Mutluluğun Doğduğu Yer
Anne, bak ne yaptım! Çok uğraştım bunun için! Öğretmenim de çok beğendi!
Defne öyle bir hızla mutfağa daldı ki kapı usulca duvara çarparak hafifçe titredi. Ellerinde bir tablo vardı; sadece tutmuyor, adeta kutsal bir vazo taşıyormuşçasına iki avucunda hafifçe yukarı kaldırmıştı. Yüzü sevinçten ışıl ışıldı: yanakları heyecandan kızarmıştı, gözleri sanki üzerine çizdiği fantastik dünyanın tüm renklerini yansıtıyordu.
Nesrin, pencere kenarındaki masada oturmuş, keyifle çayını karıştırıyordu. Kapının hışırtısı düşüncelerinden onu çekip aldı, başını kaldırdı ve bir anda gülümsediDefnenin mutluluğu öyle bulaşıcıydı ki. Defne iki adım ötede durdu, tablosunu iyice öne uzatarak annesinin daha dikkatli bakmasını istedi.
Nesrin tabloya bakınca gerçekten şaşırdı! Tuvalde olağanüstü bir manzara vardı: yüksek, bükülmüş kulelere sahip garip bir saray, duman gibi bulutların arasında yükseliyordu ve gökyüzünde, neredeyse görünmeyecek kadar narin, uçan ejderhaların gölgeleri süzülüyordu. Tablo, parlak renkleriyle değil, hafif ton geçişleriyle çarpıcıydı. Mavinin ve grinin yumuşak tonları birbirine akıyor, altın yansımalar tabloya sıcaklık katıyordu. Hepsi bir arada kusursuz bir uyum içindeydi; çocuk elinden çıkmıştı ama aynı zamanda bütünüyle düşünülmüş ve tamamlanmış duruyordu.
Harika olmuş, güzel kızım, aferin sana, dedi Nesrin içtenlikle ve dikkatlice elini tabloya uzattı. Parmağı örümcek ipi kadar hafif dokunduboya henüz kurumamıştı. Baban bayılacak buna, gör bak.
Defne bir an durdu, annesinin sözleri içine işledi. Bu övgüyü duymak ona iyi gelmişti; gerçekten çok uğraşmış, renkleri tek tek seçmişti. Başını sallayıp tabloyu göğsüne bastırdı ve salona yürüdü. Nesrin arkasından kalktı, kapıdan çıkarken adımlarını yavaşlattı.
Salonda küçük bir çalışma masasının başında Sinan oturuyordu. Kafası bilgisayara gömülmüş, parmakları klavyeye hızla tıkırdıyordu. Eşi ve kızı odaya girdiğinden haberi bile olmamıştı.
Baba, bak bitirdim! Defnenin sesi heyecandan titriyordu. Tabloyu yine yukarı kaldırıp babasının önüne getirdi. Üç ay uğraştım! Renkleri odanın içine uygun olsun diye seçtim… Her şey bir bütün olsun istedim…
Sinan ekrandan başını kaldırıp kısaca tabloya baktı, sonra alnını buruşturdu. Yüzü ciddi bir şekle büründü, sesinde alışılmadık bir soğukluk vardı:
Bu mu şimdi? Cidden bunun odaya uyacağını mı düşünüyorsun?
Babasının sözleri Defneyi buz gibi bir suyla yıkanmış gibi sarstı. Tuvalin kenarlarını öyle sıktı ki parmakları beyazlaştı. Şaşkın bir anlığına babasına baktı. Ama toparlanıp olabildiğince sakin, neredeyse titrek bir sesle konuştu:
Ama çok uğraştım. Renkleri, çerçevesini, her şeyi odanın genel havasına göre ayarladım… Senin de beğeneceğini sanmıştım…
Sinan masadan öyle aceleyle kalktı ki sandalye arkasından rahatsız edici bir gıcırtıyla kaydı. Hiçbir şey demeden, Defnenin az önce incitmemek için özenle tuttuğu tabloya yaklaştı. Başını yana eğip tuvale dikkatle bakmaya başladı. Gözleri her detayı inceleyerek gezindi: puslu saray siluetlerinden, gökyüzündeki ejderhalara, mavi, gri ve altın tonların arasındaki geçişlere kadar Sanki sanat değil, hata arıyordu.
Uymuş mu? dedi sonunda, sesi iyice tahammülsüzleşmişti. Bu resmen zevksizlik olmuş. Kompozisyonunu berbat etmişsin. Ejderhalar da uyduruk çocuk kitaplarından çıkmış gibi duruyor. Tarz yok, derinlik yoksadece resimlerden oluşan bir kolaj.
Defnenin içi sıkıştı, nefesi kısa kesildi. Kendini tutmaya çalıştı, ama babasının sözleri sanki tenini yakıyordu. Sesi istemeden yükseldi:
Fantezi bu! Benim tarzım, benim bakış açım! Ortamı aktarmak istedim ve bence başardım! Hatta öğretmenim bile yarışmaya gönderecek. Birinci olma şansım çok yüksekmiş.
Sinan dudak büküp kollarını göğsünde kavuşturdu. Suratında açıkça küçümseyici bir memnuniyetsizlik vardı. Yine tabloya, altın yansımalarına, çerçevesine ve puslu kulelere ayrıntılı baktı. Kısa bir süre sessiz kaldı ama Defne için bu an bir ömre yayıldı.
Birden eliyle tabloyu itti. Tuval bir yanda dengesini kaybedip yere düştü, ağır bir sesle yana döndü.
Bu çöpten başka bir şey değil, dedi soğukça. Evde durmasına bile gerek yok.
Defne çığlık attı, refleksle koşup tablosunu aldı. Parmakları ürkekçe boya yüzeyini kontrol etti, hasar olmuş mu diye baktı. Elleri titriyordu ama acısını göstermemek için çabalıyordu. Göğsünde ağır bir taş oluşmuştu, nefesini tutarak tabloyu sanki dünyanın kaderi ona bağlıymış gibi inceledi.
Sinan o sırada Nesrine döndü. Bakışı suçlarcasına katıydı.
Sen buna böyle abartılı alkış tuttun, her şey senin yüzünden! Eğer saçma sapan övmeseydin, gerçek zevki anlardı! Öğretmeni böyle bir şeyi şaheser sanıyorsa, hemen değişmeli o öğretmen! dedi ve bilgisayarının başına döndü, konuşmak istemediği çok belliydi.
Nesrin, kızının yanına eğildi. Tabloyu kaldırmasına yardımcı oldu, çerçeveyi iki yandan dikkatlice tutu. İkisi de hafiften titriyordu ama Nesrin sesi olabildiğince sakin tutmaya çalıştı, ne öfke ne de kırgınlık gösterdi.
Gidiyoruz, dedi sadece, abartısız, melodramsız. Yeter, bu ev müze gibi oldu, sen de büsbütün tadını kaçırdın! Asıl kötüsü, kendi kızını kırıyorsun! Yeteneklerini yok ediyorsun. Artık katlanamıyorum. Kendi krallığında tek başına yaşa.
İkisi sessizce kapıya ilerledi. Nesrin önde, Defne arkasında, tabloyu sanki sahip olduğu en kıymetli şeymiş gibi sımsıkı tutarak geçtiler odadan. Salonun kapısından ağır bir sessizlik ve Sinanın kasvetli bakışı arkalarında kaldıhiç yerinden kalkmadı, sadece kollarını kavuşturup heykel gibi kaldı.
Ne? dedi Sinan, duymazdan gelerek. Şaka mı yapıyorsunuz?
Hayır, diye cevap verdi Nesrin, arkasına bakmadan. Zaten çoktan karar verdiğini hissediyordu ve bu ani bir karar da değildi. Tablomuzu, eşyamızı alıp gidiyoruz. Dönmek yok. Ne bugün, ne yarın. Hiçbir zaman.
Sinan kısa bir nefesle gülümsedi, alışılmış o hafif alaycı tondan vazgeçmedi:
Nereye gideceksiniz? O babandan kalma çökmek üzereki daireye mi? Onarılmamış, eski püskü duvarlarda mı yaşayacaksınız? Aklınızı mı kaçırdınız? Şimdi kızgınsın, iki güne yelkenleri indirirsin, döner, özür dilersin. Ben de istersem affederim!
Kendini hep haklı zannetmeye öyle alışmıştı kiAma Nesrin, Sinanı duymadı. Duvarın dibinde durup hâlâ tablosunu bırakmayan, yeniden alınacakmış gibi korkan Defnenin elini tuttusıcak ama titrek bir avucve kararlı adımlarla yatak odasına ilerledi.
Hazırlıklar kısa sürdü. Eşyalar çantalara girdi; telaşsız ama tez canlı. Kitaplar, kıyafetler, çerçeveli fotoğraflar, eski terliklerbu eve değil onlara ait her şey. Tablo kartona kondu, zarar görmesin diye kağıtla sarıldı. Sinan kapı eşiğinde böğrünü gererken sonunda salona döndü, koltuğa gömüldü. Durduklarını düşündü; alışık olduğu tartışmalar, ağlamalar, rica yalvarmalar yoktu. Sessiz, geri dönüşsüz bir gidişi ilk kez deneyimliyordu.
Akşam olduktan sonra yeni evlerindeydilerSinanın hep hor gördüğü, annesinin eskiden kalma dairesi. Şehrin kenarında, eski bir mahallenin çınarları arasında, eski binaların birbirine yaslanarak ayakta durduğu bir sokaktaydı. Üçüncü kattaydı, küçüktü, tavanları alçaktı. Duvarlar dökülen boyalarla, aralarda eski sıvalarla kaplıydı. Parke yer yer çökmüş, her adımda gıcırdıyordu. Pencere kasaları kurumuş, camlar gevşek, rüzgârdan titriyordu. Köşelerde örümcek ağları, pencere pervazlarında toz vardı. İçerisi eski kitap ve ağaç kokuyordu.
Nesrin mırıldanarak, Keşke daha önce ilgilenseydim şu eviyle, diye söylendi. Ama olsun, hepsini halledeceklerdi! Onarım yapılacak, öyle pahalı dekorasyonla değil, sadece mutlu yaşanacak bir ev olacaktı.
Defne tablo kutusunu elinde tutuyordu, gözleri umutla parlıyordu. Bir duvara yaklaştı, fırçayı kaldırdıağzından çıkanı neredeyse kendi bile duyamadı:
Anne, boyayabilir miyim? Sesinde bir çocuk umudu, nerdeyse dua gibi.
Elbette, dedi Nesrin. Dilediğin gibi boya! Duvara, tavana, nereye istersen. Burası bizim evimiz. Ama önce şu duvarı bir macunlatalım, yaptıkların ziyan olmasın.
Hemen telefona sarılıp iş yerindeki bir arkadaşını aradı; kadının eşi iyi ustaymış, hızlıca geliyormuş. Kısa sürdü ve birkaç saat sonra usta evi ölçüyordu. Ertesi sabah birkaç kişi işe koyuldu bile.
Onarım sırasında evi kiralayıp geçici bir yere yerleştiler. Tabii pek kolay değildi ama sıva ve boya kokusunda, çıplak camlar yenilenirken oturacak halleri yoktu.
İyi ki annesinden kalan mirası başka işlere harcamamıştı, ona Defnenin eğitimi için kullanır diye biriktirmişti Şimdi tam zamanıydı…
******************
Nihayet onarım bitti. Duvarlar pastel tonlarda boyandı, ama her odada birer duvar bembeyaz kaldısanat için.
Defne çığlık atıp fırçasını aldı, hemen beyaz yüzeye ilk dokunuşlarını yaptı. Hareketleri bir an yoğun, bir an nazikti; kompozisyonunu uzun süredir hayal etmişti, şimdi coşkuyla tuvale döküyordu. Canlı renkler beyaz zemine yayıldı, fantastik bir manzara canlandı; kulelerin eteğinde sis dolanıyor, ejderhaların gökyüzü siluetleri beliriyordu, dağ tepelerinde altın göz kırpıyordu.
Nesrin eski bir koltukta kızı izledi. Karışmıyor, sadece mutlu mutlu bakıyor, Defnenin kendini kaybedişine, masalsı boyamaya nasıl daldığına bakıyordu. Defne’nin yüzünde bir hayat ve enerji vardı ki sanki odadaki her şeyi boyuyor, kendi atmosferini yayıyordu.
O sırada telefon hafifçe öttü. Nesrin ekrana baktı: Sakinleşince dönebilirsin. Ama o tabloyu çöpe at. Sinandan mesajdı.
Nesrin telefonu sessizce kapadı ve bir kenara koydu. Kızına döndü; Defne gülüyordu, yanlışlıkla etrafa boya serpmiştiyüzünde gerçek mutluluğun parıltısı vardı. İşte o anda Nesrin anladı: Dönmeyeceklerdi. Sinanı hâlâ seviyor olabilir ama, kızının mutluluğu karşısında duyulmamış sevgiler ne güne yarardı? Sinan zaten son zamanlarda iyice kendi işleriyle meşguldü, aynı evde başka odalara çekilmişlerdi…
*************
Defne zaman kaybetmedi. Çok kısa sürede odası adeta sanat atölyesine dönüştü. Duvarlarda uçan ejderhalar, gizemli kaleler; tavanda yıldızlı bir gökyüzü; kapıda ise dalgalanan bayrağıyla heybetli bir kale vardı. Defne öyle çalışıyordu ki yemeyi, uyumayı unutuyordu; ekliyor, geri çekilip bakıyor, sonra tekrar fırçasıyla koşuyordu.
Nesrin, içten bir keyifle izliyordu Defneyi. Eskiden tedirginliği vardı Defnenin; şimdi ise tutkuyla doluydu. Hiç hata yapmaktan korkmuyordu, babasının onayını düşünmüyordu artık. Özgürdü, sadece hayal ediyordu.
Bir akşam Defne uyurken Nesrin usulca odasına girdi. Alacakaranlıkta her renk daha canlı, çizilen dünya neredeyse gerçek gibiydi. Duvarlarda yürüyerek her detayı inceledi: Kollarını açan bir ejderha, pencerelerinde sarı ışık yanan bir kale, tuhaf desenli bir yıldız takımı…
Elini duvarda gezdirdi; kurumuş boyanın pürüzleri arasında yıldızlar var gibi hissetti. Sanki kızının kalbine, dünyasına dokunuyordu. O anda kavradı: Sanatın özü buydu, mükemmel dekorun renk uyumu değil, hislerle, özgürlükle boyanan çizgiler
Telefon yeniden titredi. Bu harabe evde mi yaşayacaksınız cidden? yazıyordu Sinan. Defnenin geleceğini düşün. Onu sanat dolu bir çöplüğe mahkûm etme.
Uzun uzun baktı ekrana; arka planda sanki Sinanın gerçek duygusu vardı, ama kelimeler hâlâ onu incitiyordu. Sonra cevabını tane tane yazdı: Onun çöpe atılmış denilen hayali aslında bizim yuvamız. Artık burada, istersek duvara ejderha çizeceğiz. Hem süper bir onarım yaptık, endişelenme. Okuyup, bitirip gönder tuşuna bastıtereddütsüz, pişmanlıksız.
Ertesi sabah, Nesrin nihayet eve sıcak bir hava getirmek zamanıdır diye düşündü. Her şey az çok bitmişti, sıra ayrıntılarda.
Defneyle birlikte kolları sıvadılar. Koltuğu pencereye çektikleri için odada daha fazla ışık vardı. Kitaplık yeniden düzenlendi. Nesrin renkli yastıklar çıkardıeskiden gerekirse diye almıştıDefne hemen onları koltuğa bazen uyumlu, bazen tamamen rastgele dizdi.
Hafta sonu bit pazarı ziyaretine gittiler; cıvıl cıvıl bir yer, eski eşyalar, el yapımı incikler ve sıcak poğaça kokusu arasında Defne hemen oymalı eski bir ahşap kutuya takıldıiçinden eski zaman kokusu ve kurumuş otlar geliyordu.
Bak anne! Masal gibi! dedi Defne, parmağıyla kutuyu okşayarak. Alalım mı?
Tabii ki, dedi Nesrin, gülümsedi. Gerçekten özelmiş.
Nesrin başka bir tezgâhta oyma kollu, boyası dökülmüş bir sallanan koltuğa göz takıldı. Kotuk birazcık dağılmıştı ama sıcacık, sanki kraliçe tahtı kadar özenliydi.
Bu bizim kraliyet koltuğumuz olur, şunu bir onaralım! Hayal et, burada kitap okurken güneş ışığında oturmak ne şahane olur, dedi Nesrin.
Paralarını ödediler, adres verdiler; satıcı eve teslim edecekti. Dönerken Defne bir sanat mağazasının camında metalik parlayan yağlı boyalara daldı. Gözleri büyüdü, sonra çekinerek sordu:
Anne, bana metalik yağlı boya alabilir miyiz? Hem de büyük tuval Her şeyi sığdırabileyim!
Tabii ki, canım, dedi Nesrin nazikçe. Büyük tuval de alırız. İstediğini çizebilesin diye.
Defne konuşacak zaman bulamadan annesine sarıldı; o an yok olacakmış gibi bırakmıyordu. Nesrinin kalbinde huzurlu bir sıcaklık yayıldıne sevinç ne de gurur, sadece doğru yerde olduklarını anlatan içsel bir güven.
Eski evlerinde her hareket takibe, en ufak hata korkusuna neden olurdu. Başka bir rengi yanlışça seçmek bile endişeydi. Şimdi burada, gürültülü ve boyalı bir mutluluğun içindeydilerve bu, gerçek yuvalarının işaretiydi.
O akşam, sokak karanlığa gömülmüş, ev sessizleşmişken Nesrin, Defnenin odasından hafif fısıltılar duydu. Önce bir şey taşınıyor sandı. Sonra kısık sesle konuştuğunu anladı. Kapıyı usulca araladı.
Oda sıcak masa lambasıyla aydınlıktı. Defne yeni metalik yağlı boyalarını tek tek inceliyor, tonlarını tartıyordu. Bir kenarda fırçalar sıralanmıştı. Lambayı biraz sağa itti, çalışma yüzeyine baktı, sonra memnun gözlemlerle albümü açtı.
Hâlâ uyumadın mı? dedi Nesrin kısık bir sesle, Defnenin büyüsünü bozmaktan çekinerek.
Defne döndü; uykusuz değildi, bakışları istek ve heyecan doluydu.
Uyumam, dedi sırrını paylaşır gibi. Yeni bir tabloya başlamak istiyorum, hemen şimdi. Düşünsene: Kocaman bir saray, kuleleri bulutlara değiyor. Çevresi parlayan, büyülü bir orman. Gökyüzünde ise onlarca ejderha, hepsi bize doğru geliyor, sanki bir sır anlatacakmış gibi.
Nesrin istemsizce gülümsedi. Kapının kenarına yaslanıp kızını seyretti. Loş ışık altında, Defne bir sihirbaza benziyordu, yeni büyüsüne başlamaya hazır
Gerçekten büyülü, fısıldadı Nesrin, içindeki engin huzuru hissederek. Nerede çizeceksin? Tuvalde mi?
Duvarda, dedi Defne kendinden emin bir şekilde. Odayı süzüp masalını orada görüyormuş gibi. Salonda. O bizim hikâyemiz olacak! Hep gözümüzün önünde duracak, başımızdan geçen her şeyi anımsatacak.
Nesrin başını salladı. Boğazında yumuşak bir düğüm, gözüne dolan yaşlar vardı; ama bu ne hüzünden, ne de kırgınlıktan, içten gelen bir huzurdan kaynaklanıyordu. Şimdi anladı: Ev; duvarı, eşyası, mükemmel dekorasyonu olan değil, hayalini duvara çizebildiğin, seni anlayan bir yermiş meğer. Hayalini sesli söyleyebildiğin, fikirlerinin aptalca bulunmadığı yer Her renk darbesinde bir parça hayat, bir parça gerçek varmış.
Ertesi sabah, eve kahve kokusu yayıldı. Nesrin esneyip mutfağa yürüdüorada Defne onu bekliyordu. Masada iki fincan kahve, yanlarında sandviçler vardı. Defne tekrar parlıyordu:
Anne, bak ne buldum! diye haykırıp büyük bir kâğıt açtı önünde.
Kağıtta yarım bir eskiz vardı ama şimdiden etkileyiciydi. Devasa bir kale, sayısız kule, her biri farklı şekil; biri sivri, biri kemerli, biri gizli… Etrafında içten ışıldayan ağaçlarla bir bahçe. Ve üstünde kanat çırpan, meraklı gibi bakan ejderhalar.
Burası bizim aile kalemiz olacak, dedi Defne. Kuleleri, gizli geçitleri ve ışıklı çiçekleriyle. Duvara çizeceğim! Bugün başlayabilir miyim?
Nesrin her ayrıntıyı dikkatle incelediiçinde sıcaklık, sevgi vardı. İçini sessizce mutluluk doldurdu, gülümsedi:
Harika bir fikir! Nereden başlayalım? En yüksek kuleden mi? Yoksa bahçeden mi?
Defne bir an düşündü. Sonra kesin kararlı bir şekilde başını salladı:
Kuleden, dedi. O bir deniz feneri gibi olacak. Herkes buranın bizim evimiz olduğunu görecek!
Nesrin kızına baktı: Gözlerindeki ateş, elindeki sabırsız sıkılmışlık, o çizdiği kale O an kesin biliyordu: Artık o eski, adım başı dikkat gerektiren eve dönülmeyecekti. Çünkü burada, renkte, çizikte, tamamlanmamış sanatta, aradıkları tek gerçek şeyi bulmuşlardı: kendi evlerini.
Kendi olabildikleri, masalların doğduğu o evi.




