi klasörde, onun el yazısıyla: 800 gr elma, 600 gr şeker, 5 karanfil, kısık ateşte ağır kaynat, ilk 10 dakika karıştırma, sonra kenardan karıştır.

Hem önemli konuşmalar, hem hangisi iyi film, iş değişmeli mi, şehir evim ne olacak, sohbeti açık yapıyorduk. Odanın içinden yük kalkmış gibi.

Reçel güzel oldu, amber rengi; zamanın ve bugünün kokusu vardı.

Lezzetli, dedi Elif kaşıktan alıp.

Lezzetli, dedim.

O zamanlar beğenmemiştim, pişmanım.

O zaman çocuktun. Çocuklar reddeder; büyüyünce değerini bilir.

Elif güldü; sessiz ama içten.

Anne, değişmişsin.

Hayır, dedim. Sadece daha görünürüm.

Kavanozları doldurduk. On dört kavanoz çıktı. İkisini Figene, birini Nuraya, kalanları fidanlıkta ek ürün olur diye not aldım.

Ekimde, altmışıncı yaşımda, Figen ve Elif geldi, başkası yoktu. Verandada battaniye, mumla oturduk. Sonbaharın ortasında, elma ağacı son yapraklarını dökerken.

Senin için, dedi Figen, kadeh kaldırdı.

Senin için, dedi Elif.

Bahçeye baktım.

Mehmet için, dedim.

Şarap içtik, sessizce.

Sohbet geceye uzadı. İçeride, sıcak, Elifin şehirden getirdiği börek kokusu. Çok şey ve hiçbir şey konuşuldu; huzurlu insanlara kelime gerekmez.

Misafirler gidince, bulaşığı yıkadım, verandaya çıktım. Gece soğuk, yıldız dolu. Battaniyeye sarındım.

Aile oyunu, kızımla ilişkiler, tüketici davranış; hepsi başımdan geçti. Bu acı, ama aklımdaki esas konu bu değil.

Esas konu: Bu evde, bu bahçede, altmış yaşımda, fidanlığımda, reçel kaynatan kızımsa, dışarıdan çizme ile gelen dostumsa, Mehmetin klasörleri, Mehmetin Bahçesi sitesi, ilk siparişler, eğri elma; hepsi burada.

Mehmet şimdi olsa Ayşe, yarına yağmur yağmadan soğanları korumalıyız derdi. Ya da Bak katalogda yeni tür gördüm.

Gülümsedim. Kendime.

İçeri döndüm.

Kasım yağmurla, sonra karla geldi. Fidanlık kış uykusuna yatmış, ama iş devam. Katalogları düzenledim, ilkbahara sipariş hazırladım, siteden ulaşanlarla yazıştım. Bir kadın büyük bir bahçe için şakayık istedi, teklif hazırladım.

Hesapladım, yazdım, cevapladım.

İlk ciddi siparişti.

O yazışmayı bilgisayara İlkler diye kaydettim.

Artık Elif her hafta gelirdi. Bazen yemekle, bazen elleri boş; yeniden, anne-kız değil, iki kadın gibi, yeniden tanışarak sohbetler.

Bir gün boşanma evrakı getirdi.

Anne, dava açtım.

Demiştin.

Volkan karşı çıkmıyor, paylaşacak bir şey yok.

İyi.

Hangisi iyi? Mal olmayışı mı, boşanma mı?

Her ikisi de.

Elif bakındı.

Üzüldün mü böyle bittiğine?

Volkanla hiç gerçek ilişkim olmadı, sadece hep nazik davrandım.

Altı yıla yazık değil mi?

Senin için evet. Kendim için değil.

Başını salladı.

Aralık ayında kar yağdı, gerçek kar. Sabah çıktım, bahçe bembeyaz, soğanlar kar altında baharı bekliyor. Elma ağacı karalakalem deseni gibi.

İkinci şansı arayanlar, yeni şehir, yeni hayat der. İkinci şans dışardan gelmez; eskiyi alır, nereye koyacağını seçersin. Mehmetin irisleri, mektupları, elması, reçeli. Artık benim bahçem, fidanlığım, kararım.

İlk adımı atmak korkutucu muydu? Elbette. Pencerede, önlükte domatesle, anahtarlarla, ilk hayırı söylerken bacaklarım titremedi, ama ağır bir yükü indirmenin tuhaf rahatlığı vardı. Atıp bırakmadım, usulca yere koydum.

Sonra ileri gidilir. Sadece yürünür.

Eve döndüm, kahve yaptım, bilgisayara baktım. Şakayık isteyen kadından e-posta gelmiş; ayrıntı soruyor. Cevapladım.

Defteri açtım, Bahar. Yapılacaklar. yazdım.

Listeye başladım.

Ocakta, don varken ve camda buz desenleri çıkarken Elif aradı.

Anne, bir hafta gelebilir miyim?

Tabii ki.

Fidanlık için yardımcı olmak istiyorum. Yazı, fotoğraf, elimden gelir.

Biliyorum, dedim. Gel.

Cuma geldi, büyük çantası, dizüstüyle. Mutfakta yayıldık, orası daha sıcaktı. Elif fotoğraflarla tür açıklaması yazıyor, ben anlatıyor, o dinleyip yazıyordu.

Anlattığını iyi anlatıyorsun, dedi.

Otuz yıl ders verdim.

Hep örneklerle anlatırdın, soru çörek gibidir, katman katman açılır.

Hatırlıyorum.

O bakış hep yardımcı oldu. Ben de böyle düşünürüm: önce şekli, sonra katmanı.

Uzun baktım.

Hiç söylememiştin.

Çok suskun kaldım.

Ben de.

Çay içerken kar, ağır ağır yağıyordu. Mutfakta duvarda eski Mehmetin bahçe takvimi asılıydı.

Anne, gerçekten af dilemek istiyorum. Geçen seferki gibi yüzeyde değil. Ciddiyim.

Elif.

Dinle lütfen. İnsanlar seni masraf kalemi gibi konuşurken orada oturdum, sesimi çıkarmadım, rasyonalize ettim. Kötüydü, biliyorum. Özür borçluyum.

Biraz sustum.

Suçlusun, dedim sonunda. Affediyorum. Ama bana affettirmek için değil, kendin için; kendine saygın olacaksa, asıl onu isterim.

Uzun uzun baktı.

Elimden geleni yapacağım, dedi.

Çaba yeter, dedim.

Çalışmaya devam ettik. Elif metin yazdı, ben tekrar çay koydum. Dışarıda kar, toprak ıssız ama soğanlar altında bekliyor, bahara hazırlanıyor.

Şubat geldi, güneş ama hala soğuk. Bahçeye çıktım, eriyen karların ardından ilk yeşil ucu gördüm.

Figen yazdı, bahçenin resmini yapmak istiyor; çiçekli fotoğraflar gönder dedim.

Telefon fotoğraflarını karıştırırken güzel geldi, başkasına da faydalı bir iş yapmak. Birine mecbur olduğum için değil, canlı ve güzel olduğu için.

Şakayık benim yeni keşfimdi. Mehmetin alanıydı, ama geçen yaz başka gözle bakmaya başladım. Bazısı dev pembe, en erkeni krem, bir tane bordo neredeyse siyah ve kısa ömürlü. Mehmet ona Somurtkan derdi, sevgiyle.

Somurtkan katalogda: Nadir koyu bordo şakayık. Haziran sonunda, kısa süre açar, çok derindir. Adını huysuzluğundan aldı.

Ertesi gün üç talep geldi.

Yine güldüm.

Martta, kar neredeyse bitmiş ve toprak kokusu gelmeye başlamıştı. Küreği alıp ilk sıraları hazırladım.

İş tanıdıktı; ellerim, vücudum biliyor.

Çalışırken, gerçekten elli yaşından sonra yeni hayat başlamak lafının ilham ya da cesaret olmadığını düşündüm. Minik, net adımlar; klasörleri çıkarmak, Figeni aramak, mektuba yanıtlamak, soğanları dikmek, masada hayır demek.

Her adım küçük, toplamı bir şekle bürünüyor.

Komşu Nuray nisan geldiğinde ilk irislerin yaprakları görünmüştü, geldi.

Ayşe, şu mor iristen satmak istiyorum.

Mavi Dalga, güzel seçim.

Mehmetin Günbatımı da var mı?

Bir kök var, eylülde ayırırım.

Beklerim, dedi. İyi görünüyorsun Ayşe. Değişmişsin.

Nasıl?

Sanki acelem var.

Bir düşündüm.

Evet, dedim. Acelem var.

Mayısta ilk müşteri geldi: şehirden, bizzat. İki çocuklu bir aile, siteyi bulmuşlar, özellikle görmeye gelmişler. Bahçeyi gezdirdim, çocuklar koştu, her şeye dokundu. Altı yaşındaki oğlan sordu:

Bu çiçekleri kim icat etti?

Doğa etti, eşim de yardım etti.

Nerede şimdi?

Vefat etti.

Düşündü.

Çiçekler hatırlar mı?

Uzun baktım.

Sanırım evet, dedim. Hatırlar.

Aile üç cins şakayık ve bir hosta aldı. Anne, Haziranda irisleri almaya geleceğiz dedi.

Beklerim, dedim.

Haziran sıcak ve irislerle geldi. Hiç olmadığı gibi çiçek açtılar. Belki bana öyle geldi, çünkü başka bir gözle bakıyordum. Mavi Dalga mavi-beyaz, bulutlu gökyüzü gibi. Mehmetin Günbatımı tam çitin dibinde, o med/bordo ışık gibi, kapıdan görünüyordu.

Elif ilk haziran hafta sonu geldi.

Anne, dedi kapıdan girip bir an durdu.

Ne oldu?

Muhteşem.

Biliyorum.

Elma ağacının altındaki bankta oturduk. Ağaç yaprak içinde, koyu yeşil. Dallarda serçe.

Anne, bir şey söylemek istiyorum.

Söyle.

Başka bir okula geçtim. Şartlar daha iyi. Bu köyde ev kiraladım. Yakında olmak istiyorum.

Baktım.

Yakarısı neye?

Sana. Bahçeye. Fidanlıkta yardım etmek isterim. İstersen.

Bitki işinden anlar mısın?

Hayır. Ama öğrenirim.

Gülümsedim.

Daha değerli, dedim.

Kafasıyla onayladı. Bir ara sustuk.

Anne, tekrar aynı şey olur diye korkmuyor musun?

Hayır, dedim sakin. Korkmam. Artık başkayız. Kızımla ilişkim değişti, bu iyi.

Daha mı iyi?

Daha dürüst. İyiden önemlisi.

Serçe havalanıp gitti. Bahçede yoğun iris, sıcak toprak, frenk üzümü, elma kokusu; ayrılmaz bir bütün.

Çite yakın Mehmetin Günbatımına baktım.

Tüm gücüyle açmıştı.

Elbette korktum o gece, yazlık mutfakta pencerede, önlük cebimde karnabahar, yüreğimde karar. Kaybediş de vardı çünkü eski alışkanlıklar kolay verilmiyor. Takılmak bile acıyla bırakılır.

Artık biliyorum, inanarak: Kendi değerini hissetmek kibir değil; sadece dürüstlük. Kendine dürüstlük. Ne olduğuna, ne bildiğine, ne sevdiğine.

Mehmet bu bahçeyi severdi. Ben devam ediyorum.

Bu güzel.

Elif, dedim.

Ne anne?

Yarın birlikte irislerin altını çapalarız mı?

Elif irisleri, sonra beni süzdü.

Evet, dedi, hepsi bu.

Rate article
Lifequest
Benim Yerime Karar Verdiler