Beyaz Masa Örtüsü, Gri Hayat

Beyaz örtü, gri hayat

Mercimek çorbası güzeldi. Gülşen bunu biliyordu; çünkü yaparken üç kere tadına bakmıştı ve her seferinde memnun kalmıştı. Yeşil mercimek taze, pazardan almıştı, kemikli et iki saat kısık ateşte kaynamış, sarımsağı en son eklemişti, olması gerektiği gibi. Masada mumlar, beyaz bir masa örtüsü vardı; o, keten olan, sadece özel günlere sakladığı. On beş yıl. Özel gün değilse nedir?

Dışarıda hava kararıyordu. Kasım, Ankarada hep böyleydi: gri, ıslak, ıslak yaprak ve egzoz kokulu. Gülşen, tabağın sağındaki çatalı düzeltti, örtünün köşesini çekiştirdi, aslında zaten düzgündü. Sonra mutfağın ortasında bir süre durdu, buzdolabının üzerindeki saatin tik taklarını dinledi.

Murat saat sekiz buçukta geldi. Kapıdan anahtarıyla uğraştığını, poşeti yere bıraktığını, holde ışığı yaktığını duydu.

Ne yaptın bakalım? Murat mutfağa girdi, üstünü çıkarmamış, montuyla, burnu soğuktan kızarmış.

Gel, ellerini yıka, otur. Gülşen gülümsedi. Mercimek çorbası var, tavuk yaptım, salata da var.

Murat montunu hemen orada çıkarıp mutfak sandalyesine attı. Etrafına baktı.

Mumlar ne alaka?

Ne demek ne alaka, Murat. Yıl dönümümüz bugün.

Hiçbir şey demedi, lavaboya geçti, hızlıca ellerini yıkadı, oturdu. Gülşen çorbayı doldurup önüne koydu. Yoğurt ev yapımıydı, yine pazardan. Kaşığı üstüne bıraktı, sevdiği gibi.

Murat kokladı, kaşığı aldı, bir lokma aldı.

Biraz ekşi olmuş.

Gülşen karşısına oturdu.

Öyle mi? Bana tadı normal geldi.

Annem başka türlü yapıyor çorbayı… Nedense daha lezzetli. Gerçek tadı onunki işte.

Gülşen kaşığını eline aldı.

Sıcak sıcak iç.

İçiyorum zaten. Murat tabağı çevirdi. Niye beyaz örtüyü serdin, leke olacak şimdi.

Dökülmez.

Hah, tabii. Kısaca güldü. Annem hep koyu örtü seriyor özel günlere, bordolu. Hem kullanışlı, hem şık.

Gülşen mumlara bakıyordu. Küçük alev, Muratın oturduğu yerdeki hareketlerinden ürkekçe titredi.

Murat, dedi sakin, bugün bizim evlilikte on beşinci yılımız.

Biliyorum.

Kapıdan girdin, bir şey demedin.

Murat ona baktı, şaşkın, hafif kırılmış gibi.

Ne diyeyim? Tebrik mi edeyim? Beraberiz işte, doğum günü değil ki…

Yani… on beş yıl az değil…

On beş yıl, işte, lafını kesti. Tavuk nerede bu arada?

Gülşen kalkıp tavuğu fırından aldı. Üzeri nar gibi, kekik kokulu, Murat kekikli severdi.

Kurumuş, dedi Murat bıçağı geçirirken.

Daha yeni çıkardım.

Demek ki fazla tuttun. Annem folyoyla örterdi, onun her zaman sulu olurdu.

Gülşen kendine biraz tavuk aldı, yavaşça çiğnedi. Dışarıdan bir araba geçti, tavanı kısa bir ışıkla yaladı.

Bugün anneni gördün mü? diye sordu.

Uğradım iş çıkışı. Niye?

Öylesine sordum.

Yine masa örtüsüne baktı.

Boşuna sermişsin beyazı, Gülşen, cidden. Hiç ciddiyeti yok. Annem masa hazırlamada bilir işi; tabağından örtüsüne, ince ince ekmek dilimler… Sen, ekmek sepetine bakarak, koca koca kesmişsin ekmeği.

Gülşen çatalı bıraktı.

Ani değildi, sadece usulca, tabağın yanına, sessizce koydu.

İçinde bir şey sıkıştı ve geri açıldı. Bir yumruk gibi.

Murat, sesi düzgündü, kendisi de şaşırdı, şu an ne konuştuğunun farkında mısın?

Murat ona, yemekte rahatsız edilen insanların huzursuzluğuyla baktı.

Ne var ki? Annem daha iyi yapıyor, bu hakaret değil ki.

Kapıdan girdin, tebrik etmedin, yemeği, örtüyü, ekmeği, tavuğu eleştirdin. Üç saattir yemek hazırlıyorum.

Hazırladın diyelim, eee yani? Alkışlamam mı lazım? Zaten senin görevin.

Gülşen bir saniye sustu.

Görev, mırıldandı sanki dilinde çeviriyormuş gibi.

Tabii. Sen evde, yemek yapıyorsun. Ben çalışıyorum. Mantık bu.

On beş yıl da… sadece bir gerçek mi senin için?

Gülşen, ne istiyorsun? Şiir mi okuyayım burada? Hafif alayla sırıttı. Annem hep derdi; evde romantizm değil, düzen olursa aile yaşar.

Mum titredi. Sanki kendi de bir şey duydu.

Gülşen kalktı. Kendi tabağını aldı. Pencereye gidip dışarı baktı. Karşı apartmanın çatısında sarı ışıklar, avluda neredeyse tüm yaprakları dökmüş bir ağaç.

Sonra döndü.

Murat, eşyalarını topla.

Başını kaldırdı.

Ne?

Eşyalarını topla ve git. Lütfen.

Onun yüzüne, aniden garip bir dilde konuşulmuş gibi baktı. Sonra kısa kesik bir kahkaha attı.

Ciddi misin?

Ciddiyim.

Mercimek çorbası yüzünden mi?

Çorba yüzünden değil.

Neden o zaman? Annemden mi bahsettim diye mi? Gülşen, saçma bu.

Benim için saçma değil.

Demek alınmışsın? Kollarını kavuşturdu, ayağa kalktı. Tamam, alındın, özür dilerim? Gel ye, soğumasın.

Hayır, Murat.

Bir süre bakakaldı. O huzurlu, dimdik duruyordu pencerenin önünde. Herhalde gözyaşı, ses yükselişi, patırtı bekliyordu. Her şeyi beklerdi; ama bu sakinliği değil.

Şaka yapmıyorsun, dedi ağır ağır.

Yapmıyorum.

Sessizlik. Zaman tıkırdamaya devam etti. Mumlar yanıyordu.

Bir laf yüzünden, dedi.

Bir laf değil, dedi Gülşen. On beş yıl tek bir laf yüzünden değil. Hadi, Murat. Ne alacaksan al, kalanını sonra alırsın.

Bir dakika kadar dilsiz öylece durdu. Sonra gitti, yatak odasına. Dolap açılıp poşet hışırtısı geldi mutfakta. Gülşen masada kaldı, mumlara baktı. Hiç sarkmadan, pürüzsüz yanıyorlardı.

Murat çıkarken mutfakta durdu. Masaya, beyaz örtüye, kalın dilim ekmeklere, çorba tabağına baktı.

Pişman olacaksın, dedi.

Olabilirim, dedi Gülşen. Hoşça kal, Murat.

Kapı kapandı. Kilit döndü. Gülşen oturup, merdivenlerden giden adımlarının azalmasını dinledi.

Sonra kalktı, mumları söndürdü. Artık yakmanın anlamı yoktu. Bulaşıkları yıkadı. Çorbayı buzdolabına koydu. Canı yemek istemiyordu.

Ev, kızarmış soğan ve hafif rutubet kokuyordu. Sonbahar Ankarada hep böyleydi: apartmanlarda camlar açılır ama petekler daha yeni ısınmaya başlar.

Gülşen saat on birde yattı. Hemen uyuyamadı. Tavana bakıyor, komşunun TVsini dinliyordu. Tek düşündüğü şey: ağlamıyordu. Ne garip.

***

Hatice Hanım kapıyı, Murat ikinciye basmadan açtı. Hep böyle yapardı; sanki önceden hisseder, kapının arkasında beklerdi.

Muratcığım! Ellerini kavuşturdu. Çantaya baktı. Hayırdır, oğlum?

Kovdu, dedi kısaca.

Kim? O mu? Hatice Hanım kapıyı ardına dek açtı. Ben sana demedim mi! Buyur, buyur. Çorbam var, patatesli, tavuğunla beraber.

Ayakkabılarını çıkarıp mutfağa geçti, oturdu. Evde yaşlı yalnız birinin kokusu vardı: biraz naftalin, biraz ilaç, hepsinin üstünde yemek kokusu.

Anne mutfakta telaşlı, hiç susmadan.

Başından beri gördüm oğlum, sana uygun değil o. Soğuk kadın, Murat. Soğuk kadınların çocuğu da olmaz, tesadüf değil bak. Yiy bakalım, incecik ekmek doğradım.

Ekmek gerçekten incecik dilimlenmişti. Murat baktı, nedense Gülşenin kestiği kalın ekmekler geldi aklına.

Anne, dedi, şimdi yapma lütfen.

Yapmayayım mı? Gerçekleri söylüyorum! Seni on beş yıl sıktı da ne oldu? Ne çocuk var, ne düzgün bir ev. Çorbanı iç hadi.

Çorba sıcaktı, bol kolluydu, annesi gibi: söylediği gibi. Murat iştahsızca içti.

İlk günler rüyadaymış gibi geçti. Sabah iş, akşam anneyle yemek, televizyon. Anne her sabah hazırlıkta, yemekte. Buzluktan köfte çıkarır, tabağa dizer, düzgün ye, solgunlaştın derdi.

Üçüncü gün, Murat işteyken annesi çantasını açıp eşyalarını yerleştirmişti.

Şu gömleği giymeyeceksin artık, ezik, akşam yemeğinde söyledi. Mavi olanı ütülerim, sana çok yakışıyor.

Griyi seviyorum, dedi Murat.

Seviyorsun diye giyceğin anlamına gelmez, mavi daha iyi.

Cevap vermedi. O köfteleri yedi, çay içti. Anne masa topluyor, dördüncü kat komşusunun tek başına giderken de huzurlu olduğunu anlatıyordu. Sözün arası yine Gülşen’deydi belki, ama Murat duymuyordu.

Bir hafta sonra ayakkabılarını değiştirmesi gerektiğini söyledi anne.

Anne, ayakkabılarım iyi.

Değil! Altı ayrılıyor.

Değil.

Ayrılıyor. Cumartesi alıyoruz.

Gittiler. Anne uzun uzun denetti, her hoşlandığından Murata giydirdi. O düz, siyah istiyordu, anne tokalı kahverengi aldı.

Ne güzel oldu, dedi.

Hoşuma gitmedi.

Çocuk musun, Murat? Bunlar daha yakıştı, hepsi bu.

Satıcı başını çevirmişti. Murat aynada kendine baktı. Orta yaşlı bir adam, tokalı kahverengi ayakkabılarla, ifadesiz yüzüyle ona bakıyordu.

Kahverengileri aldı.

Akşamları anne karşısında, onun ne kadar iyi çocuk olduğunu, yalnız nasıl büyüttüğünü anlatıyordu. Gülşenin hiçbir şeyi takdir etmemesinden şikayetçiydi. Murat başını sallıyordu.

Kimi geceler beyaz masa örtüsünü düşünüyordu. Mumları. Neden gerek var diye anlamıyordu; on beş yıl, eh, geçti, kutlanacak ne vardı?

Ama aklına geliyordu işte.

Ve Gülşenin ağlamadığını. Bağırmadığını. Sakince pencere önünde durdu, git dedi. Hiçbir zaman anlamamıştı bu sessizliği.

Bir ay sonunda anne günlerini programlamıştı. İsim koymamıştı buna, ama salı günü doktora, randevu aldım, perşembe teyzene gideceğiz, cuma eve erken gel, börek yaparım bekletmem, diyordu.

Cuma iş uzadı, patron toplantı yaptı. Annesini aradı, haber verdi. Otobüste giderken konuştu anne, susmadı, Murat camdan dışarıya, geceye baktı.

Börek hazırdı. Lezzetliydi. Her şey lezzetliydi.

Murat masada, göğsünde bir ağırlık hissediyordu. Acı değil, sürekli bir baskı; sanki azıcık daha az nefes var çevresinde.

***

Gülşenin ilk üç haftası sisli geçmişti.

İşe gidiyor, eve geliyor, kendine basit bir şeyler hazırlayıp yatıyordu. Akşamlar daha zordu; ev sessizdi, önce korkunçtu bu sessizlik, sonra sıradan bir sessizliğe dönüştü.

Canan her gün arıyordu. Gülşen, nasıl gidiyor, gel istersen bize? Gülşen fena değil, gerek yok diyordu. Canan ilk cumartesi geldi yine de; yanında şarap ve kurabiye getirdi. Mutfakta sabaha kadar oturup, mumları, çorbayı, doğru masa örtüsünü anlattı. Canan arada eşek diye homurdanıyor, Gülşenin içi biraz ferahlıyordu.

Doğru yaptın, dedi Canan gece sonu. Çok doğru yaptın, Gülşen.

Korkuyorum, dedi Gülşen.

Geçecek.

Canan gidince, Gülşen salonda, eski koyu lacivert perdelerine bakıyordu. Murat sekiz yıl önce seçmişti onları, kalın, güneş almaz, kullanışlı diyeo zamandan beri asılıydı. Gülşen hiç düşünmemişti üstünde. Sadece perde işte.

Ertesi gün indirdi hepsini.

İşi bir buçuk saat sürdü, korniş ağırdı, sandalye üstüne çıkması gerekti. Katladı, dolaba kaldırdı. Oda bambaşka olmuştu. Gri kasım ışığı, soğuk ve renksiz de olsa, lacivert karanlıktan iyi geldi.

Sonra kanepeyi çekti. Tek başına değil, komşusu Mehmet Amcadan yardım istedi. Artık cam kenarındaydı kanepe, ışık bambaşka vuruyordu.

Garip, ama hoştu.

İkinci haftadan itibaren daha iyi uyumaya başladı. Tam huzurlu değil, ama en azından sabaha kadar tavana bakmadığı oldu.

İş değişmemişti. Gülşen iyi bir muhasebeciydi, düzenli, güvenilir. Hiç geç kalmazdı, evrakları hep derli topluydu. Özellikle Müdire Kadriye Hanım beğenirdi onu: kısa boylu, inci küpeli, sert bir kadın. Kendinden fazla söz etmez ama Gülşeni takdir ederdi.

Ekim sonunda Kadriye Hanım çağırdı.

Gülşen, açık söyleyeyim; seneye emekli oluyorum. Kızımın yanına gideceğim. Patron senin yerime başmuhasebecilik teklif edecek. Kabul et.

Gülşen birkaç saniye sustu.

Ben mi? dedi. Anlamazlıktan değil, sadece bir şey demek için.

Sen. Kim çalışıyor kim çalışmıyor, görmüyor muyum sanıyorsun? Bir yıldır düşünüyorum bunu. Kabul et.

Otobüste eve dönerken düşündü. Başmuhasebeci olmak başka sorumluluk. Korkuyordu azıcık. Murat zamanında kariyer yapmana ne gerek var, ben kazanıyorum demiş, o da hiç karşı çıkmamıştı.

Şimdi otobüste, ışıklara bakarken sordu kendine: Neden olmasın?

Kasım, hafif tadilatla geçti. Yatak odasının duvarını soluk sarıya boyadı, perdeleri ince keten, açık renkten aldı. Yeni bir abajur aldı, turuncu. Akşamları tavan yerine o ışığı açıktı. Ev yavaş yavaş değişiyordu. Artık kendi evi gibi oluyordu.

Birkaç saksı sardunya aldı, pencereye dizdi. O taze yeşil kokusu, perdelerle ve sarı duvarla çok yakışıyordu.

Murat ile işleri avukatla çözdüler. Sessiz sakindi. Ev Gülşenin oldu, Murat talip olmadı. Ne kavga, ne kriz. Belki annesi ikna etti, belki Murat usandı.

Aralıkta başmuhasebeci olmayı kabul etti. Kadriye Hanım elini sıktı.

Aferin, dedi ve birlikte çalıştıkları sürede ilk defa sıcacık gülümsedi.

Yılbaşına Cananlarda girdi: çocuklar, köpekler, bol kısır ve börek. Hem güzeldi hem hafif içli, bayram öncesi hüzün gibi. Bir kadeh şampanya içti, pencerenin ardından havai fişeği izledi. Yıl geçti, hayattaydı. Hatta fena durumda bile değildi.

***

Kış Murata iyi gelmedi.

Anne doktora gitmesi lazım dedi. Kendi liste yaptı: dahiliye, kardiyoloji, gastroenteroloji… Solgunlaştın Murat, bakılmalı! Gitti. Doktorlar her şey yaşına göre normal dedi. Anne hoşnutsuz bir hıçkırıkla başını salladı; sanki bir sorun bulunsaydı, konuşacak şey olurdu.

İşte daha sinirliydi. Arkadaşı Nihat Hayırdır, reis? dedi bir gün.

Yok bir şey, dedi Murat.

Evde bir problem mi oldu?

Yok.

Nihat sigarasını içip gitti. Murat, fabrikanın tozlu penceresinden avluya baktı. Kar, yağlı lekeliydi, ezilmişti. Eve dönmek istemiyordu. Anneye dönmek istemiyordu. Hiçbir yere gitmek istemiyordu.

Kendi kendine sordu: Peki nereye istiyor ki?

Cevap yoktu.

Anne her akşam sıcak yemekle karşılıyordu. Güzel, şefkatliydi; bunu biliyordu. Fakat yemekten sonra gelecekler de beklenen program: ne giyecek, nereye gidecek, ne zaman dönecek. Geç kaldıysa telefon. Açmazsa tekrar arama. Sonra mesaj: Merak ettim oğlum, neredesin?

Bir gece, Şubatta Nihatın evine geç kaldı: Nihat çağırdı; gel, maç izleyelim, bira içeriz. Eve on birde döndü.

Anne karanlık mutfakta, ışıklar kapalı bekliyordu. O girince ışığı yaktı, bakışıyla Muratın içini titretti.

Nerede kaldın?

Anne, dedim ya…

Geç kalırım dedin. O ne demek? Bilmiyordum neredesin. Merak ettim. Tansiyonum çıktı.

Anne…

Soğumasın, yemek koydum. Kızarmış köfte koydu önüne. Ve bir daha telefonu kapatma. Üç kere aradım.

Kapamadım, duymadım. Maç vardı.

Maç, dedi annen, sanki kötü bir şeymiş gibi.

Murat dalağında köfteleri yerken yere bakıyordu.

Fark etti ki, son zamanlarda hep kendini açıklamak zorunda kalıyor: neden geç kaldı, neden o gömleği giydi, neden daha erken aramadı, neden daha az ya da fazla yedi…

Eskiden de benim annem bilir dediğini hatırladı. Gururla söylerdi. Şimdi gülünç ve acı bir andı.

Martta oda kiralamayı düşündü. İnternete bakıp uygun bir yer buldu, iş yerine yakın. Anneye söyledi.

Anne ağladı.

Bağırmadan, sakin, gözü yaşlı: Demek burada mutsuzdun, sana engelim. Ben anladım oğlum.

Oda kiralamadı.

Kimi geceler rüyasında Gülşeni görüyordu. Sıklıkla değil. Mutfakta bir iş yapıyor, birlikte bir yere gidiyorlardı. Sıradan görüntüler. Uyanıyor, tavana bakıyordu: annenin evinde tavanda sadece tavan vardı.

Ne yapıyor şimdi, diye düşünüyordu. Nasıldır?

Ardından aklını başka yere zorluyor: Aman, o da birini bulmuştur şimdi!

Bu düşünce onu bilmediği bir şekilde sinirlendiriyordu.

***

Şubat garip güzel geçti: kar bembeyaz, gerçek. Sabah durakta beklerken güneş gözlerini kamaştırıyor, gözlük almalıyım, hep istiyordum, diye geçirdi aklından.

Aldı. Pembe çerçeveli. Kendini mağazada aynada görünce gülmeye başladı, tuhaf ama hoş.

Yeni görevleri işte yoğun, yorucuydu ama ilerliyordu. Arada sekize dek içeride kalıyordu. Raporlar, toplantılar, patron İshak Bey; ciddi, az konuşan biri, dakikliği sever. O memnun, Gülşen hissediyor.

Çalışanlar onu sevip sayıyordu. Genç kız Elif, yardımcısı, utanarak bakardı onun yüzüne ve bazen izinsiz kahve getiriyordu. Teşekkürler dediğinde Elif biraz kızarırdı.

Martta Canan zorla doğum günü partisine götürdü. Yeter evde oturduğun, eğlen, ilginç olacak! dedi.

Ev sahibi Gönül güleryüzlü, konukseverdi; iki kedili, dev bir fichuslu evi vardı. On iki kişi vardı. Gülşen başta Cananın dibine yapıştı. Sonra yanındaki matematik öğretmeniyle lafa daldı, akşamı kitap konuşarak geçirdiler.

Hakan karşıdaydı. Bir anda fark etti. Göze batmaz tip: orta boylu, saçları kırlaşmış, sade kazağıyla. Daha çok dinleyip gülümsüyordu, arada espriler olunca.

Gecenin sonuna yakın, yan yana çay içerken lafa girdiler. Kendiliğinden, zorlama olmadan sürdü sohbet. Hakan inşaat mühendisiydi, projede çalışıyordu, eşi kanserden ölmüş dört yıl olmuş. Basitçe, içini parçalamadan, alışmış biri gibi anlattı.

Gönül ile tanışıklığınız eski mi? dedi Gülşen.

Kocasından kalma dostluk. Kavuşmadılar ama biz dostuz, çaydan bir yudum aldı. Siz Canandan mı?

Evet. Üniversiteden beri.

Gerçek dost en kıymetlisi, dedi Hakan.

Çok, dedi Gülşen.

Telefonlarını verdiler. Bir beklentisizce. Hakan üç gün sonra yazdı, Bir kahve içsek? dedi. Gülşen tamam dedi.

Yakındaki küçük bir kafede buluştular. İki saat konuşuldu. Gülşen boşanmayı anlattı, Hakan hiç nasihat vermedi, eleştirmedi. Sonra o da kendi hikayesini anlattı. Çıkınca biraz durdular. Soğuktu, ama hoştu. Tekrar arayabilir miyim? dedi Hakan. Tabii, dedi Gülşen.

Sonra yürüyüş, sonra sinema. Nisanın bir akşamında Hakan onu yemeğe davet etti.

***

Hakan eski tuğla apartmanın beşinci katında oturuyordu. Gülşen merdiveni tırmandı, elinde bir şişe şarap, bakalım nereye gireceğim şimdi, diye içi huzursuz, ama alışkın o eleştiriyi beklemeye.

Kapıyı çaldı.

Kapı açıldı. Elma kokusu yayıldı içeriden, üstüne bir tatlı, tarçın gibi bir koku.

Buyurun, Hakan gülümsedi. Biraz erken davrandım, elmalı kek fırında. Umarım seviyorsunuzdur?

Çok severim, dedi Gülşen.

Ev sadeydi. Mükemmel derli toplu değildi, ama canlı. Antrede kitap ile aletler yan yana, mutfakta gazete üstünde. Hiçbir dekor veya gösteriş yok; sıradan bir hayat, yaşayan bir ev.

Beraber salata yaptılar. O peynir kesti, Gülşen domates doğradı. Arada konuştular, arada sustular, sessizlik ağırlık hissettirmedi.

Gülşen fark etti ki, şimdi mutlaka keşke başka türlü yapsaydık diyecek, ya da başka bir sos ya da susup masada eleştiren ifadeyi takınacak diye bekliyordu.

Olmadı. Oturdular, şarabı koydu Hakan, önce masaya, sonra Gülşenin gözlerine baktı:

Geldiğiniz için teşekkür ederim, dedi.

Sadece üç kelime. Sade, beklentisiz.

Baktı tabağına, hissetti ki içindeki o gergin ip gevşiyor. Hep havada tuttuğu bir şeyi yavaşça bıraktı sanki.

Dışarda Nisan gecesi, sokak lambaları yanmış, ağaç dallarında ilk minik yapraklar sallanıyordu. Fırında kek pişiyordu, mutfağı elma kokusu sarmıştı.

Uzun uzun sohbet ettiler. Gülşen çocukluğunu, aslında öğretmen olmak isterken muhasebeci olduğunu anlattı. Hakan restorasyon projesini anlattı, eski binaları kurtarıyordu. Güzel bir işti, yıkılmışı onarmak. Gülşen dinledi, bu fikir içini ısıttı.

Evden çıkarken Hakan, İyi ki tanıştık, dedi.

Eve dönerken Gülşen hâlâ Hakanı değil, esas kek ve birlikte rahatlıkla yemekte nasıl huzur bulduğu düşünüyordu. Böyle, sadece yemeğe gidip, korkmadan masaya oturulabiliyor muydu? Meğer oluyormuş.

***

Yaz sessiz ve güzeldi.

Hakanla sık görüşmeye başladılar, ama acele yoktu. Hakan acele ettirmeyi sevmiyor, Gülşende aceleciliğe hiç niyet yoktu. Hafta sonu pazara gidiyorlar, o yeşillik ve yoğurt, Hakan balık alıyor. Birlikte yemek hazırlamak güzeldi, mahsustan değil, keyif için.

Bir temmuz gecesi Gülşen onda kaldı. Geç olmuştu, eve gitmek istemedi. Sabah Hakan kahve yaptı, yatağa getirdi. Film gibi değil, törensiz. Sessizce getirdi, yanına oturdu.

Bugün çalışıyor musun? dedi.

On ikiye kadar boşum.

Pazara gidelim mi? Kiraz gelmiş olmalı.

Gülşen iki elle fincanı tuttu. Dışarısı mavi, temiz sabah, taze koku, uzaktan kırlangıç sesleri. Ağlamak geldi içinden ama bu sefer başka bir şeyden: ansızın hayatın güzel olduğunu fark ettiği için.

Gidelim, dedi.

Sonbaharda Hakan, ona taşınmasını önerdi. Ne yüzük, ne çiçek; bir akşam bulaşık sırasında

Gülşen, taşınsan mı buraya? Sana iyi gelir gibi geliyor burası. Ev büyük, yer var. Benim için de güzel olur.

Düşüneceğim, dedi Gülşen.

Tabii, dedi Hakan. Acele etme.

İki hafta düşündü. Sonra tamam dedi.

Kasımda taşındı. Evini kiraya verdi, satmadan. Kitaplarını, sardunyasını, abajurunu, tamamını getirdi. Hakan kitaplık yerini değiştirdi. Beraber dizdiler, teknik kitaplar onun, edebiyat kitapları Gülşenin, karışık, hoş görünümlü.

Aralıkta nikah kıydılar. Sessizce, Canan ve Hakanın arkadaşı Erdal şahit oldu. Dört kişi yemek yedi, çok güldüler, Canan mutluluk gözyaşı döktü.

Ocak ayında Gülşen hamile olduğunu öğrendi.

Banyoda testle uzun uzun baktı. Sonra küvetin kenarına oturup dakikalarca öylece kaldı.

Kırk üç yaşındaydı. Hiç çocuk olmayacağını düşünmüştü. Murat istememişti, kendi de istemedi mi, hiç konuşup karar vermemişler, zaman geçmişti. Doktorlar engel yok demişti ama Gülşen çoktan umudu bırakmıştı.

Ama işte…

Hakan çalışma odasında bir şey çiziyordu. Kapı aralığında durdu, Hakan ona döndü.

Hayırdır? dedi alçak sesle.

Testi uzattı. Hakan baktı, susarak birkaç saniye bekledi. Sonra kalktı, sıkıca sarıldı.

Güzel oldu, Gülşen. Çok güzel oldu.

Başını Hakanın omzuna gömdü, gerçek anlamda ilk kez hıçkıra hıçkıra ağladı. O korkmadı, geçer demedi, sadece tuttu ve Her şey iyi, her şey yolunda, diye mırıldandı.

***

Nisan yine Ankaraya gelmişti; yine bir kafe, yine sahil, ama bu sefer Gülşen yavaş yürüyordu, ince yan dönük, karnı büyümüştü. Yanında Hakan koluna sarılmış, üzülmeye fırsat vermemek için.

Altı ay dolmuştu. Herkes biliyordu işte. İshak Bey, Tebrikler Gülşen Hanım, dedi. Yeriniz garanti. Gönlünüz rahat olsun. Elif artık ona başka bir saygıyla bakıyordu; hayatı başaran kadınlara duyulan hayranlıkla.

Ev, artık bizim denen ev, yeni eşyalarla dolmuştu. Ufak tefek bebek şeyleri alınmış; halen kutusunda, bir beşik, gece lambası, minicik tulumlar… Gülşen bazen çekmeceyi açıp sadece dokunuyor, bakmadan duramıyordu. Bir şekilde güven telkin eden bir gerçeklikti.

Sabahları pencere önünde çay içerken, bahçede taze çimenin filizlendiğini izliyordu. Toprak kokusu, biraz elma, yan apartmanın bahçesinden. Huzurlu, sessiz.

Ama arada, özellikle akşam, Hakan uyurken, o hala uyanıksa, içinde hareket eden minik canlıya kulak verirken eskiyi düşünüyordu. Sancısız, pişmansız, bir eski fotoğraf bakar gibi: böyle bir hayat vardı, böyle insanları oldu. Bir şeylere üzülüyordu. Neyin, tam bilmeden. Belki geçen, harcanan on beş yıla; belki de eski genç haline, özene bezene mercimek çorbası kaynatan, beyaz masa örtüsünü seren haline.

Muratı bilmiyordu. Canan geçen markette gördüm, ihtiyarlamış demişti. Gülşen başını sallayıp bir şey demedi. Kötülük istemedi ona. O şimdi başka bir hikâyeydi.

***

Murat annesiyle mutfakta oturuyordu.

Dışarıda nisan, ama burada sürekli kış havası: kalın perdeler baharı engeller, raflarda aynı eski şeyler ve klasik kokusu; ilaç, etli çorba, bir de eski anılardan kalma bir rayiha.

Hatice Hanım tencerede çorbayı karıştırıyordu, hep yaptığı gibi konuşa konuşa.

Yine solgunsun Murat. Dedim ya, iyi bir doktora git. Fabrika doktoru anlamaz, ben poliklinik 7de randevu aldım, oraya gidersin.

Anne iyiyim, bir şeyim yok.

Bilemezsin oğlum, erkekler anlamaz. Allah korusun, baban da iyiyim dedi, bak başına neler geldi.

Murat masaya bakıyordu.

Mendil desenli, mavi beyaz masa örtüsü vardı, annesi haklı, leke tutmaz.

Annesi tabak koydu.

Sıcakken ye. Bugün bulgurlu çorba, dana etli. Seviyorsun.

Severim, dedi Murat.

Kaşığını aldı. Çorba güzeldi. Anne her zaman iyi bir çorbacıydı.

Murat, dedi karşıya oturup, düşündün mü? Hatırlıyor musun, sana Ludmilayı söyledim ya?

Murat başını kaldırdı.

Düşünmedim.

Oğlum, iyi bir kadın, dul. Kendi evi var. Seni sordu.

Anne.

Ne anne? Koca adam oldun, kadınsız olmaz. Bu doğru değil.

Benim kadınım var, ağzından kendiliğinden çıktı.

Anne baktı.

Nerede var?

Hiç… Yani beni Ludmila ile tanıştırmana gerek yok. Ben hallederim.

Nasıl halledeceksin, öylece oturup boş boş bakıyorsun? dedi Hatice Hanım. Anladım oğlum, hep o Gülşeni düşünüyorsun. Ama neden? O seni kapı dışarı etti. Böyle kadınlara…

Anne, Murat sözünü kesti, sesi öyle sertti ki, annesi sustu.

Sessizlik. Duvara saat vurdu. Dışarıdan bir kuş bahar sesiyle öttü.

Hadi, soğuyacak, dedi anne sonunda. Ana gibi yar olmaz oğlum, bunu unutma.

Murat tabağa baktı.

Çorba güzeldi. Gerçekten güzeldi. Anneden başka kimse böyle yapamazdı.

Kaşığını aldı, yemeğine devam etti. Düşündü. O ekim akşamına geri gitti. Yorgun, gergin gelmiş, masa örtüsünden, çorbadan, annesinden dem vurmuştu.

Oysa asıl sorun masa örtüsü değildi. Neydi, anca şimdi anlamaya başlamıştı. Çok geç, geç kalmış bir baş dönmesiyle bazı şeyleri öğrenmekte geciken insanlar gibi.

Kafasında bir kelime belirdi: Kafes. Kaşığı yarıda tuttu, kelimeyle şaşırdı. Kafes. Kafesi sanki Gülşen yapıyor sanıp yıllarca ona isyan ettiğini fark etti. Aslında Gülşen hiç kafes yapmamıştı, sadece sürekli vazgeçmişti. O kafes kendi kafesiydi, annesinden getirmiş, evliliğe taşımış, şimdi yine annesinin evine geri dönmüştü.

Lezzetli mi? dedi anne.

Lezzetli anne, dedi.

Tabii ya, ben olmazsam işin zor oğlum.

Hiç cevap vermedi.

Dışarıda kuş cıvıltısı yükseliyordu. Bahar camı zorluyor, perdelerin arasından ince, dokunaklı ve hiç ona ait olmayan bir nisan ışığı giriyordu.

Murat tabağın üstüne eğilip çorbayı bitirdi.

***

Gülşen bu nisan akşamı, artık Hakanla ortak evlerinin balkonunda durdu, güneşin batışını izledi. Karnı büyüktü, ayakta durmak bile zordu, ama yine de dışarı çıktı; biraz hava almak istiyordu. Alttan erimiş toprak ve isimsiz, baharın o genç kokusu geliyordu.

Evde, arkasında Hakan birileriyle telefondaydı, sakin, iş konuşuyordu. Mutfakta iki kupa, turuncu abajurun sıcak ışığı, hepsi olduğu gibi duruyordu.

Gülşen elini karnına koydu. Bebek usulca, akşam yorgunluğuyla kıpırdadı.

Merhaba, dedi Gülşen, fısıldayarak.

Hem korkuluydu hem güzel. Sessiz, güvencesiz bir mutluluktu bu; gösterişsiz, taahhütsüz. Sadece o an: nisan günü, toprak kokusu, içerideki turuncu ışık, ve içinizde bekleyen bir küçük hayat…

Biraz daha durdu.

Sonra içeri döndü.

Rate article
Lifequest
Beyaz Masa Örtüsü, Gri Hayat