Manyetik rezonans görüntüsüne baktım ve sırtımdan buz gibi bir ürperti geçti.
Ne klimanın etkisiydi bu, ne de bir rüzgârın.
Açık ve net bir karardı bu siyah-beyaz, tartışmasız, kesin.
Hastanede hâlâ bazen bana efsane derler. Hiç öyle hissetmedim.
Tam kırk yıl boyunca damarsal cerrahi bölümünün başındaydım. Şimdiyse resmen emekliyim artık.
Damarlarla, akışlarla ve milimetrelerle düşünürdüm.
Damar haritasını, kendi memleketimin sokaklarından daha iyi tanırdım.
Al basan kanamaları durdurur, kaybedilmiş denilenleri yeniden hayata döndürürdüm.
Ama bu görüntüye bakınca, yıllardır ilk kez, cerrah gibi hissetmiyordum.
Her şeyi kontrol ettiğime kendimi fazla uzun süre inandırmış bir insan gibi hissediyordum yalnızca.
Hastam gençti.
Yirmi yedi yaşında.
Bekâr bir anne. Yol kenarındaki küçük, salaş bir kafede vardiya usulü çalışıyordu o kafelerden, kahvesi mükemmel değildir ama sıcak, ucuzdur; kimse seni küçümsemez.
Aniden yere yığılmıştı.
Bir cümlenin ortasında.
Zaten ağır olan hayatının da yarısında daha.
Anevrizması büyük değildi.
Devasa idi.
Cerrahın kafasında şansımızı deneyelim denen yerlerden değildi.
Beyin sapının dibinde, yaşamsal yapıların etrafını sarmıştı; sanki özellikle en gaddar yeri seçmişti.
Yanımdaki nörolog sakin, soğukkanlı, abartısız başını yavaşça salladı:
Cerrahiye uygun değil. Girersek, masada kaybederiz. Müdahale etmezsek, her an patlayabilir. Çıkış yok.
Bizim bölümde mucizelerden pek söz edilmez.
Riskten, sorumluluktan, sınırdan konuşulur.
Mantık tek kelimeyle açıktı: Dokunmamak gerek. Kahramanlığa, egoya yer yok.
Bazen en doğru karar, durup geri adım atmaktır.
Sonra onu gördüm.
Bir vaka değil.
Bir ekrandan ibaret değil.
Gözlerine baktım kurtarılmayı hak edip etmediğine bile inanmayan insanların bakışlarında olan o kararsızlık vardı.
Bekleme salonunda, camın diğer tarafında kızını gördüm.
Küçücük bir kız çocuğu. Dört, belki beş yaşında.
Dizlerinin üstünde, boyası yarı bitmiş bir boyama kitabı.
Ayakları yere değmiyordu.
Ayakkabıları iyice eskiymiş, yorulmuştu.
Azmiyle sıkı sıkıya tutuyordu boyayı sanki kalemi yeterince sıkı tutarsa, dünya dağılmazmış gibi.
Hiç soru sormuyordu.
Sadece bekliyordu.
Sadece, çocukluğunu erken kaybetmiş çocuklar kadar sessizce ve sabırla bekliyordu.
İçimde bir huzur oldu, garip bir aydınlık.
Bir şey çok netti.
Bu kadın ölürse sadece bir insan ölmeyecekti.
O küçük kızın dünyası yıkılacaktı.
Geri döndüm ve tane tane, sanki sıradan bir ameliyatı anlatır gibi dedim:
Bu sorumluluğu üstleniyorum.
Bakışlar düşmanca değildi.
Sadece şaşkındı.
Artık sahada olmayan bir emekliydim; kimsenin almadığı bir karara adımı atmıştım.
Belki inatçı buldular beni,
Belki de pervasız.
Kim bilir, hakları vardı belki de.
O gece odamda karanlıkta oturdum.
İstanbul çoktan uyumuştu. Uzakta bir tramvay sesi vardı.
Hayat akıyordu, kimse sabah neler olacağını bilmiyordu.
Ellerim hafif titriyordu.
Yıllardır olmayan bir şeydi bu.
Yeniden, defalarca görüntülere baktım.
Güvenli bir yol yoktu.
Net bir plan yoktu.
Sadece bir milimetre farkla kaybın çizildiği dar bir sınır.
Dindar biri değilim.
Basınca, aletlere, hassas dikişlere inanırım.
Ama masamın en alt çekmecesinde küçük, lamine edilmiş bir aile yadigarı taşırım.
Tıp fakültesine başladığımda almıştım, arkasında bir cümle:
Tıp çok ileriye gider. Ama bazen insanın en çok korktuğu yerlere gidemeyebilir.
Aldım elime.
Dua etmedim.
Güzel cümleler aramadım.
Dosyaların üzerine elimle dokundum, fısıldadım:
Elimden geleni yapacağım. Ama ellerimi yalnız bırakma.
Sabah ameliyathane her zamanki gibi soğuktu.
Ama bu defa, havada başka bir sessizlik vardı.
Sesler kısık, hareketler daha titiz, saygılıydı.
Anestezi uzmanı göz göze gelmedi; korkudan değil, bu tür anlarda korkuyu gizlemek gerek diye.
Başladık.
Ve işler, gördüğümden daha zordu.
Damar duvarı o kadar inceydi ki, her atımda şimdi yırtılacak diyordum içimden.
Patlamadı.
Sessiz.
Bir anda.
Ve sonsuz şekilde.
Bu bir savaş değildi.
Boşlukta yürüyor gibiydim.
Mikro aleti elime aldım; aklımdan geçti:
her şey kusursuz olmalı şimdi.
Sonra açıklayamadığım bir şey oldu.
Dünya susmadı.
Sanki arka planda bir adım geri çekildi.
Monitörler çalışıyor, insanlar nefes alıyordu.
Bende ise bir sükûnet.
Saf. Ilık. Huzur veren.
Adrenalin değil.
Bir destek, sanki elimi tutan bir şey.
Ellerim kendi kendine çalıştı.
Her hareketimin farkındaydım, ama sanki uzaktan izliyordum yaptıklarımı.
Neredeyse görünmez alanlarda gezindim.
Hiç hata affetmeyen yapılara dokundum.
Ve her şey bozulmadan kaldı.
Tansiyon stabil, dedi sessizce anestezi uzmanı.
Bir şaşkınlıkla.
Cevap vermedim.
Sözler o dengeyi bozar diye.
Sonra bitti.
Kırk dakika tek bir nefesmiş gibi geçen bir zaman.
Aleti bıraktım:
Anevrizma kapatıldı. Kapatıyoruz.
Kimse alkışlamadı.
Bizde öyle yapılmaz.
Ama hemşirenin gözleri doluydu.
Ve asistan, monitöre öyle bir bakıyordu ki; sanki imkansızın her zaman ölümcül demek olmadığını yeni anlamıştı.
Kan kaybı, neredeyse yoktu.
Kaos yoktu.
Sadece ince bir sınır, ve biz onu aştık.
Lavabonun karşısında, aynaya baktım.
Böyle ameliyatlardan sonra insanda genelde bir boşluk olur.
Fakat bende o yoktu.
Huzurlu ve nedense capcanlıydım.
O yaşlı eller o gün bir anneyi kurtarmıştı.
Ve bir çocuğun yalnız kalmasını önlemişti.
Yine de şunu biliyordum.
Bir hafta sonra koridorda gördüm onu. Yavaşça yürüyordu, kızının elini tutuyordu. Ağlıyordu, teşekkür ediyor, beni kahraman ilan ediyordu.
Başımı salladım:
Yalnız değildim, dedim.
Gülümsedi, ekibi düşündü.
Bu doğruydu elbette.
Ama hepsi bu değildi.
Sonra o küçük aile yadigarını çekmeceye yine özene bezene koydum.
Ne bir kanıt, ne de ödül diye.
Sadece bir saygı olarak.
Bilim, kanın nasıl aktığını, neden klipsin orada tuttuğunu açıklar.
Çok şeyi açıklar.
Ama insanın uçurumun kenarındayken, içsel bir huzura kavuşmasını açıklayamaz.
Belki de insanın en büyük işi şudur:
Bazen sadece birer araç olduğumuzu kabullenebilmek.
O ameliyathanede, o gün, bir gerçek vardı:
Yalnız değildik.
Ne bir gürültüyle.
Ne de bir mucizeyle.
Ama sessiz bir güçle.
Omzuma konan bir el gibi.
Sanki henüz değil, bu gün değil diyen bir nefes gibi.
O günden beri biliyorum ki;
Umut her zaman çarpıcı bir sesle gelmiyor.
Bazen sadece usulca çalışıyor.
Bize ait iki elde,
Bir an için bile olsa, sanki dayanak bulmuş gibi
Biri ellerimizi tutuyormuşçasına.




