Günlük: Hiçbir şey kişisel değil, sadece eşyalar
Şu vazoyu da paketle, dedi Asuman Hanım arkasına bile bakmadan.
Salonun ortasında duruyordu, raflara öyle bir gözle bakıyordu ki, sanki hepsi onun parasını ödediği bir vitrindeydi. Rahat, iş bitirici ve uzmanına has bir göz daralmasıyla bakıyordu.
Hangi vazo? dedim ben, Zeynep.
Sesim, istediğimden daha hafif çıktı. Boğazımı temizleyip tekrar sordum:
Asuman Hanım, hangi vazoyu kast ediyorsunuz?
Şu mavi olanı. Onu 98de Pragdan getirmiştik. Aile yadigârıdır.
Mavi vazoya baktım. Oysa biz Oğuzla onu üçüncü evlilik yıl dönümümüzde, İstiklal Caddesinin ara sokaklarından birindeki küçük bir dükkândan almıştık. Satıcı yaşlı, bembeyaz sakallı bir adamdı, bir şeyler söylediğinde Oğuz gülüp anlamış gibi yapmıştı. Sonra Galatada sokakta kestane yemiştik, dilimi yakmıştım, yarım saat gülmüştük bunun üstüne.
O aile yadigârı değil, dedim düz bir sesle. Onu birlikte aldık. 2009da.
Zeynepciğim, dedi Asuman Hanım nihayet bana dönerek, yıllar önce evlendiğimde anlamayı öğrenmek zorunda kaldığım o sakin, sanki çocuğa bir gerçeği defalarca anlatıyormuş gibi sabırlı üslubuyla. Süreci karmaşıklaştırmasak? Biliyorsun, şuradaki her şey, eliyle salonu işaret etti ailemizin parasıyla alındı.
Bizim ailemiz, dedim. Benimle Oğuzun yani.
Oğuz kazandı. Biz babasıyla destek olduk. Sen evi çektin, o bambaşka bir şey.
Oğuz pencere önünde duruyordu, İstanbul aşağıda öyle oyuncak gibi, öyle uzaktı ki Minicik arabalar, minicik ağaçlar, nokta gibi insanlar. Hiçbir şey söylemiyordu.
Oğuzun arkasını ezbere bilmeme şaşmadım. Yorgunken nasıl kamburlaştığını, sol kürek kemiğinin altındaki beni, uyuyormuş gibi rol yaparken soluk alışını On yıl. On yıldır onu tanıyordum ve şimdi, annesi bizim hayatımızı kolilere yerleştirirken, o 23. kat penceresinde küçük İstanbula bakıyordu.
***
Ev güzeldi, bunu her zaman kabul ederdim ona kızarken bile. Yüksek tavanlar, kocaman pencereler, Amerikan cevizinden parke (topuklu ayakkabıyla kazımak yasaktı). Mutfak Şık Yaşamdan alınmıştı, parasını Asuman Hanım kendisi vermişti, her fırsatta da hatırlatırdı. Salondaki avize buzdan şelale gibiydi.
Burada sekiz yıl yaşadım, hiç evim diyemedim, çünkü ev kötüydü diye değil, fazlasıyla düzgündü. Fazla pahalı, kataloglardan fazla titizlikle seçilmiş Hep Asuman Hanımın getirdiği kataloglardı bunlar.
Taşındığımızda yatak odasının cam kenarına, pazardan yüz liraya aldığım sade bir menekşe saksısı koymuştum. Haftasına kayboldu. Asuman Hanım, konsepte uymuyor, attım dedi.
O zaman sustum. Oğuz da sustu.
İlkti. Sonrası tekrarlarla dolu oldu.
***
Nakliyeciler sabah ona geldiler. İki sessiz adam, yanlarında bir el arabası ve koli bandı. Asuman Hanım onları kapıda karşıladı, elinde bir listeyle. Liste bilgisayardan çıktı alınmış, sıralı ve başlıklıydı. Göz ucuyla okudum: Salon: köşe koltuk (deri, gri), 1 adet; mermer sehpa, 1 adet; bronz lambader, 2 adet
Görmemek için mutfağa geçtim. Çay koydum, sırf ellerimle bir şey yapmış olmak için.
Oğuz peşimden geldi, kapıda durdu.
Zeynep, dedi.
Ne?
Nasılsın?
Yüzüne baktım, hâlâ sevdiğim, şimdi ise bana mahcup çocuk suratıyla bakan o yakışıklı yüzüne. Kaşları birbirine yaklaştı, bakışlar kaydı, sesi neredeyse yalvarır gibi alçaktı.
İyiyim, dedim. Çay ister misin?
Zeynep
Oğuz, çay içecek misin içmeyecek misin?
Hiçbir şey söylemedi.
İçerim.
Beyaz fincanlara kaynar su koydum. Amsterdamdan hatıraydı bu fincanlar, üstlerinde tavşan desenleri vardı, Şık Yaşamdan alınan mutfağa hiç mi hiç yakışmazdı. Asuman Hanım hep şu ucuzluk! derdi onlara. O yüzden değerliydiler benim için.
Yan yana, sessizce çay içerken, salonda koli bandı cızırdıyor, Asuman Hanım sessiz emirler yağdırıyordu.
Onun hiçbir hakkı yok, dedim fazla yüksek olmayan bir tonda, kendime, sanki. O koltuğu beraber aldık. Lambaderleri ben seçtim. Yatak odasındaki tabloları ise kendi paralarımla Floransadan
Konuşacağım onunla, dedi Oğuz.
Bugün beşinci kere söylüyorsun.
Fincanın üzerindeki tavşana bakıyordu.
Oğuz, dedim ve sesim çıkmasını istemediğim şekilde yorgun ve küt çıktı. Koltuk istemiyorum. Hiçbir şeyi istemiyorum. Sadece yanında bir defalığına dur, olur mu? Sadece yanında olmanı istiyorum. Bir defa.
Gözleri bana çevrildi.
Buradayım, dedi.
Hayır, dedim. Sen penceredesin.
***
Asuman Hanım altmış dört yaşında, o kadınlardan öyle ki bulunduğu her ortamda başkalarına daha az yer bırakıyor, daha az oksijen. Kötü olduğu için değil, fazla kesin olduğu için. Ne uygundur, ne konsepte uymaz, hepsini bilir.
Oğlunu seviyor ve bundan hiç şüphem yok. Fakat sevgisi öylesine yoğun, öylesine kapsayıcı ki, içinde bana hiç yer kalmıyor. Kötü olduğu için değil; başka kimsenin onun kadar sevebileceğine ihtimal vermediği için.
İlk yıl dost olmaya çalıştım. Yemeğe çağırdım, tarif sordum. Bir kez ona dikkatle seçtiğim bir şal hediye ettim. Teşekkür etti, kenara koydu, cildim hassas dedi.
İkinci yıl dostluk çabasını bırakıp sadece mesafemi korudum. Nazik, tartışmasız.
Üçüncü yıl mesafe işe yaramıyor diye anladım; çünkü Asuman Hanım kendi koymadığı sınırı tanımazdı.
Sonrası, yılı saymayı bıraktım.
***
Oğuz Bey, salondan Asuman Hanım çağırdı. Gel de tabloları konuşalım.
Fincanı bıraktı. Giderken onun annesinin sesine nasıl hemen, azıcık omuzları kalkarak, biraz hızlanarak karşılık verdiğini izledim. O hareketi de ezbere biliyordum. Belki de en çok bu tanıdık hareketler yoruyordu artık.
On yıl boyunca kaç kere böyle gitti? Sırf bir çağrıya, bir telefona, anında harekete
Artık kızamıyordum. Kızmak enerji istiyor, o ise uzun süredir bende tükenmişti.
Salonda tablolardan bahsediliyordu. Bunu kesin alıyoruz, Galeri Fırattan, güzel yatırım Oğuz ise belli belirsiz, anlaşılmaz bir sesle onay veriyordu.
Çayımı içtim. Fincanı yıkadım, kaldırdım.
Koridora, sonra yatak odasına geçtim. Bir sebebi yoktu; mutfakta dizilmiş kalamam, yaşamımı listeden okuyor olmalarını duyamazdım.
Yatak odası sakindi. Güneş, yatağın üzerine eğik eğik vuruyor. Yatak kimin olacak, hâlâ belli değil, ama Asuman Hanım mutlaka biliyordur.
Yatak ucuna oturdum. Elimle mavi örtüye dokundum.
Bu örtüyü alırken yaşadıklarım aklıma geldi. Mağazada iki seçim arasında kararsızdım; bir tanesi kullanışlı, koyu renkti (leke tutmaz, derdi Asuman Hanım), öteki gökyüzü kadar açık maviydi, tamamen kullanışsız. Ben maviyi aldım. Oğuz şaşırdı ama bir şey demedi.
Belki de sekiz yıldaki en başına buyruk hareketimdi.
***
Yatak odasındaki yukarı dolabı sadece çantamı bulmak için açmıştım. Benim eski sırt çantam kenarda, yanında bir kutu.
Karton, ayakkabı kutusu, eskimiş. Üzerine kalın kalemle yazmışım: Karışık bizim.
Neden orda; ilk başta hatırlayamadım.
Çıkardım, yatağın üstüne koydum.
Açtım.
Üstte iki sinema bileti vardı. Sararmış, kenarları kalkmış. Amélie filminin biletleri. Üçüncü buluşmamızdı. Oğuz beğenmedim demişti ama üç yıl sonra film için çok sevmiştim ama utandığımdan öyle demiştim, itirafında bulunmuştu.
Altında Barselonadan bir kart. Balayından. Kartta Sagrada Familia resmi, arkasında Oğuzun yazısı: Seni, Gaudinin kiliseyi sevdiğinden daha çok seviyorum. O 73 yıl uğraşmıştı. Gülüp sormuştum: Sen de beni 73 yıl mı seveceksin? Cevabı: Çalışacağım.
O şimdi kırk yaşında, ben otuz sekiz. Birlikte geçen on yıl. 63 yıl daha var.
Kartı elimin arasında tutarken bunu düşündüm.
Magnet, Eyfel Kulesinden. Paristeki bit pazarından aldık, Asuman Hanım o an buzdolabından indirip tamamen zevksizlik! diyerek kaldırmıştı. Plastik Katılımcı yazılı bileklik, bir şirketteki partiden; ikimiz de sarhoş, sabaha kadar dans Kurumuş bir çiçek, garip bir sabah, otoyolda gitmekten vazgeçip bir çayırda durmuşuz, hatırlıyorum belirsizce. Karadenizden üç deniz kabuğu; üzerinde XOXO oynanmış peçete yıllar önce bir kafede siparişi beklerken
Hepsi ucuz, önemsizdi. Asuman Hanımın listesinde hiçbirinin adı yoktu.
Koltukta peçeteyi ezerken uzun süredir içimde nipte tutup koruduğum bir şey yavaşça gevşemeye başladı.
Ağlamadım. Öylesine oturdum, nefes aldım. Salonda bant sesi, Asuman Hanımın kristal kadeh yorumları
***
Oğuz bir şey almak için tesadüfen içeri girdi. Beni kutuyla görünce durdu.
O nedir?
Bak istersen.
Biletleri eline aldı. Sonra kartı.
Gözündeki değişimi izledim. Tıpkı bulut gidince ışığın yavaşça dönmesi gibi.
Amélie, dedi sessizce. Beğenmedim demiştim.
Biliyorum.
Yalan söylemiştim.
Biliyorum.
Yanıma oturdu. Katılımcı bilekliğini aldı.
Bu Serkanın firmasının partisine ait. 2015ti.
2015, evet.
O gece dans pistinde ayakkabını kaybetmiştin.
Sen barda bulmuştun.
Külkedisisin, demiştim.
Sen prens gibi değilsin, ben de dedim.
Güldü. Son iki yılın yorgun ve suçlu gülüşü değil, eski, gerçek, hafifçe sola yukarı kalkan köşeyle.
Gerçekten benzemiyorum, dedi.
Bir süre sustuk. Salonda bir şey düştü, Asuman Hanım memnuniyetsizce Dikkatli! dedi. Nakliyeci Pardon diye cevapladı.
Oğuz?
Hı?
Neden buradayız? Yani sadece bu odada değil, şimdi bu noktadayız?
Cevap vermedi. Kabuğu parmaklarında döndürdü.
Bilmiyorum, dedi sonunda.
Biliyorsun, dedim, sesim kırıktı.
Kabuğu kutuya koydu.
Korkaktım, dedi.
Profiline baktım, alın ve burun çizgisini ezbere bildiğimi düşündüm.
Biliyorum.
Böyle olmamalıydı.
Evet.
Ben çok defa farklı yapmalıydım.
Evet, Oğuz.
Bu uzun, karanlık gün boyu ilk kez doğrudan yüzüme baktı.
Bilmeni isterim, her şey aklımda. Şu kutudaki her şey. O biletleri aldığımız günü Dilini yaktığında Deniz kabuklarını Bunlarla çerçeve yapacağım dediğinde, çok kötü durur, dediğimde kırıldığında Sonra gece üçte denize girmemiz…
Yeter, dedim.
Neden?
Çünkü acıyı arttırıyorsun.
Sustu.
Bana da acıyor, dedi.
***
Kapıdan Asuman Hanım göründü.
Oğuz, burada imzalaman gereken
Kutuyu gördü, bizi de. Yüzünde ince bir değişiklik oldu ama nasıl bir değişiklik, anlamak zordu.
Nedir o?
Bizim şeylerimiz, dedi Oğuz.
Hangi şeyler? Onlar çöp, atılmalı.
Anne
Şuradaki biletler, kâğıtlar
Anne, bu kez sesi değişikti. Rica değil, başka bir tonda.
Asuman Hanım baktı.
Ne var?
Çıkar mısın odadan?
Uzun bir sessizlik.
Oğuz, nakliyeciler bekliyor, zaman
Anne. Lütfen odadan çıkar mısın?
Gözüm yerde, ellerimde. Sözlerden sonra yoğun bir sessizlik.
Peki, dedi sonunda Asuman Hanım. Sesi sakindi ama farklıydı. İşiniz bitince çağırın.
Adımlar, kapı kapanmadı. Sadece uzaklaştı.
Derin nefes verdim.
İlk kez yaptın, dedim.
Ne?
Onu dışarı çıkardın.
Cevap yoktu.
On yılda ilk defa, dedim.
Evet.
Neden şimdi?
Bilmem belki bu kutuyu görünce salondaki her şey eşya aslında. Koltuk, vazo. Ama bu kutu bu biziz. Gerçekten bize ait tek şey.
Uzun süre baktım ona.
Oğuz, dedim, bunlar güzel sözler.
Güzel söz söylemek istemiyorum. Ben
Dur. Bitireyim. Güzel ama ben yoruldum. Hep güzel konuşurdun, Neden böyle oldu, neden böyle olmayacak?, hep açıklardın. Anlamakla yapmak aynı şey değil Oğuz.
Biliyorum.
Hayır, bilmiyorsun. Bildiğini sanıyorsun. Eğer bilseydin şu anda annelerin listesiyle insanlar hayatımızı bölmezdi. O listeyi sen yapmadın.
Bitireceğim bunu.
Şimdi mi?
Evet.
Artık geç, dedim. Bu yedi yıl önce menekşe saksımı attığında yapılmalıydı. Ya da altı yıl önce odamızın eşyalarını biz tatildeyken değiştirdiğinde. Ya da beş yıl önce bana baklava böreği yanlış açıyorsun dediğinde. Ya da üç yıl önce çocuk yapmana gerek yok, önce kendi ayaklarının üzerinde dur dediğinde Ve ben otuz beş yaşındaydım.
Durdu.
Çok sessizdi.
Bu en acısıydı, dedim. Kısık sesle. Diğerlerinden daha çok.
Oğuz kımıldamadı. Yüzü hiçbir savunma, hiçbir bahane taşımıyordu.
Biliyorum, dedi. O zaman
Anlatma.
Anlatmak istiyorum.
Şu anda değil.
Kutuyu kapattım. Düzgünce bastırdım.
Bunu alıyorum. Sadece bunu istiyorum.
Tamam.
Başka hiçbir şey istemiyorum.
Bana baktı.
Nereye gideceksin?
Bir süre Meliste kalırım. Sonra ev bulurum.
Zeynep.
Ne var?
Gitme.
Ayağa kalktım. Kutuyu kolumun altına aldım. Çok hafifti. Taşıdıklarımla kıyaslanınca inanılmaz hafif.
Oğuz, bu evden gidiyorum, senden değil. Burada daha fazla kalmak istemiyorum. Hiç istemedim de, sadece öyleymişim gibi yaptım.
Buradan birlikte gidebiliriz.
Duraksadım.
Ne dedin?
Ayağa kalktı, elleri iki yanda, bana baktı.
Dedim ki bu evden birlikte çıkabiliriz. O koltuğu da, kristalleri de, tabloları da istemiyorum. Sadece seni, bu kutuyu ve o kadar.
Baktım ona. İçimde bir hareket, adını bilmediğim, umut ve korku karışımı bir şey dalgalandı.
Oğuz, dedim ağırdan. Sen kırk yaşındasın. Eğer benimle birlikte gidersen, annen
Biliyorum.
çok kızacak.
Biliyorum, Zeynep.
Hazır mısın buna?
Hazır olup olmadığımı bilmiyorum. Ama şunu biliyorum; şimdi yapmazsam bir daha kendime saygı duyamam.
Bir süre bakıştık.
Bu başka bir konu, dedim.
Evet?
Evet. Bu sana dönmek istiyorum değil. Kendime saygı duymak istiyorum. Bu başka.
Belki öyle. Ama ikisi de ayrı olmuyor sanırım.
***
Salonda Asuman Hanım nakliyecilere talimat veriyordu. Biz içeri girince döndü; elindeki kutuya ve Oğuza baktı.
Konuşmanız bitti mi?
Anne, dedi Oğuz. Yeter.
Neye yeter?
Şu salon, elini gezdirdi, nerdeyse tüm eşya sökülmüş, bir lambader balon naylonlarıyla ortada Hepsi senin olsun. Her şeyini alabilirsin, ben istemiyorum.
Asuman Hanım bakıyordu.
Neyi kastediyorsun?
Koltuk, vazo, kadehler, mutfak Hepsi. Senin olsun.
Oğuz, bunlar değerli, yatırım bunlar
Anne. Ben Zeyneple ve bu kutuyla çıkıyorum. Başka hiçbir şeye gerek yok.
Sessizlik.
Yüzü; oyun kurallarını ezbere bilen ama masadaki oyun değişince şaşıran biri gibiydi.
Delirdin, dedi kısık sesle.
Olabilir.
Bu mantıksız.
Anne. Yanına yaklaştı. Ben anlamıştım; öfke yok, sadece netlik. Seni seviyorum. Ama artık böyle devam edemem. Hayat bu değil, proje yönetimi gibi.
Asuman Hanım sessiz kaldı. Sonra dedi ki:
Pişman olacaksın.
Belki, dedi Oğuz. Ama kendi seçtiğime pişman olmayı tercih ederim.
***
Evin kapısından çıktık, saat neredeyse ikiye geliyordu. Kolumda kutu, Oğuzun küçük bir çantası, bilgisayarı vardı.
Asansörde sessizlik. Aynadaki yansımamıza baktım; yaşını almış, yorgun iki kişi, biri karton kutu, öteki üç günlük eşya
Zemin katta kapıdan çıkınca güvenlik başıyla selamladı. Cam kapılar açıldı. Dışarda sıradan bir Nisan günüydü; serin, gri, yaprak ve yağmur kokusu.
Kapıda durduk.
Nereye? dedi Oğuz.
Melise gitmiştim zaten.
Ben Melise gidemem.
Gitmek zorunda değilsin.
Ben seninle gitmek istiyorum sadece.
Sokağa baktım. O yukardan oyuncak gibi gördüğümüz insanlar aslında minik değiller, herkes gibi, kendine yol bulan, yüzleriyle
Oğuz, dedim. Evimiz yok.
Biliyorum.
Neredeyse hiç paramız yok. Mahkeme sürecinde hepsi bloke.
Biraz biriktirdim. Annem bilmiyor.
İyi. Ama bu geçici. Bir yer tutmamız gerekecek ucuz, küçük ve muhtemelen çirkin bir yere.
Olsun.
Şık Yaşam mutfağı olmadan.
Çok şükür.
Bana baktı, ben de ona. Yüzünde bir rahatlamaama rahatlamadan daha ağır bir duyguyla.
Bu bir son değil, dedim. Daha başlamadı bile. Mahkeme var, annen var, daha çok şey
Anlıyorum.
Üstesinden gelebilecek miyiz emin değilim.
Ben de emin değilim.
Yine de?
Bir süre daha bekledi. Sonra:
Yine de.
Kutuyu koluma sıkıştırdım. Hafifti. Birkaç bilet, kart, magnet, bileklik, çiçek, üç kabuk ve bir peçete.
On yıldan kalan tek şey. Ve aslında o on yıldan geriye kalan tek gerçek.
Hadi gidelim, dedim.
Gittik. Sıradan bir Nisan günü, sıradan bir sokağa, iki kişi, elde bir kutu, üç günlük çanta. 23. kattaki Amerikan ceviz parkeli, buz şelalesi avizeli, Asuman Hanımın hayata dair yine bir şeyler saydırdığı dairenin yukarısında, çok uzakta kaldı.
Ama biz yürüyorduk. Doğru mu yanlış mı bilmiyordum. Neredeyse hiçbir şeyden emin değildim, ama bir gerçek vardı: Kutum yanımda. Oğuz da öyle. Ve Nisan. O koku ilkbaharın başında olur, hâlâ soğuk, ama biliyorsun ki bu soğuk bitmek üzere.
Oğuz, dedim birlikte yürürken.
Efendim?
Denizi kabuklarını hatırlıyor musun?
Karadenizde. Çerçeve yapacaktın.
Sen çirkin demiştin.
Hâlâ öyle.
Yine de yapacağım.
Tamam, dedi.
Şimdilik asacak yerimiz yok.
Buluruz, dedi.
Cevap vermedim. Yan yana yürüdük. Kutumu elimde sıkı tutarken; buluruzun bir sözden fazlası olmadığını, bazen birkaç kelimenin bir adım daha atmaya yeteceğini düşündüm. Bir adım, bir daha. Ve bir daha.




