Geri Dön ve Sevgiyle İlgilen

Geri Gel ve Bak
Zeynep, aç şu kapıyı derhal! Bildiğimiz kadarıyla içeridesin! Ayşe ışığı görmüş!

Zeynep eldivenlerini yeni çıkarmış, son eustoma dalını tahta sırığın ucuna bağlıyordu. Elleri yaprak lekesi içinde, önlüğü toprakla boyanmış. Başını kaldırdı, atölyenin cam kapısına baktı. Dışarıda iki gölge seçiliyordu. Birini hemen tanıdı o geniş omuzlar, kızıla çalan boyalı saçlar. Hatun Hanım… eski kaynanası.

Zeynep acele etmedi. Eustomayı suya koyup eldivenleri masanın kenarındaki çiviye astı. Sonra kapıya gitti.

İyi akşamlar, dedi, sürgüyü çekerken.

Hatun Hanım içeri daldı, buyrun beklemeye hiç niyeti yok. Onun ardından, gözleri sulanmış, atkısı gelişigüzel sarılı Ayşe girdi Halilin kız kardeşi.

Neresi iyi, Zeynep, aklın başında mı senin? Hatun Hanım atölyeye bakındı, kusur ararmış gibi. Buldu da: Çiçeklerinle uğraşıyorsun, adam orada can çekişiyor.

Kim çekişiyormuş canını? dedi Zeynep, hiç istifini bozmadan.

Halil! Ayşe bir çığlık attı, ardından elini ağzına kapadı. Halil hastanede. Trafik kazası. Omurilik…

Zeynep ikisine bakıyordu; içi, geçen yılın Halil kelimesiyle büzülen yeri gibi büzülmedi bu sefer. Sanki yandıktan sonra ateşe yaklaşmaktan çekinen birinin temkinliliği vardı üzerinde.

Oturun, dedi ve iki tabureye işaret etti.

Oturacak halimiz mi var şimdi, diye tartıştı Hatun Hanım ama yavaşça oturdu da. Ayak damarları kötüydü, Zeynep hâlâ hatırlardı bunu. Varisleri, tansiyonu…

Ayşe, atkının ucunu çekiştirerek ayakta kaldı.

Anlatın bakalım, dedi Zeynep.

Onlar da başladılar. Kimi zaman birbirlerinin lafını yarıda keserek, kimi zaman detaylarda didişerek anlattılar. Üç gün önce Halil otoyolda kaza yapmış. Yağmurda kontrolü kaybetmiş, araba perte çıkmış, kendisi kalmış. Omurga kırığı doktorlar pek de umut vermiyor. İyileşebilir de, yürüyemeyebilir de. Bakım şart. Akrabadan biri, yani yakın biri lazım.

Sevda ne yaptı? diye sordu Zeynep.

Bu ismi şaşırtıcı bir sakinlikle söyledi. Oysa geçen yıl bu isim diken gibiydi, cildin altına battı mı günlerce çıkmaz. Sevda, yirmi sekiz yaşında satış temsilcisi. Halil, on sekiz yıllık evlilikten sonra Zeynepi bırakıp ona gitmişti.

Hatun Hanım dudak büktü.

Sevda gitti.

Hani nereye?

Annesine. Konyaya. Ayşe bu defa öfkesinden ağzını kapadı. Halil belki yürüyemez demişler ya, hemen valizleri toplayıp gitti. Üç saatte iki bavulu hazır etti. Ne arıyoruz, açmıyor telefonu.

Zeynep bir süre sessiz kaldı. Atölyede sadece bozuk musluktan damlayan suyun sesi vardı. Toprak kokusu ve hafif bir zambak kokusu karışmış.

Benden tam olarak ne istiyorsunuz siz? dedi sonunda.

Hatun Hanım dik oturdu:

On sekiz sene aynı çatının altındaydınız. On sekiz! Laf mı bu? Onun huyunu suyunu sen bilirsin. Bakması da, laf geçirmesi de senden. Şimdi ona, yani…

Hatun Hanım, diye lafa girdi Zeynep, siz benden, hem de başka bir kadına gidip arkasına bile bakmayan adam için, bakmamı, ilgilenmemi mi istiyorsunuz? Sene boyu yerimi başkasına açmış insan için?

Ne biçim konuşuyorsun, diye atıldı Ayşe. Geçmiş geçmişte kaldı. Burada bir insanın hayatı söz konusu!

Hayatı mı?

Doktor dedi, düzenli bakım olmazsa yatak yarası olurmuş! Ciğerleri çöker diyor. Omurga ameliyatı bu Zeynep, grip mi sandın?

Zeynep musluğu kapatmaya gitti. Ellerine baktı uzun uzun. Elli iki yaşındaydı. O eller çiçek demetledi, kek yoğurdu, oğlu hastayken ateş ölçtü, Halilin parmağını sardı, priz tamir etti, pazardan file taşıdı. Hep yaptı. Ve nadiren düşündü, Acaba istiyor muyum? İstiyor muyum bunu yapmayı, yoksa herkesin yaptığı gibi mi yapıyorum? diye.

Ellerini havluyla kuruladı, döndü.

Bir düşüneyim, dedi.

Düşünecek zaman yok! Hatun Hanım tabureden kalktı, sesi artık başka, tehditkâr bir kararlılıkla. Sen burada böyle çiçekle mi uğraşacaksın? Halil orada kendi başına. O da kimse yok yanında! Ayşe sabahtan akşama işte. Benim de belim bitti artık! Senin çiçeğinin derdini sana soran mı var?

Kimin derdi o zaman? deyiverdi Zeynep, sesi alçak.

Kimse cevap vermedi.

Atölyenin camından dışarısı zifir olmuştu. Ekimde hava erken kararır. Zeynep sokağa, sarı sokak lambasına, ıslak asfalta baktı. Yazın bazen o bankta müşteri oturur, onun buketi bitirişini beklerlerdi.

Hayat işte, dedi içinden. Film değil, roman değil. İki kişi dikilmiş karşısına, ona tekrar eski yerini, eski hayatını dayatıyorlar.

Peki, dedi. Yarın sabah uğrarım. Bakacağım bir. Ama söz veremem.

Hatun Hanım bir oh çekti. Ayşe Zeynepe sarıldı Zeynep ise karşılık vermeden bekledi, o bırakana kadar.

Onlar gidince, Zeynep Tabureyi devraldı. Çiçeklere daldı. Eustoma kovada, pembe, zarif, tomurcukları zarfta mektup gibi. Duvar boyunca ahşap kasalarda krizantemler. Portakal rengi Çin feneri gibi fizalis dalları… Burasını kendi elleriyle yapmıştı. Halil gittikten üç ay sonra kiraladı atölyeyi. Boyasını, badanasını kendi yaptı yani kendi duvarı boyadı, dolap kapaklarını alt kattaki Hakkı Abi bir şişe iyi şarapla astı. İsmini Dal Bahçesi koydu, başta komik gelmişti ama tuttu sonra. Toptancı buldu, internete sayfa açtı, çiçek fotoğrafı çekmeyi öğrendi

Bir yıl. Bir yıl hayatı kendine döktü. Kendi için yaşamanın bencillik olmadığını öğrendi. Sadece normal olduğunu.

Ve işte buyurun.

Çalışma masasının lambasını kapattı. Girişi aydınlatan küçük gece lambasını bıraktı her zamanki gibi. Eve yürüdü.

Hastane klasik o devlet binaları gibi, uzun koridorları, o belli belirsiz ama hiç sevilmeyen kokusuyla… Çamaşır suyu, kantin böreği, bir de açıklanamayan, sadece hastanede rastlanan o başka bir şey. Doğru bölümü buldu. Nöbetteki hemşireye sordu.

Yakın mısınız?

Eski karısıyım, dedi Zeynep.

Belli belirsiz kaş kaldırdı hemşire sonra yolu tarif etti.

Halil dört kişilik bir odada, üç yatak da bomboş. Belden aşağısı örtülü, elleri yorganın üstünde. Zayıflamış epey. Surat gri, gözaltları mor. Masada soğumuş çay bardağı ile devrilmiş telefonu.

Zeynepi görünce yüzü değişti. Sevinç değil de, beklenen geldi gibi bir sakinlik geldi.

Zeynep, dedi.

Selam, diye cevapladı Zeynep, elindeki elma ve sodalı poşeti masaya bıraktı. Nedense, hastaneye el dolu gitmemek olmaz gibi geliyor insana.

Yatak kıyısına oturmadı, pencere kenarındaki sandalyede yerini aldı.

Acıyor mu? diye sordu.

Çekilir halde. İlaç var. Durdu durdu. Geldin.

Geldim.

Annem aradı, size gitmişler.

Evet.

Halil tavana baktı, sonra ona.

Gelmezsin sanmıştım ben.

Ben de gelmem sanmıştım.

Dışarıda yağmur serin. Kasım, ekimi kurcalıyor.

Sevda gitti, dedi Halil.

Biliyorum.

Demek böyle, diye buruk bir tebessümle sırıttı. Hani Türk filmi gibi. Adamın başına taş düşünce eyvah diyor. Ama geç oluyor tabii.

Zeynep sustu. Acımak da istemiyordu, oh olsun da demek istemiyordu. Karşısında on sekiz yıl evli kaldığı, çocuk yaptığı, her yaz hep aynı yazlığın sıvasını yenilediği, paraya kızıp bir şekilde barıştıkları adam vardı.

Zeynep, dedi Halil, sesi başka bir tona büründü. Kavuşmak-yalvarmak arasında. O eski sesi… Zeynep tetiklendi hemen. Çok düşündüm burada. İnsan yatağa düştü mü, düşünmeye vakit oluyor. Yani, ben aptalmışım. Bende ne varsa, gerçeği sendin. Yuva, aile, hepsi. Sevda… Elini salladı. Zaten anladın sen. Özür dilemiyorum, geç, biliyorum. Ama sen tek ve en yakın insansın hayatta. En kıymetlimsin.

Zeynep, neredeyse dışarıdan kendini izliyordu. En yakın. Canım. Aptaldım. Hep sen. Bunlar hep, bakıma razı etmek için seçilmiş cümleler… Sevdiğinden falan değil, eve yemek getirsin, hemşireyi çağırsın, çünkü hastanede yemekler kötü.

Boşanma sonrası ilişkiler böyle bir şey işte; ne şiir gibi ne savaş gibi, her şey olduğu gibi, kullanılacak zaman var ya da yok. Sadece insanı sana yine ihtiyaçları olunca buluyorlar. Aşk değil, kolaylık.

Halil, dedi Zeynep, iyi ki yaşıyorsun. Samimice. Ve ameliyatın iyi geçmesine sevindim. Ama ben dönmem. Bakıcı olarak da, başka türlü de. Boşandık.

Farkındayım…

Dur, ben bitireyim.

Halil esas şimdi şaşırdı, çünkü oralarda lafa girmesine hep izin verilirdi şimdiye kadar.

Sana iyi bir bakıcı ayarlayacağım. Uzman. İlk ay parasını ben aktaracağım, çünkü muhtemelen uğraşamazsın şu halinle. Ve bir şey daha… Çantadan bir dosya çıkardı. Uzun uzun aradı; dosya cüzdanın ve not defterinin arkasına kaçmış. Şu evraklar… Hâlâ mal paylaşımını sen salladın, ben de. El sürmedik. Ama artık imzalamanı istiyorum.

Halil dosyaya baktı.

Bu şimdi ciddi mi?

Tabii ki. Şimdi kararın yerinde, hâlâ her şeyi hatırlıyorsun. Yarın baskı yaptı dersin ya da avukatın imzayı iptal ettirmek ister. Şu an doktor da şahit: aklın başında.

Halil uzun uzun baktı. Zeynep gözünü kaçırmadı.

Başka olmuşsun, dedi en sonunda.

Evet.

Eskiden böyle yapamazdın.

Herhalde.

Dosyayı aldı Halil. Biraz karıştırdı. Zeynep kalemi verdi.

Tam o sırada kapı açıldı. Orta boylu, kırklı yaşlarda, gri önlüklü, kolunun altında evrakla bir adam: doktor. Tecrübeli, hafif yorgun surat

İyi günler, dedi, Zeynepe soru sorar gibi baktı, ama hoş bir nezaketle. Ben Alper Bey, Halilin doktoru.

Zeynep, dedi o.

Siz?..

Eski eşiyim, ikinci kez o gün. Bu ifadeye alışıyordu.

Alper Bey çok da şaşırmadan kafasını salladı, Halile döndü.

Halil Bey, nasılsınız, gece rahat geçti mi?

Yani… uyudum.

İyi. Notunu aldı. Bugün baş tarafı daha fazla kaldıracağız, bakalım nasıl olacak. Süreç iyi gidiyor, ama kesin tahmin yapmak erken.

Doktor, dedi Zeynep, bakıcı tutmak istiyorum. Tecrübeli biri. Ne gerekiyor, hangi özellikler, ne lazım ekstra, cihaz mı, eşya mı?

Alper Bey dikkatlice baktı.

Kendiniz bakmayacaksınız yani?

Hayır.

Doğru karar. Alınmasın kimse… Suçluluk ya da görev duygusuyla bakacak akrabalar hep başka dert… Hastaya düzgün bakım, huzur gerek. Tecrübeli bakıcı bunu bilir; akrabalar çoğu zaman öğrenemez.

Her seferinde böyle mi söylersiniz?

Sorana.

Zeynep hafifçe gülümsedi. Az biraz.

Yazın bir, dedi, telefonu çıkardı.

O anlattı, Zeynep not aldı. Sonra Ajansların hastaneyle çalıştığını söyledi, isterse hemşireden iletişim alabileceğini anlattı. Zeynep teşekkür etti.

Bir şey daha, dedi doktor dönmeden. İyi ihtimal var. Genç sayılır, ameliyat sorunsuz, altı aya kadar yürüyebilir. Ama garanti değil, kolay da değil.

Farkındayım, dedi Zeynep.

Asıl o anlasın.

Zeynep döndü odaya. Halil dosyayı göbeğinde, kapalı tutuyordu. Kalem kenarda.

İmzalar mısın? dedi Zeynep.

Tavana baktı Halil.

Ya biraz düşüneyim dersem?

Halil.

Tamam tamam, imzalarım. Aldı kalemi. Sen ne istiyorsan elde ediyorsun ya artık.

Hep böyleydim aslında, dedi Zeynep. Sadece hep saklardım. Sebebini bilmiyorum.

Üç sayfaya imza koydu. Zeynep evrakı yerine koydu.

Bakıcıyı en geç haftaya ayarlayacağım, dedi Zeynep. Ayşeye ararım anlatırım. İlk ay parasını ajansa ben yollarım. Sonrası size ait.

Zeynep, dedi Halil, o çantasını düzerken.

Evet?

Teşekkürler geldiğin için.

Uzun uzun baktı Zeynep. Ne kin vardı bakışında ne acıma. Hayatında olan, artık dışarıda kalanı biri gibi sadece.

İyileş, dedi.

Ve çıktı.

Koridorda pencere önüne gitti. Hastanenin küçük bahçesi, yapraksız ağaçlar, yağmurla ıslanmış bank. Üzerinde sabahlıklı yaşlı bir adam, ileriye bakıyor, halbuki bakacak pek bir şey yok. Sadece oturuyor ve dış havayı soluyor.

Zeynep derin nefes aldı.

Bir şey çözüldü sanki. Tümü değil, ama önemli bir parçacık. Sanki ağır bir poşeti sonunda yere koymuş gibi, ne elinden fırlatıp atarcasına ne de ağırca bırakmadan, tam olması gerektiği gibi. Ve doğruldu.

Geçmiş nasıl bırakılır, sorsalardı şimdi bilemem derdi. Ama galiba bir anda, tek kararla olmuyor. Onlarca küçük adım. İşte biri atıldı.

Bakıcıyı ajansla anlaştı, iki günde. Kadının adı Melahat’tı, elli sekiz yaşında, yaşlı ve felç bakımı tecrübesiyle, babacan, düzgün referanslı. Yakındaki bir kafede buluştular. Zeynep anlattı, Melahat hanım not aldı. Hastanın karakterinden tut, depresyona yatkınlığına, aile ziyaretçileri varsa kimler olur, hepsini sordu.

Yakın akraba çoğu zaman yardım edeceğine işleri karıştırır, dedi Melahat. Suçları yok, sistem böyle işliyor.

Biliyorum, dedi Zeynep.

Şartları konuştular, Zeynep parayı aktardı. Ayşeyi aradı, durumu anlattı. Ayşe önce Vallahi Halil başkasını ister mi? deyip karşı çıktı; ama Zeynep onu nazik ama kararlı bir sesle, daha önce hiç kullanmadığı bir tonla böldü. Eskiden ya hiç bölmez ya da bağırarak bölerdi; şimdi ise kararında, orta yolu bulmuştu.

Ayşe, her gün istersen uğra. Melahat Hanım sana engel olmaz. Ben gelmeyeceğim. Benim de bir hayatım var, başkalarının felaketlerine göre şekil değiştirmek zorunda değilim.

Ayşe bir süre sessiz kaldı, sonra sadece:

Tamam, dedi.

Hepsi bu. Hiç fazladan suçlama, gözyaşı yoktu. Belki o da yoruldu. Belki içten içe Zeynepin haklı olduğunu kabul etti.

Hatun Hanım bir hafta sonra bizzat aradı. Sesi atölyedeki gibi gür değildi, kırık ve yaşlıydı.

Zeynep, Melahat iyi kadınmış, Halil alıştı ona. Sağ ol ilgilendiğin için.

Rica ederim Hatun Hanım.

Hep kaybolma, arada ara tamam mı?

Ne evet dedi Zeynep, ne hayır. Sadece kibarca hoşça kal dedi, telefonu önlüğünün cebine sokuşturdu. Yine atölyedeydi çünkü. Şimdi birisi Geçmiş nasıl bırakılır? dese, ona cevabı şuydu: Devam et. Ne kahramanlıkla, ne gösterişle. Sadece devam et. Sabah kalk, işine bak, iyi olduğun şeyi yap. Zehirli akraba ya da eski koca hayatından tamamen çıkmaz. Sadece ana karakter olmaktan çıkarlar.

O yıl kış erken geldi. Kasımda kar bastırdı. Zeynepin şaşırtıcı biçimde kışı sevdiğini fark etti bir gün. Eskiden sevmezdi. Daha doğrusu, hiç düşünmemişti ki… Kış sevilir mi sevmez mi, Halilin klinik şikayetleri, çayının zamanında gelmemesi filmi içinde yaşarken fark edememişti. Şimdi ise, pencereden karı izleyip kendi kendine güzel işte diyebiliyordu.

Aralıkta işler açıldı. Yılbaşı buketleri, şirket çiçekleri, kutlamalar… Zeynep yanına bir yardımcı aldı. Yirmi üç yaşında, adı Melis, açık öğretimde okuyan, şimşek gibi akıllı ama biraz dalgın bir kız. Güzel çalışıyorlardı. Zeynep ona çiçeğe tüccar gözünden değil, ressam gibi bakmayı öğretti. Melis sık dikkatlice dinler, bazen öyle bir buket fikri atardı ki, Zeynep şaşırır kalırdı.

Nasıl aklına geldi böyle? bir gün sordu ona.

İnsan sipariş verince onun karakterini düşünüyorum. Hangi çiçek ona benzer, ya da hediye ettiği kişiye, dedi Melis.

Zeynep baktı.

Fena bakış açısı değil.

Size borçluyum. Siz dediniz, çiçek canlı olmalı diye.

Hatırlamıyordu aslında; ama kesin demişti bir zaman, çünkü hep öyle düşündü.

Ocak, şubat da sular seller gibi aktı. Zeynep çiçekçilik kursuna kaydoldu. Melis, Hocam, size ne kalmış ki? dedi. Zeynep, öğrenmenin bitmeyeceğini, çünkü artık zevk için kurs kaydettiğini anlattı. İlginçti; eskiden hep lazım diye bir şeyler yapılırdı, şimdi canım öyle istiyor.

Kendi için yaşamak biraz bencilce geliyor kulağa. Ama pratikte şöyle görünür: Çiçekçilik kursu, akşam koltukta kitap okuma; kimsenin bitmedi mi artık? demediği bir huzur, hafta sonu komşu kasabaya gidip eski mimari gezmek yıllardır sevdiği bir şey ama hiç kimseyle paylaşamadığı…

Şubatta Ayşe aradı. Halil yavaş yavaş iyileşiyordu. Değnekle kalkabiliyordu. Melahat Hanım disiplinli, istikrarlı, duygusuz bakım uyguluyordu. Zeynep buna gerçekten sevindi. Ne buruk, ne suçlu. Sadece oh, iyi olmuş hepsi bu.

Mart geldi, havalar yumuşayınca ilk bahar buketleri için siparişler başladı. Lale, sümbül, anemon… Zeynep bu geçişi severdi: Kış kompozisyonunun yerini ışık ve renk alan yeni sezon.

Ve işte o ay geldi:

Zeynep tezgâh başında sapsarı beyaz bir kutuya sipariş buketi yerleştiriyordu, narcis ve papatyadan, sade ve dürüst. Kapı açıldı, içeri bir adam girdi. Zeynep başını kolayca kaldırmadı, elleri şerit ile meşguldü.

İyi günler, dedi.

Merhaba, karşıladı adam.

Sesi… Başını kaldırmadan önce anlamıştı. Sakin, az yorgun bir ses.

Kapıda Alper Bey duruyordu; atölyeye, önceden hayal ettiği bir mekân gibi bakıyordu. Üstünde palto, boynunda atkı, elinde evrak yok.

Siz, dedi Zeynep.

Ben, dedi adam.

Ufak bir sessizlik. O anda Melis içeri ambalaj kağıdı getirmek için çıkmıştı, içerisi sadece onlara kaldı.

Halil Bey on gün önce taburcu oldu, dedi Alper Bey. Evde bakım devam ediyor, Melahat Hanımla. İlerleme iyi.

Biliyorum, Ayşe yazdı, dedi Zeynep.

Hıı… Hafif duraksadı. Sonra birden gülümsedi, o klasik kamu gülüşü değil, gerçek bir gülümseme. Dürüst olayım, sizi aramak için geldim. İsmini hatırlamıştım, Dal Bahçesi… adrese de internetten baktım.

Zeynep şeridi bıraktı.

Çiçek mi alacaksınız?

Evet, ama tek sebep o değil.

Sessizlik. Sümbül ve toprak kokusu vardı.

Hangi türden istersiniz? dedi Zeynep.

Alper Bey anemonların önünde durdu. Mor, bordo, siyah.

Şunlardan. Üç olsun, yoksa beş mi alsam, siz karar verin.

Tek sayı iyidir, dedi Zeynep. Üç ya da beş evet. Kime?

Şimdilik bilmiyorum. Belki yardım edersiniz.

Zeynep anemonlara yanaştı. Üç aldı, sonra iki bordo daha ekledi.

Beş olsun, dedi. Bir arada güzel dururlar.

Sarmaya başladı, elleri alışkanlıkla hareket ediyordu. Kraft kâğıdı, nemli dip, şerit…

Zeynep, dedi adam.

Evet?

Direkt söyleyebilir miyim? Ben öyle dolambaçlı konuşamam.

Düz konuşun, dedi Zeynep, gözünü buketten ayırmadan.

Sizi tekrar görmek istiyorum. Hem iş için değil, hem hastane için değil. Sadece öyle, bir kafede mesela ya da tiyatroda… Sizin için sorun olmazsa tabii. Belki tuhaf gelir. Ama büyüdük biz Zeynep, lafı dolandırmayalım, sırf çiçek bahanesine sığınmayalım dedim.

Zeynep başını kaldırdı.

Adam gözlerine baktı. Sakince, baskı yapmadan. Gerçeği söylerken insanın kararına saygı duyan o bakış.

Ne zamandır kararınız böyleydi? diye sordu Zeynep.

Sanırım üç aydır. Koridorda, bakıcı notları alırken.

Zeynep o koridoru hatırladı. Hastane camı, çıplak ağaçlar.

O zaman hâlâ evliydim.

Biliyorum. Bekledim o yüzden.

Mart tam gaz dışarıda. Kar neredeyse tamamen kalkmış, yol kenarında kirli izler var. Serçeler bankta çekişiyor, sarı lamba gereksiz yere yanıyor, gündüz gibi aydınlık.

Bilmiyorum, dedi Zeynep.

Neyden emin değilsiniz?

Nasıl oluyor böyle işler, bilmiyorum. On sekiz yıl evliydim, sonra bir yıl yalnızlığa alıştım. Sonrası pek meçhul.

Ben de aynıyım aslında, dedi Alper Bey. Altı senedir boşandım, kızım annesiyle. Ben de ancak çalış, çalış kurtul, dedim. Sonra insan kendiyle yaşamaya alışıyor. Sonra düşünüyorsun, her şey düşünmekten ibaret olmasın diye.

O esnada Melis, elinde koca ambalaj kağıdıyla, arka kapıdan kafasını uzattı. Müşteriyi görünce hemen içeri döndü; kağıt da güme gitti.

Zeynep, hazır buketi uzattı.

Kaç lira oldu? diye sordu Alper Bey.

Bir dakika, dedi Zeynep.

Adam bekledi.

Zeynep, adamın elindeki anemonlara baktı. Bordo, kadife dokulu. Hep severdi anemonu; sessiz, gösterişsiz ama gizlenmeyen türden bir çiçek. O kadar zaman kendini çiçeklerle tamir etti. Şimdi bir insan o hayatına giriyordu hem de zorlama olmaksızın… Sadece giriyordu, anemon tutup cevabını bekliyordu.

Peki, dedi Zeynep.

Adam hafif kaş kaldırdı.

Tiyatroya, dedi Zeynep. Uzun zamandır gitmemiştim.

Alper Bey içten güldü.

Çok sevindim.

Ama bugün olmaz; daha kapanıma üç siparişim var.

Tabii, haftaya? Belki cumartesi.

Cumartesi, dedi Zeynep.

Fiyatı söyledi, adam ödedi, parayı cebine attı ve gitmeye acele etmedi.

Bir sorum daha var, Zeynep?

Sorun.

Merakımdan… Ne zamandır çiçekle uğraşıyorsunuz?

Atölye yılı geçti. Çiçekse… çocukluktan beri. Evvela hobi olarak, şimdi iş.

Hobi işi olursa güzel, dedi adam.

Evet, çok güzel, dedi Zeynep.

Adam başını salladı, buketi güzelce tuttu, kapıya yürüdü. Çıkışta durdu.

Cumartesi görüşürüz, Zeynep.

Cumartesi görüşürüz, Alper Bey.

Adam hafifçe gülümsedi.

Alper sadece.

Cumartesi, Alper.

Kapı kapandı. Zeynep tezgahta dikildi, adamı izledi. Bank, serçeler, adam, palto, atkı, elde anemonlar. Adam arkasına bakmadı bile.

Melis anında arka kapıdan çıktı.

Zeynep abla, kimdi o? diyip kıkırdadı.

Müşteri, dedi Zeynep.

On beş dakika konuşan müşteri mi?

Melis.

Hayırdır?

Hadi, şu krizantemleri Mukadder Hanım için sar, dörtte gelecek.

Melis sevinçle koştu. Zeynep tekrar işine döndü. Ellerini tanıdık, sevdiği işe verdi. Kağıt hışırdadı. Su kovada damladı. Sümbülün kokusu yayıldı.

Cumartesiye dört gün vardı. Sipariş, teslimatlarla, Melis’in sorularıyla geçti. Farkı yoktu diğer günlerden.

Zeynep cumartesiyi takıntı yapmadı. Çalışmaya devam etti. Atölyede kimse yoksa, çiçeklerle baş başa kalınca bir ara Cumartesi, Alper diyen sesi düşündü.

Büyüyen insanlar, dedi adam, her şeyi açık konuşabilir.

Belki de haklı.

Cumartesi ne olacaktı, bilmiyordu. Birbirlerini sevecekler mi, işleri dışında konuşabilecekler mi, sonra bir daha buluşmak ister mi… Hiçbirini bilmiyordu. Bildiği tek şey: Artık kararı Zeynep veriyordu. Ne kaynana, ne Halil, ne yalnız kalma korkusu.

Bu yeni bir histi. Romanlarda anlatıldığı gibi baş döndürücü, içki sarhoşluğu gibi bir şey değil. Daha çok, kar üstünde yürüyüp sonunda kuru kaldırımı bulmak gibi.

Cuma akşamı, atölye kapalı, Melis gitmiş. Zeynep kalan anemonları cam kenarına kendisi için koydu. Beşi bir arada. Güzel duruyorlar böyle, demişti o gün.

Doğruydu.

Işığı kapatıp çıktı. Yarın cumartesiydi.

Cumartesi sabahı saat sekizde başladı. Gri bulutlar, kahve kokusu… Yarım yıl önce aldığı kahve makinesiyle demlediği kahve Halil olsa Boşuna para harcama! derdi. Boşuna evlilikteki dikenli otlardan biri; zamanla öyle yerleşiyor ki, Niye, istiyorum, hoşuma gitti demek zorlaşıyor.

Zeynep pencere kenarında kendi bardağındaki kahveyi içti. Dışarıda ıslak çatı, karşı apartmanda bir güvercin, yoldan geçen araba…

Telefon masada bekliyordu. Tam bir saat önce gelen mesaj. Hemen değil, uyanıp cesaret toplayıp yazılan türden:

Gunaydin. Tiyatro yedide. İsterseniz önce bişeyler atıştıralım. Uygunsa altıda buluşalım mı? Olmazsa sorun yok. Alper.

Zeynep bir daha okudu. Gunaydinın isiz hali… Gülümsedi.

Yanıt yazdı:
Olur. Altıda görüşürüz.

Attı, bırakıp fincanı doldurdu.

Mart işini yapıyordu: Çatıdan damlıyor, rüzgar esiyor, serçe güvercini kovdu… Şehir her zamanki haliyle uyanıyor; kimsenin kendine ait ilk adımlarından, minik kararlarından habersiz. Şehir kimsenin destanına kulak vermez. Akıp gider.

Telefon tekrar yandı. Tek kelime:

Tamamdır.

Zeynep mutfağa geçti, bardağı yıkadı. Önlüğünü giydi; akşama sekiz saat vardı, atölye kendi kendine açılmıyor. Anahtarları aldı.

Kapıdan çıkarken evine göz attı. Küçük, aydınlık; camda bir bardağa koyduğu anemonlar dün işten getirdiği. Burası kendi evi. Kendi kahve makinesi, kendi çiçeği, kendi cumartesisi.

Çıktı.

Kapı o gerideyken usulca kapandı. Öyle bir kapı kapanışı; gereksiz ses yok, tam yerinde.

Alper kafede bekliyordu. Zeynep altıyı yirmi geçe geldiğinde, adam girişte, telefona bakıyordu; onu görünce hemen kaldırdı kafasını. Palto, atkı, bu kez çiçeksiz

İyi akşamlar, dedi Alper.

İyi akşamlar, dedi Zeynep.

Birbirlerine baktılar, birkaç saniye. İki yetişkin insan, martın ıslak sokağında, kimseye hesap vermeden sadece istediklerinden burada.

O halde, dedi Alper. Girelim mi?

Girelim, dedi Zeynep.

Ve içeri girdiler.

Rate article
Lifequest
Geri Dön ve Sevgiyle İlgilen