Hafta Sonu Kocası
Bir köfte, tam tabağın ortasında yatıyordu. Mehmet köfteye bakıyor ve midesinin haince guruldadığını hissediyordu.
Sevim, bir sandviç alabilir miyim? Acıktım.
Mehmet, akşam yemeğine yirmi dakika kaldı. Sıcak yemek soğuyacak.
Hemen atıştırırım, bir dilim.
Yirmi dakika bekleyemiyor musun? Her şeyi ayarladım. Patatesler yedi on beşte hazır olacak, tavuk yedi yirmide. Şimdi karnını doyurursan sonra doğru düzgün yiyemezsin.
Mehmet usulca içini çekip masaya oturdu. Sevim, buzdolabında marketten getirdiği ürünleri tek tek yerine yerleştiriyordu. Her şeyin kendine göre bir yeri vardı. Süt sağdaki ikinci rafa, peynir alt bölmeye, yoğurtlar son kullanma tarihlerine göre, tarihi yakın olanlar önde.
Hiç değilse çay alabilir miyim?
Al, ama tek şeker koy.
Sevim, ben artık yetişkin bir adamım.
Potansiyel şeker hastasısın. Baban da, deden de şeker hastasıydı. Bir kaşık yeter.
Mehmet çaydanlığa uzanırken Sevim gelerek bardağını aldı, çayı döktü, şekerini tam ölçerek ekledi ve önüne koydu.
Al, iç.
Kupaya baktı, sonra sırttan dönüp tekrar buzdolabı ile uğraşan eşine. Bir yudum aldı. Çay çok açık ve neredeyse şekersizdi. Hiçbir şey demedi.
Dışarıda hava çoktan kararmıştı. İstanbulda ekimde gün erken biter; yaşadıkları mahallede apartmanlar kibrit kutusu gibi sık diziliyordu, karanlık daha hızlı gelirdi. Bahçedeki lambalar sarı sarı yanardı, araçlar hep aynı yerlere park ederdi. Her şey olması gerektiği gibiydi.
Onlar, elli yedi ve elli beş yaşındaydı. Otuz yıldır birlikteydiler. Evleri ameliyathane gibi temiz, kütüphane gibi sessizdi.
***
Cumartesi günleri evde sabah sekizde başlardı. Daha fazla uyunamayacağından değil, sekizde iş listesi başlardı. Sevim bu listeyi cuma akşamları kareli defterine titizce yazardı.
08.00: Kahvaltı.
08.30: Islak temizlik.
10.00: Market. Yalı Caddesi Migros, ayrı da temizlik ürünleri.
12.00: Öğle yemeği.
13.00: Dinlenme, bir saat.
14.00: Teyze Ayfer ziyareti.
17.00: Eve dönüş.
17.30: Akşam yemeği.
18.30: Televizyon ya da kitap.
22.00: Yatma zamanı.
Mehmet listeyi ezbere bilirdi. Çünkü yıllardır hiç değişmemişti; sadece akraba ziyaretlerinin saatiyle, bazen marketin yeri değişirdi.
Koridorun zeminini silerken aklı balıktaydı. Sadece öylesine… Kaç yıl geçtiğinden beri balığa çıkmamıştı, belki sekiz yıl. En son işten İsmaille Büyükçekmece Barajına gitmişlerdi. Üç küçük istavritle bir tane de kefal yakalamışlardı. Akşama kadar kıyıda oturmuş, konserve tenceresinde balık çorbası pişirmişlerdi. İsmail fıkralar anlatmış, öyle gülmüşlerdi ki, ördekler korkudan gölden kaçmıştı.
O gün geç, gece vakti eve dönmüştü. Sevim hâlâ uyanıktı.
Saati biliyor musun?
Biliyorum Sevim. Biraz fazla oturduk.
Senden haber alamadım. Sekiz kere aradım. Yemeğin dolapta, artık eski hali yok.
Afedersin.
Çok merak ettim.
Pardon Sevim.
O günden sonra bir daha balığa gitmedi. Yasakladığı için değil. Her defasında bir önemli iş çıkıyor; işler, tamir, ziyaretler derken, teklif etmeyi de bıraktı. Böyle daha rahat oluyordu.
Mehmet, o bezi iyi çalkalıyor musun? Çok sıkarsan izler kalır.
O, Sevimin dediği gibi sıktı bezi, ama farkı göremedi. Yerler pırıl pırıldı. Sevim evin temizliğiyle gurur duyardı. Bir gün telefonda arkadaşına şöyle demişti: Benim evde yerden yemek yiyebilirsin. Mehmet bunu duymuştu ve hayatı boyunca, yer ne kadar temiz olursa olsun, yerden yemek istemeyeceğini düşünmüştü.
Market planlı geçti. Öğle yemeği, ziyaret de tıkır tıkır geçti. Teyze Ayfer onlara patatesli börek yapmıştı, biraz yanmıştı altı. Sevim çok kibarca ama herkesin duyacağı şekilde: Ayfer abla, fırının sanırım dengesiz ısıtıyor dedi. Mehmet üç börek yedi ve bence tam kıvamında, yanık haliyle lezzetliydi diye düşündü.
Eve on dakika erken geldiler. Sevim market torbalarını mutfağa taşıdı, çaydanlığı koydu, sabah pişirdiği lorlu kekini çıkardı. Kek eşit altı parçaya tam kesilmişti, formu mükemmeldi.
Mehmet masada oturdu, keke baktı. İçinden tarifsiz bir sıkıntı geldi. Kekten değil, her şeyin toplamından. Yarın ne olacağını bildiği için. Ertesi gün, öbür hafta, bir yıl sonrası… Hep aynı olacaktı.
Çayını içti, kekini yedi; televizyonun karşısına geçti.
***
Çarşamba akşamı elektrikli süpürge bozuldu. Mehmet mutfak masasında süpürgeyi söktü. Hemen anladı; filtresi tıkalıydı, bir de fırça kısmında plastik askı kırılmıştı. Yirmi senedir Tamir Fabrikasında teknisyen, süpürge işi çocuk oyuncağıydı.
Sevim mutfağın kapısından baktı.
Ne yapıyorsun?
Tamir ediyorum. Filtresi tıkalı, fırçanın yuvası kırılmış.
Mehmet, servisi çağır. Bırak şimdi.
Ben hallederim Sevim. Çocuk oyuncağı.
Geçen yıl ütüyü de kendin tamir ettin. İlkinde hiç çalışmamıştı, ikincisinde yarım ısıtıyordu.
O iş farklıydı. Bunda anladım zaten.
Mehmet…
Sevim, ben teknisyenim.
Fabrika teknisyenisindir ama, ev aletleri ustası değilsin. Daha beter olur sonra, masraf çıkarma.
Mehmetin içinde bir taş ağır ağır yuvarlanmaya başladı. Dizlerini izledi, sonra süpürgenin parçalarını, sonunda kadının huzursuz ama emin yüzünü.
Bunu tamir edeceğim Sevim.
Mehmet…
Bu süpürgeyi tamir edeceğim.
Kadın önce şaşırdı, sonra hafif öfkeyle baktı; sonra çıkıp mutfağa bir daha gelmedi.
Bir saat uğraştı, süpürge çalıştı. Hatta filtresi temiz olunca daha iyi çekiyordu. Parçaları topladı, aletleri kaldırdı. Sırf uğultusu için bir daha çalıştırdı.
Sevim geçerken baktı, başını sallayıp uzaklaştı; hiç Aferin demedi.
***
İlanı, Kadıköy metrosu çıkışında gördü: Eski cihaz, radyo, resim sehpaları tamiri. Adrese geliniz Eski bir pikabı vardı, Sovyet Vega, üç yıldır çalışmıyordu. Sevim kaç defa at gitsin dedi, Mehmet hep sonra deyip tekrar rafa koyardı.
Pikabı daha evlenmeden önce babasıyla almıştı. Yatılı yurtta, pencere önünde, plaklar sıralıydı. Sevim eve taşınınca, plakları kutuya koyup depoya kaldırdı: Toz toplamasınlar. Mehmet arada açar, plaklara dokunur, sadece yerindeler mi diye bakardı.
İlanın telefonuna ulaşamadı, bizzat gidip görmek istedi. Adres, Kadıköyde eski bir apartmanda, yıpranmış kapılıydı.
Üçüncü katta doğru daireyi buldu. Zil uzun süre çalmadı. Sonra adımlar, bir eşyanın yere düşmesi bir kadın açtı kapıyı. Geniş keten bir önlükle, üstü başı mavi-sarı boyalıydı, saçlar özensiz toplanmış; yanağında yeşil boya lekesi.
Merhaba, ilana istinaden
Evet, buyurun; ben Yasemin. Dikkat edin, sehpaya takılmayın.
Malum, içeri girdiği an bir anlığına durakladı. Öğrenciyken, güzel sanatçılar atölyesinde hissettiği tanıdık bir kaos vardı. Her yerde tuvallar: kimisi bomboş, kimisi yarım yamalak, kimisi kalın boya tabakalarıyla. Pencere önünde fırça dolu kavanozlar, tüpler, yerde gazete, üzerine basılmış bir ayak izli. Kanepede kızıl tüylü bir kedi, ona asaletle bakıyordu.
Boya, keten, kahve ve başka bir şey daha kokuyordu; hayat sanki.
Kusura bakmayın, dağınık biraz, dedi Yasemin, sabahtan beri çalışıyorum.
Önemli değil, dedi Mehmet, samimiyetle şaşırarak.
Neydi tamirin?
Pikap. Vega. Dönmüyor. Kendi uğraştım ama, motor sanırım arızalı.
Aaa, Vega! Biliyorum. Kumandanızın pili bitmedi mi? Kontaklar oksitleniyor bazen.
Kontrol ettim, sorunu daha derin.
Yasemin başıyla onayladı.
Getirdiniz mi?
Önce bir danışayım dedim, telefon açılmıyordu.
Ah, telefonu hep kaybediyorum. Dün kanepenin altında buldum. Getirin, bakarız. Ama yeri gelmişken bana bir yardım eder misiniz? Size indirimli olur.
***
Sehpa, salonda pencere önündeydi. Eski ve dayanıklıydı, ahşap ayakları sallanıyordu. Tuvali tutan mandal hep kayıyordu.
Bakın, şurada eski bir civata çıktı yerinden. Tornavidayla uymayan bir vida taktım, ama gevşek.
Mehmet eğildi baktı. Tornavida istedi. Yasemin üç tane getirdi, hangisinin uygun olduğundan emin değildi. Doğru olanı aldı, gevşek vidayı çıkardı, elektrik bandı istedi. Birkaç tur sardı, tekrar sıktı. Sehpa yerine oturdu.
Bu geçici, dedi, Esnaftan M6lık civata alın, bir de somun. Daha sağlam olur.
M6, deyip hafızasına almak istedi. Yazsam mı?
Koca bir fırçayla gazetenin üstüne, iri harflerle yazdı: M6 civata somunla!!
Mehmet kahkaha attı, kendine de tuhaf geldi.
Gazeteyi atarsınız, unutursunuz.
Atmam, buzdolabına asarım. Hadi, çay içelim, dün akşamdan lahana böreklerim kaldı.
Hemen gitmesi gerektiğini söyleyecekti. Sanki evde işler vardı. Sevim…
Memnuniyetle, dedi.
***
Küçük, dar mutfağın pencere önünde türlü türlü saksıda yeşil bitkiler büyüyordu. Börekler bir tabağa peçetesiz, dağınık halde yığılmıştı. Mehmet bir börek aldı. Hem hafiften bayattı, hem de olağanüstü lezzetli. Lahana, yumurta ve soğan karışımı, annesinin yaptığı gibiydi.
Müthiş, dedi.
Valla, hamur işinden anlamam. Kızım öğrenmeye zorladı. O şimdi Ankarada sanat tarihi okuyor. Yirmi iki yaşında, ciddi bir genç, bana benzemez.
Ne zamandır tek başınasınız?
Bu evde yirmi beş senedir varım. Eskiden eşimle yaşıyordum, bir sene önce boşandık. Şimdi tekim, bir de Minik (kedi).
Adı anılınca Minik başını kaldırdı, tekrar uzandı.
Üzülmüş müydünüz?
Boşanma mı? Başta tabii. Sonra sanki… bilir misiniz, rahatsız bir ayakkabıdan çıkınca kanayan ayağınızın artık acımadığını fark edip, acıya alıştığınızı öyle işte.
Mehmet pencere dışındaki ağaca baktı. Çıplak, birkaç sarı yaprak tutunmakta.
Siz mühendissiniz?
Evet. Tamir Fabrikasında.
İlginç mi?
Sıradan bir iş. Ama eskiden mekanikle uğraşmayı severdim. Fabrikadakiyle değil, evde. Her şeyi tamir ederdim. Bir de balık avlamayı severdim.
Balıkçılık mı? Anlatır mısınız?
Şaşırdı. Genellikle bu konuyu açınca karşı taraf hemen başka konuya geçerdi. Sevim hep Ne anlatacaksın, bekliyorsun işte balık tutacak mısın derdi. Ama Yasemin dinliyordu, gözlerinde ilgi vardı.
Eskiden her yaz giderdim. Babamla giderdik. Karanlıkta yola çıkardık, balık yerine varınca gün doğardı. Sabahın o dere kokusunu unutamam. Su öyle sessizdi ki, balıkların kamışların arasında sıçradığını duyardınız…
Yasemin çenesini avucuna dayamış, dinliyordu.
Sonra iş yerinden İsmaille birlikte gittik. Bir defasında öyle büyük bir sazan tuttuk ki, önce tahta sandık zannettik.
Anlatmaya başladı, bir de baktı ki saat dokuz olmuş, iki buçuk saat geçmiş.
Allah Allah, gitmem lazım, dedi, kalktı.
Elbette, çok sağ olun. Sehpayı kurtardınız. Ve balık hikayeleri için
Balık için mi?
Anlattığınız için. Sanki o dereyi gördüm.
Mehmet metroya yürürken düşündü: En son ne zaman biri, sadece onu dinlemişti?
***
Mehmet eve girince Sevim mutfakta oturuyordu. Soğumuş yemek tencerede, üstü kapalı duruyordu. Sevimin yüzü, uzun bir ilişkinin hesaplaşma arifesinde olurdu.
Neredeydin?
İlanla ilgili birine uğradım. Orada bir ressam kadın vardı, sehpayı tamir etmemi istedi, biraz geç kaldım.
Haber vermedin.
Böyle uzayacağını tahmin etmedim.
Yedide bekliyordum. Köfteler kurudu, iki kere ısıttım, şimdi yavan oldu.
Mehmet tabağa, sonra ona baktı.
Afedersin.
Mesele köfte değil! Demek istediğim, bizim aramızda kurallar var. Çıkıp giderken haber verirsin. Bu, saygıdır.
Anladım, unutmuşum.
Hep unutuyorsun! Geçen hafta pazardan yanlış peynir aldın, 5li yazdım, yağlısını almışsın, çöpe atmak zorunda kaldım.
Montunu çıkardı, askıya astı. Eller sakin, ama içinde yay gibi bir şey sıkılıyordu.
Orada börek yedim. Evde yapmış, lahanalı.
Börek yedin.
Evet.
Mehmet, pikap tamiri için çıktın, gece dokuzda eve dönüp börek yedin diyorsun. Nasıl bir şey bu?
Sadece yardım edip çay içtim. O kadın, yalnız, eşi yok. Yardım ettiğimi istedi.
Nasıl biri?
Adı Yasemin. Elli dört yaşında, bir sanat merkezinde eğitmen, geçen sene boşanmış.
Biyografisini ezberledin.
Sohbet ettik, Sevim. Sadece konuştuk.
Sevim kalkıp köfteyi buzdolabına kaldırdı. Hareketleri sertti.
Aç kalırsan kendin ısıtırsın. Ben yatacağım.
Gitti. Mehmet mutfakta sessizce oturdu. Dışarıda yağmur ince ince yağıyordu. Yağmur da programa uymazdı.
***
Sonrası birkaç defa daha oldu. Mehmet pikabı götürdü, Yasemin baktı, iki gün istedi. Sonunda motor arızasını bulmuş, tanıdığı bir tamirciye yaptırmıştı. Bir daha çay içtiler. Bu sefer Mehmet yolda bir vişneli kek alıp götürmüştü.
Sonra sırf hal hatır sormak için gitti. Civata almış mı diye merak etti; yanlış almış, M4lük, karıştırmıştı. Birlikte güldüler. Mehmet yanında hem M4 hem M6 getirmişti; doğru olanı taktı.
Sevime bu ziyaretleri anlatmadı. Arada o tamir atölyesine gidiyorum dedi, detaya girmedi. Sevim bir iki kere sordu, kısa cevaplar aldı. Bir seferinde yine geç döndü. Yaseminle Cézanneın resim albümlerine bakıyorlardı, ışık ve renk üzerine konuşurken zaman kayboldu. Bir anda akşam oldu.
Sevim yine bekliyordu.
Köfteler…
Sevim, bir dinle.
Bakışlarında yeni bir şey vardı; öfke değil, endişe. Canlı, insanı sarsan bir endişe.
Mehmet, neler oluyor?
Hiçbir şey. Sohbet ediyor, bazen yardım ediyorum. Onunla konuşmak hoşuma gidiyor.
Farkında mısın, ne diyorsun?
Farkındayım. Aramızda… sustu. Aramızda düşündüğün gibi bir şey yok. Sadece sohbet.
Sadece konuşuyorsunuz.
Evet.
Mehmet, otuz yıldır birlikteyiz. Bu evi kuran, sana bakan, bütçeyi düzenleyen benim. YapıKredi Konutta başmuhasebeciyim; büyük iş, her şeyi planlarım. İkimiz için düşünürüm.
Biliyorum, Sevim.
O zaman, neden bir ressam kadına, eve gelmek yerine, gidiyorsun?
Mehmet cevap bulamadı. Belki buldu, ama söyleyemezdi; incitici olurdu.
***
Mehmet cuma akşamı evi terk etti. Bir çanta; birkaç gömlek, tıraş makinesi, yıllardır okumak istediği kitap. Sevim kapıda, kolları göğsünde, ev kıyafetinde, titiz ve muntazam. Yüzünde şaşkınlık vardı; ne öfkeli, ne soğuk… Tüm araçları bir anda işe yaramaz olmuş birinin şaşkınlığı.
Nereye?
Bir süre yalnız kalmam lazım. Düşüneceğim.
Mehmet, saçmalama.
Belki de saçmalık. Ama gidiyorum.
Ona gidiyorsun.
Düşünmeye gidiyorum.
Mehmet!
Çantayı kapadı, ona döndü. Sevim elleri kollarında, dik durmuştu.
Ararım, dedi.
Ve çıktı.
***
Yasemin hiç sorgulamadı. Bir süre misafir olabilir miyim? deyince, Elbette, kanepem boş, gel dedi, hepsi bu. Mehmet, kanepede, tuvalle dolu salonda yattı. Minik, gece gelip ayak ucuna kıvrıldı. Sabahları Yasemin minik cezvede kahve yapardı, birlikte radyoyu dinler, havadan sudan, Minikin yediği çiçeklerden konuşurlardı.
Sevim aradı. Önce saatte bir, sonra daha seyrek. Mehmet açmazsa da mesaj yazardı; açarsa, sesi güçlü ve soğukkanlıydı:
Mehmet, tansiyon ilacını aldın mı? Yanında mı?
Aldım, Sevim.
Kalın ceket götürdün mü? Hafta eksiye iniyor.
Götürdüm.
Yarın doktora kontrole gidecektin, dörtte. Unutma. Randevunu ocakta ben aldım.
Tamam.
Mehmet, eve geri gelsene? Ne eksik?
Bir saniye susardı.
Sevim, seni arayacağım.
Sonra arkadaşları yazdı; Mehmet Bey, Sevim Hanım perişan diye. Hatta fabrikadan İlyas Bey aradı: Mehmet, n’oldu ya, hanım aradı, sen neredesin diye sordu. Sonra Sevimin amcaoğlu da…
Sevim bildiği herkesi seferber etmişti. Her zaman olduğu gibi; kriz çıkınca hemen yönetir, çözerdi. Bu defa krizin hedefi kendisiydi.
Bir akşam Yasemin sordu:
Nasılsın?
Tuhaf, dedi Mehmet dürüstçe. Korkutucu biraz. Garip.
Doğru.
Şunu fark ettim; sabah kalktım, ne giyeceğimi bilemedim. Rastgele gömlek aldım. Ne beyaz, ne gri, lacivert. Son yirmi yıldır kendi başıma seçmemişim.
Hep o mu seçti?
Akşamdan tek tek hazırlardı. Havanın durumuna uygun olsun, uyumlu olsun derdi. Alışmışım.
Yasemin susuyordu.
O beni sever, dedi. Bunu biliyorum. Elinden geldiği kadar sever.
İnanıyorum, dedi Yasemin.
Ama yanında ben kayboldum. Sanki, onun programının bir parçası oldum.
***
Sevim, pazar günü geldi. Telefon kaydından adresi bulmuştu, bulur galiba. Mehmet kapıyı açınca bir süre bakıştılar.
Girebilir miyim?
İçeri girdi. Antreye bakarken, yerde bir çift eski bot vardı; biri yana yatmıştı. Askıda desenli bir şal, yanında boya lekeli bir mont. Odadan bir tuval kenarı görünüyordu.
Yasemin çıktı. Göz göze geldiler.
Merhaba, dedi Sevim.
Merhaba, dedi Yasemin kısık sesle.
Sevim Mehmete döndü.
İyi misin?
İyiyim.
İlaçlarını alıyor musun?
Sevim…
Sadece soruyorum.
Kapıdan Mehmet göründü; salata doğramış, salatalıklar düzensiz, yamuk yumuk serilmişti. Sevimin yüreğinde bir tel gerildi; salatalık düzgün doğranmalıydı.
Sevim, gelmene gerek yoktu.
Mehmet, sana bir ömür adadım. Otuz yıl. Hepsi senin içindi.
Biliyorum.
O zaman neden?
Yasemin kapıdan hafifçe seslendi:
Sevim Hanım, bir şey söyleyebilir miyim? Düşman gibi değil, dışarıdan biri olarak.
Buyurun.
Gerçek özen, insanın yanında kendini özgür hissetmesidir. Yanına yakınken bile rahat soluk alamıyorsa o, pek sevgi değil. Nefes almasına izin vermediniz Mehmetin.
Uzun sustu Sevim.
Bizim hayatımızı nereden biliyorsunuz? dedi en sonunda.
Bilmiyorum, dedi Yasemin.
Mehmet, Sevimin elini tuttu. O elini kaçırmadı.
Sevim, boşanma davası açıyorum. Karar verdim. Bu sevgisizlikten değil. Yapamıyorum.
Sevim ellerine baktı, yavaşça ayırdı. Çantasını aldı, sırtı dümdüzdür her zaman, adımı sert.
İlaçlarını unutma, dedi kapıda. Sağdaki üst çekmecede, mavi kutuda.
Kapı kapandı.
***
Boşanma altı ay sürdü. Evi Sevime bıraktı, hiç itiraz etmedi. Kendine Kadıköyde küçük bir oda kiraladı, aynı sokakta, hemen bitişikte. Komikti, tuhaftı ama öyle denk geldi.
Hayatı yavaş yavaş, yıkılmadan restore edilen bir bina gibi değişti.
İlk aylarda kendini garip şeyler yaparken buldu. Markette alışkanlık dışında, canının çektiğini aldı. Doğru ekmek yerine görüntüsüne göre seçti. Bazen buzdolabı önünde ayakta yedi. Yatağa ondan değil, canı istediğinde girdi. Bir gece, yirmi yıldır görmediği bir filmi izledi diye, çocukça bir sevinç yaşadı.
Yaseminle hemen birlikte olmadılar. Karşılıklı bir beğenilerdi ama acele etmediler, bu önemliydi ve bu yüzden yavaş gitsin istediler.
Bahar gelince balığa gittiler.
Mehmet olta kiraladı, Yaseminin eski kırmızı Şahinine binip Çatalcada küçük bir göle gittiler. Yasemin hayatında ilk kez olta tuttuğunu söyledi.
Beraberce kıyıda oturdular. Sabah soğuktu, otlar ıslaktı. Mehmet evde termosu unuttuğunu anladı.
Termos gitmiş, of.
Dert etme, dedi Yasemin. Bak, suyun üstündeki sise.
Ona baktı. Sis, gölün hemen üzerinde, bembeyazdı; güneş daha yeni doğuyordu, pembe ışıkla yayılıyordu.
Güzel değil mi? dedi Yasemin kısık sesle.
Gerçekten çok güzel.
Bir küçük levrek çıkardı. Yasemin hayranlıkla seyredip:
Bırak onu, çok küçük! diye gülümsedi.
Levrek suya geri döndü.
Eve balıksız döndüler; Mehmet su kenarında kayıp Yasemini de çekip birlikte çamura yuvarlanmışlardı. Öyle kahkahalar atmışlardı ki, tüm ördekler korkup uçmuştu.
Ceket tamir istemezdi.
Boşver, dedi Yasemin. Böyle sabah başka nerede olur?
Mehmet ona baktı; çamurlu kol, neşeli yüz, saçları dağılmış. Hayat bu işte, diye düşündü. Sadece akış. Çamurlu ceket, pembe sis.
***
Sonbahar geldiğinde, ayrılığın üzerinden bir buçuk yıl geçince evlendiler. Küçük bir düğün oldu. İsmail arkadaşları geldi, Yaseminin dostu Ayşe düğün fotoğrafçıydı, Minik ise pencere kenarında kimseye aldırmaz tavırdaydı.
Yaşamları biraz kaoslu, canlıydı. Yasemin bütçenin yarısını boyaya, tuvale harcayabilir, ekmek almayı unutabilirdi. Mehmet ise eski bir radyoyu üç saat söküp mutfağı dağıtabilirdi. O anahtarları sürekli kaybederdi; Mehmet ise mutfak musluğunu açık bırakırdı. Ara sıra ciddi kavga ederlerdi; para, Yaseminin her yere fırça bırakması, Mehmetin aletleri yok etmek için saçma yerlere koyması Bir keresinde anahtarı buzdolabında bulmuştu.
Ama ters düşündüklerinde kimse eksiklerin defterini tutmazdı. Biri su ısıtıcısını koyussa, diğerini çağırırdı ve barışmanın işareti olurdu. Sonra beraber kahve içerlerdi.
***
Sevim, düğünü Ayşeden öğrendi. Ayşe herkesten her şeyi bilir, anlatmadan duramazdı.
Mehmetin gidişinden sonra Sevim bir süre tepkisiz yaşadı. Ev tertemiz, yemek hep saatinde, hala YapıKredi Konutta raporları tamamlar, telefonlara çıkar.
Ama akşam olur, ev fazla büyük, fazla sessiz gelirdi. Mutfağa iki fincan koyduğunu fark etti, birini kaldırmak canını acıtırdı.
Bir gün, müdürü Şermin Hanım iş çıkışı onu ofiste tuttu:
Sevim Hanım, iyi misiniz?
Her şey yolunda.
Son iki aydır hiç yolunda değil. Anlıyorum.
Özel işler.
Eşiniz mi gitti?
Sevim baktı.
Nereden biliyorsunuz?
Anlıyorum. Ben de yaşadım, on yıl oldu. Bir tavsiye: temizlikten önce içinizi toparlayın. Bir uzmana gidin, bir arkadaşınıza değil.
Cevap vermek istemedi; sustu.
***
Terapisti internetten buldu. Kırklı yaşlarda bir kadındı, küçük bir ofiste çalışıyordu. İlk üç seans Sevim neredeyse hiç konuşmadı, her soruya evet, hayır dedi; kendini çıplak hissetti.
Dördüncüde danışman sordu:
Sevim, ne zaman kendiniz için en çok korktunuz? Eşiniz için değil, bizzat kendiniz için.
Uzun düşündü.
O çantasını topladığında. Gideceğini anladığımda, durduramayacağımı. Artık kontrol bende değildi.
Kontrol bu kadar önemli miydi?
Yagain düşündü. Dışarda kar yağıyordu.
Çünkü aksi halde her şey darmadağın olurdu. Annem hep Her şeyi elinde tutmazsan, erkekler kaçar, derdi. O da öyle yapardı. Babam bırakıp gitti, ama annem aynen devam etti öğrenilmiş bir alışkanlık gibi.
Ofis sessizliği, evin sessizliğinden yumuşaktı.
Yani, hep kaybetmemek için sımsıkı tutuyordunuz.
Evet.
Ve sonunda ne oldu?
Sonunda, fazla sıkınca da kaybediyorsunuz.
Bunu söylemek zordu. Söyleyince, hafifleyip rahatladı.
***
Sevim, Ayşenin önerisiyle Kadıköy Sanat Merkezindeki suluboya sergisine gitti. Ev dar geliyordu, pazar günü kendini bir yere bırakmak lazımdı.
Sergi güzeldi. Sevim resim bilmezdi ama suluboyaların şeffaf, hafif oluşunu sevdi. Yanına yaşı biraz büyük, sıcak yüzlü, hafif dağınık bakışlı bir adam yanaştı. Aynı tabloya bakıyordu.
İlginç, dedi kendi kendine Şurada boyanmadık köşe var. Sadece beyaz kağıt, tablonun güzelliği oradan.
Sevim dikkatlice bakınca ilk defa orada bir şey gördü.
Hiç fark etmemiştim.
Birçok insan görmez, ben de adım Cem.
Ben Sevim.
Adam sakardı. Çıkarken montunu kapıya taktı, fermuarı bozuldu. Sevim kendini tutamadan:
Verin, dedi.
Fermuarı düzeltti, takıldı dişleri. Mont kapandı, istemsizce gülümsedi.
Teşekkürler, dedi Cem, büyük bir şey başarılmış gibi. Bir aydır uğraşıyorum.
Size yeni mont lazım.
Evet, alışverişten hoşlanmam, erteliyorum.
Biraz daha sohbet ettiler. Cem, aynı merkezde gitar dersi veriyordu, sergilere her pazar gelirdi.
Yine gelirseniz sevinirim, dedi. Gelecek pazar buradayım.
Söz vermedi, ama öbür hafta yine gitti.
***
Cemle hayat tuhaftı. Üç yıl önce eşi vefat etmiş, yalnız yaşıyordu. Akşamları gitar çalar, saatleri unutup uzun uzun çay içer, bazen hangi gün olduğunu bile hatırlamaz, ilgisini çeken herhangi bir ayrıntıya saatler harcayabilirdi. Mesela, eski mahallelerde ağaçların neden öyle büyüdüğünü anlatırdı.
Sevim önceleri onu düzene sokmaya çalıştı. Ajanda önerdi, mutfağı düzenledi, bir ara kavanozları yerleştirirken elini tuttu.
Sevimciğim, bana böyle iyi. Gerçekten.
Şaşkın bakakaldı. Cem kızmamıştı; açıklama dahi yapmamış, yavaşça onun elini tutmuş ve rahatça bakmıştı.
Affedersin, alışkanlık işte.
Alışkanlık. Ama burası benim mutfağım.
Sevim bunu minik bir şey olarak hatırladı, sonra başka zamanlarda, elleri yine bir şeyleri düzeltmek isterken durdurmayı öğrendi. Hep başaramasa da, çoğunlukla yapabildiğini fark etti.
Psikoloğu son seanslardan birinde şöyle dedi:
Sevim, başkasını kontrol edemezsiniz. Kendinizi kontrol etmek ise çok daha zengin bir tecrübe.
Üzerine çok düşündü.
Ayrıca pastacılık kursuna başladı. Hep tarifle, gramla pişiren Sevim, bir gün Ayşeden elmalı kek tarifi aldı. Tarçınını göz kararı koy dedi Ayşe. Sevim tarttı, sonra göz kararı nedir? diye düşündü. Bolca döktü, kekin tadı acımtırak oldu. Sıcak sıcak, yarısını ayakta yedi.
Sonunda pastacı mı oldun? dedi Ayşe.
Daha öğreniyorum, dedi Sevim. Mükemmel olmuyor, ama eğlenceli!
Ayşe baktı,
Sevim, çok değiştin.
Belki de, dedi Sevim.
Evden çıkarken sonbahar sokağına gülümsediğini fark etti, nedensizce.
***
İki yıl sonra, tesadüfen, Sarıyerdeki bir parkta karşılaştılar. Mehmetle Yasemin nehre doğru yürüyor; Sevim, bankta kitap okurken Cemı bekliyordu.
İlk Sevim gördü: Mehmet biraz önde, o lacivert gömleği giyiyor, Yasemin yanında, uzun bir mantoyla, bir şey anlatıyor, gülüşüyordu.
Kitabını kapattı.
Mehmet onu gördü, durdu. Bir an karşılıklı bakıştılar, sonra Mehmet yaklaştı.
Sevim. Merhaba.
Merhaba Mehmet.
Yasemin hafifçe uzaklaştı, alan bıraktı. Sevim bunu fark etti.
İyi görünüyorsun, dedi Mehmet. Sadece kibar değil, gerçekten şaşkın, hafif başka bir kadın gibiydi.
Sen de.
Sessizlik oldu. Sonbahar yine sakindi, yapraklar sarı yollardaydı.
Nasılsın? dedi Sevim.
İyiyim. Biz Yaseminle gelecek ay arabayla, öyle, güneyde küçük kasabaları dolaşmaya gideceğiz.
Tam olarak nereye?
Belli değil henüz, gülümsedi. Zaten amacı öyle.
Başka söze gerek yoktu. Gözleriyle Yasemini buldu, kadın bir ağacı incelerken dikkat kesilmişti.
Ya sen? dedi Mehmet.
Ben de iyiyim. Kek yapmayı öğreniyorum. Komik belki.
Değil.
Bazen fena olmuyor. Sonunda kabartma tozu fazla gelmişti, kek çatladı ama yedik.
Afiyet olsun.
Cemle, yani arkadaşım, o da eğitmen… çok sakar. Durdurdu. Ben her şeyi düzeltmemeyi öğreniyorum.
Mehmet ona baktı.
Bu senin için zor.
Zor. Ama… bir süre düşündü, ama güzel, ilginç.
O tarafta Cem, iki kahveyle bir poşet elinde göründü.
Sevimciğim! el salladı, kahveler az daha dökülüyordu. Simit vardı, hem tarçınlı hem haşhaşlı aldım, istemediğini de aldım!
Sevim kıkırdadı. Hafif ve rahatça.
Mehmet gülümsedi:
Gülüyorsun, dedi.
Gülüyorum, dedi Sevim. Ve şaşırdı kendine.
Yasemin yaklaştı.
Biz gidelim, sizi tutmayalım, dedi yumuşakça.
Her şey yolunda, dedi Sevim. Gerçekten yolundaydı.
Hoşça kal dediler. Hakkında konuşmayan, açıktan içten. Mehmet hafifçe baş eğdi, Sevim de. Yasemin el salladı, sıcak, kin olmayan, sevinçli olmayan bir hareket.
Gidişlerini izledi Sevim, Mehmet bir şeyler söyledi, Yasemin güldü, onun koluna girdi.
Cem iki simidi uzattı.
Hangisini istersen, al.
Tarçınlıyı aldı. Sıcaktı, hafif dağıldı.
Sonbahar parkı yaprak hışırdatıyordu. Uzaktan çocuk sesleri, gökyüzünde ağır ağır bulutlar.
Sevim bankta simit yerken düşündü: Belki de ancak şimdi sevmeyi, yönetmeyi değil, sevmeyi öğrendim. O gitmeseydi asla bilemeyecektim.
Cem yanında oturup poşetteki diğer simidi buldu; o haşhaşlı, ama aslında hiç sevmezdi.
Sen yer misin? dedi utana sıkıla.
Yerim, dedi Sevim, ve aldı.
Sıcak ekmek, güzel bir sonbahar ve yeni bir hayat. Hem de programlı olmadan.




