Kurtuluş
Sabahın en kör vaktinde, telefonun acımasız ve ısrarlı şekilde çalmasıyla uyandım. Derin uykunun içindeyken, beklenmedik bir alarm gibi o sesin içime işlediğini hissettim; göz kapaklarım kurşun gibi ağırdı. Odam yarı karanlıktıkalın perdeler gün ışığını tamamen kesecek şekilde çekilmişti. Tek aydınlık, telefonun beni saate baktırmaya zorlayan loş ekranıydı: saat altıya çeyrek vardı. Telaşla telefona uzandım, gözlerimi ovuşturarak kim arıyor diye ekrana baktım. Parmaklarım soğuk kasayı buldu ve hâlâ idrak edemediğim bir hâlde telefonu kulağıma götürdüm.
Alo, anne? dedim uykulu bir sesle. Yine ne oldu?
Karşıdan annemin sesi titrek ve kesik kesik geldi, öyle ki tüylerim ürperdi:
Elif, babanı hastaneye kaldırdılar! Kalp krizi geçirmiş!
Yatağın içinde doğruldum, telefonu öyle sıkı tutuyordum ki, parmak eklemlerim bembeyaz kesildi. Uykudan eser kalmadı; başımda görünmez bir düğme çevrilmişti sanki, içimi aniden bir boşluk kapladı.
Anladım, kısa bir yanıt verdim; aslında sakin konuşmaya çalışıyordum, ama içimde her şey büzüşmüştü.
Gelecek misin? Annemin sesinde, cılız ve çaresiz bir umut vardı. Yoğun bakımda, durumu ciddi Ben çok korkuyorum
Bilmiyorum, anne. Doğruyu söylemek gerekirse, gelmek istemiyorum, Bir süre sustum, sonra söylediğim kendi laflarıma kendim bile şaşırdım; sesim öyle duygusuzdu ki, sanki konuşan ben değilim. Babamla aramızın nasıl olduğunu biliyorsun.
Telefonda kocaman bir sessizlik oldu. Sadece annemin kısık nefesini duyuyordum, bu sessizlik en ağır laflardan bile fazla üzerime çöktü. Sonunda, güçlükle, neredeyse fısıldayarak:
Elif, o senin baban
Eee, ne olmuş yani? Sözlerime kendim de şaşırdım; içimde bir damla bile acıma yoktu. O, benim çocukluğumu cehenneme çevirmesine engel olmadı. Neden şimdi ona acıyayım? Affet, ama ona bir şey olursa ağlamam.
Konuşmayı sonlandırıp telefonu yatağa fırlattım ve tavana baktım. Baba! Ne garip bir kelime Hayatım boyunca, bu adamdan doğru düzgün bir ilgi ya da güven görmemiştim. Yıllar geçtikçe, sorunlar katlandı.
Babamdan ilk ne zaman nefret ettiğimi asla unutamam.
On yaşındaydım. Okuldan eve dönmüştüm, elimde resim dersi için yaptığım bir aile tablosu vardı. Herkesin yüzünde renkli gülümsemeler, evimiz cıvıl cıvıldı. Babam gelsin, beğensin diye beklemiştim. O zaten evdeydive yine alkollüydü. Evin içine girer girmez burnuma alkol kokusu çarptı.
Babam koltukta, saçları dağınık, yanına boş şişe çekmiş öyle oturuyordu. Sessizce yaklaşarak resmimi uzattım. Bir an bakıp umursamazca masanın üstüne attı.
Kafanı çalıştır biraz! Sesi boğuktu, ama siniri artıyordu. Bütün gün çalışıyorum, sen resmen saçma sapan çizimler getirmişsin!
Bir şeyler anlatmaya kalkıştım; onun için yaptığımı söyleyecektim. Fakat izin vermedi. Bir anda kalkıp beni kolumdan kavrayıp kapıya doğru itti.
Burada benim otoritemi anlamadan ayak basma! diye bağırdı.
Kendimi ince okul önlüğümle apartmanın soğuk merdivenlerinde buldum. Dışarıda kış ayazı vardı ama ben titrediğimin bile farkında değildimsadece kapıyı yumruklayıp ağlıyordum. İçerden ise bağırıyordu:
Defol git! Sen benim kızım değilsin!
Belki bir saatten fazla kapıda kaldım, sonunda eve dönen iyi kalpli komşumuz beni aldı, içeri sokup ısıttı. Çok ağır bir zatürreyle bir ay hastanede yatmak zorunda kaldım. Olayı hemen kapattılarannem, babamı koruyup sosyal hizmetlere kızım kendisi dışarı çıktı, kapı da yanlışlıkla kapanmış dedi.
On dört yaşımda, ilk kez ilçedeki matematik yarışmasında birinci olmuştum. Sertifikamı göğsüme bastıra bastıra eve döndüm, annem sarılır diye umut ettim. Fakat eve girdiğimde annem yoktu, babam ise, yine koltukta bira içerken suratında küçümseyen bir ifadeyle:
Hayrola, neden seviniyorsun? dedi.
Matematikte birinci oldum, dedim hemen odama kaçmak ister gibi. Onunla konuşmak istemezdim, hele sarhoşken.
Sevindiğine bak! Düzgün kız evladı evlilik hayali kurar, saçma sınavlarla uğraşmaz. Zaten kim seni alacak? Üstelik de çirkinliğine bak!
Belgemin köşesini buruşturup odama kapandım. Kağıda daldım, parlak başarı belgesi birden anlamını yitirmişti. Babam neden bu kadar acımasızdı? Neden bana ve anneme her akşam hakaret ediyordu? Annem ise hep susuyordu
On altı yaşımda ilk defa annem için karşısına çıkmıştım. O akşam gene her zamanki gibiydi: işten somurtarak, rahatsız bir ifadeyle eve geldi. Annem yemek hazırlamıştı, patatesler biraz yanmıştı. O anda sabrı taştı.
Hiçbir işe yaramazsın! diye tabağı itti. Sonra annemin saçlarından çekiştirdi, kemeri eline aldı…
Artık dayanamadım, masa başında kalkıp:
Yeter! O da insan, yorulmuş, dediğimde
Anında, kemerin darbesi sırtıma indi. Babam dişlerini sıkarak:
Burnunu sokarsan daha beteri olur, dedi.
Böyle anı çoktu. O yüzden evde nadir kaldım. Arkadaşlarımda, akrabada, çoğunlukla da sırf acıyan sınıf öğretmenimin yanında gecelerdim. Hoca kaç kez yetkililere başvurdu; ama kimse bir şey yapamadı
Bir saat sonra toparlandım, hastaneye gitmeye karar verdim. Jeanimi, kalın kazak giyip otomatik hareketlerle saçlarımı taradım. Anneme destek olmam lazımdı; sonuçta aileydik, o kötü durumdaydı şimdi.
Yoğun bakım koridorunda, tabelalara bakarak yürüdüm. Annem plastik bir sandalyede, elinde buruşturulmuş bir mendil, gözyaşıyla bekliyordu. Yanına yaklaşınca başını kaldırıp birden fırladı:
Kızım Geldiğine çok sevindim dedi, boynuma sarılıp hıçkırarak.
Sadece sarıldım, ama içimde büyüyen bir huzursuzluk vardı. Anneme değilannem suçsuzdu. Asıl bu sahte “acı çekiyormuşum” oyunundan, iyi evlat rolü yapmak zorunda olmaktan tiksiniyordum.
Durumu nasıl? Hafifçe uzaklaşıp, gözlerine baktım.
Doktorlar kritik diyor Kalbi çok yorulmuş, dedi, mendili daha da buruşturdu, gözyaşı yine aktı. O aslında böyle değildi; önceden iyiydi Hatırlıyorsun, değil mi?
Acı bir tebessüm dudaklarımda kendiliğinden belirdi. Tabii ki hatırlıyorum. Hafızamda hala birkaç silik, neredeyse rüya gibi anılar vardı: gençken, beni omzuna alırdı, gülerek saçma şarkılar mırıldanır, ben de kıkırdardım. Bazen de bisiklet sürerken arkamdan tutup, korkma, düşmezsin derdi
Ama o güzelim anlar, zamanla acımasızlık ve alkolle silindi. Artık o çocukluk kareleri bana bir roman kahramanının hayatı gibi, buzlu bir camın arkasında kaldı.
Anne, şimdi eski günleri konuşmayalım, dedim kısık, ama kesin bir sesle. Doktorlar ne diyor?
Annem sırılsıklam olmuş mendili bükerek anlatmaya devam etti.
Bekleyeceğiz, dua edeceğiz dediler.
Koridorda yan yana iki plastik sandalyede oturduk. Zaman yavaş aktı, bitmek bilmeyen bir çamur gibi. Annemi izledim; her doktor çıkışında sıçrıyor, ismiyle çağrılır mı diye bakıyor, kapı kapanınca tekrar çöküyordu. Elleri sürekli bükülüp çözülüyorduygularını bastırmak için çabalıyordu.
Birkaç saat sonra genç bir doktor çıktı. Yorgun, hastanenin maratonundan sarkmış bir surat, lekeli önlük.
Yakını mısınız? diye sordu kısık bir sesle.
Annem yerinden öyle hızlı fırladı ki, neredeyse dengesini kaybedecekti.
Evet, biz Durumu nasıl? dedi, hâlâ umut arayan bir sesle.
Doktor düzgünce sözcüklerini seçti:
Durumu stabil ama hâlâ ağır. Ne ilerisi ne gerisi için kesin konuşamayız. Uzun tedavi ve rehabilitasyon gerekecek.
Ziyaret edelim mi? Annemin gözlerinde tekrar bir ışık yanmıştı.
Sadece kısa süreli, tek tek, doktor başını salladı.
Babam, dümdüz yatıyordu, gözleri kapalı, zayıf ve bembeyaz bir yüz. Kolunda serum, göğsünde monitör kabloları. Gözümde artık ne öfkeli, ne korkutucu, ne de otoriteydi. Sadece bir hasta, aciz bir adamdı şimdi.
Yatağının yanında durdum, ne yapacağımı bilmiyordum. Elini tutsam, teselli sözleri söylesem, samimi olmazdı. İçimde en ufak bir acıma, öfke, üzüntü yoktu. Sadece soğuk bir kayıtsızlık vardı.
İşte karşı karşıyayız, dedim fısıldayarak. Aslında buraya gelmek istemezdim.
Tepki yoktunefesi düzenliydi, gözleri kapalıydı. Bir sandalyeye çöküp öylece baktım.
Neden bana böyle davrandığını yıllarca anlamaya çalıştım, dedim, ifadesiz yüzüne. Belki hayat seni de yıktı, değiştin Ama hiçbir açıklama yeterli olmadı. Belki bir zamanlar başka bir insandın. Ama bana sadece nefreti öğrettin.
Cümlemin sonunda sesim çatallar gibi oldu; hemen kendimi toparladım, yumruklarımı sıktım.
Büyüdüm, baba, dedim, buruk bir tebessümle. En kötüsü ne biliyor musun? Beni kırmayı başardın. Şimdi kimseye yakın olamıyorum, çocuk istemiyorum, aşka inancım kalmadı. Çünkü çocukluğumda tek gördüğüm acı ve aşağılamaydı. Bunu da sana borçluyum.
Yüzüne tekrar baktım. İçimde kısa bir anlık merhamet dalgası geçtibir gölge gibi hemen silindi, yerini berrak bir soğukluğa bıraktı.
Yaşar mısın, ölür müsün bilmiyorum. Umurumda bile değil. Sırf annem için geldim buraya. O hâlâ içinde bir iyi yan arıyor. Ben sadece onun mutlu olmasını istiyorum. Eğer gerekirse bu tiyatroyu sürdüreceğim.
Yavaşça kalktım, son bir kez suratına baktım:
Hoşça kal, baba. Ya da ne bileyim, belki de hoşça kalma… dedim ve çıktım.
Annemi kapıda gergin beklerken buldum, bluzunun kenarını tutup kapıyı kolluyordu. Beni görür görmez yüzünde endişe ve umut belirdi.
Nasıl? dedi telaşla yaklaşıp.
Gördün zaten, bir dakikada ne değişecek ki? dedim vurdumduymazca, sonra acı bir alayla ekledim: Böyle sessiz olması daha iyi bence.
Annem gözlerini kapatıp, ağlamaya çalıştı, ama hemen ardından güçlükle güldü.
Böyle deme Elif… O senin baban. Sen iyi yaşayasın diye uğraştı, belki de eğitim vermeye çalıştı!
Sessizce başımı salladım, annemle tartışmadım. Onun o umuda tutunan bakışlarını iyi tanıyordum. O yine her detaydan umut devşirecek, kırıntıdan her şey düzelecek diyecek. Yine de onun hayallerini yıkmak istemedim. Tek isteğim, bu berbat günün bitmesiydi.
Hastaneden çıkarken adımlarım yavaşladı. Gözüm gün ışığına alışık değildi; otomata kartımı uzattım, düğmeye bastım… Kahve makinesi çalışırken, hafifçe titreyen parmaklarımla telefonumu aldım. Kişilerden Denizin adını buldum.
Denizle birlikte çalışıyoruz. Son bir-iki aydır ise mesai arkadaşlığından öteye geçtik; dost gibi olduk. Romantik anlamda bir şey yoktu aramızdakahve sohbetleri, şirkette mizahlar, bazen iş çıkışı birer çay içmeye gitmeler Ama Denizin yanında kendim olabiliyordum.
Telefon iki defa çaldı, aradıktan sonra:
Efendim?
Deniz Sana gelebilir miyim? Sadece yanında oturmak, konuşmak, susmak Yalnız kalmak istemiyorum.
Kısa bir sessizlik oldu. Bir an fazla mı oldum diye düşündüm ama Deniz hemen cevapladı:
Tabii, gel. Evdeyim. Kapı açık.
Telefonu kapattım, elimi çevresinde sıkıca tuttuğum plastik kahve bardağına kaydırdım. Soğumuştu ama bir yudum aldım; acımsı, ılıman bir tat biraz toparladı beni. Bunca yılda inşa ettiğim soğuk zırhın arasından ufak bir sıcaklık sızar gibi oldu. Belki hâlâ umut vardı. Belki hâlâ iyi, huzurlu, güvenli bir hayat mümkündü.
Denize giderken onun sevdiği küçük bir fırına uğradım. Fırın sıcak, vanilyalı bir hamur kokusuyla sarılmıştı. Favorisi olan bademli kruvasanı, yanına da birkaç çikolatalı muffin ekledimne olur ne olmaz. Kasadaki adam poşeti hazırlarken aynadan kendime baktım; yüzüm yorgundu ama gözlerimde sabahki gibi bir boşluk kalmamıştı.
Denize ne anlatacağımı bilmiyordum Onu dertlerimle boğmak istemezdim, teselli aramak da niyetim değildi. Tek isteğim, acıtmayan, kırmayan, yargılamayan birinin yanında olmak.
Gerçekten de Denizin evi açıktı. Sessizce kapıyı tıklattım, ama zaten içeri girmemde sakınca yoktu. Birkaç saniye sonra, kapıda pijamayla, biraz uykulu ama sımsıcak gülümseyen Deniz belirdi.
Hoş geldin, dedi ve gelip sıkıca sarıldı. Ne oldu?
Bir an kucağında hareketsiz kaldım, kokusu bile tanıdıktı. Sıcak, yargısız, sığınak gibiydi. Omzuna başımı koyup fısıldadım:
Babam hastanede. Kalp krizi.
Vay be… Deniz az araladı; yüzüme dikkatlice baktı, derinliğini anlamak istedi. Sen nasılsın?
Hiçbir şey hissetmiyorum, Omuz silkerek cevap verdim ve gerçekten de içim bomboştu. Bu beni korkutuyordu.
Hadi geçelim mutfağa. Sana gerçek kahve yapayım, otomattaki gibi olmaz, deyip beni mutfağa götürdü.
Mutfağın küçük masasındaki sandalyelerden birine oturduk. Deniz kahve yaparken, getirip önüme kruvasan koydu. Her hareketi sakindi. Soru sormadan, acele ettirmeden yanımda oturdu. Konuşmak istemezsem, zorlamadı.
Önce sessizce kahve içtik. Sadece makinenin tıslaması, kaşığın fincana vurması, caddedeki uzaktaki trafik sesi Sıklıkla göz göze geliyorduk ama rahatsızlık değil, içimde hafif bir sıcaklık vardı.
Biliyor musun, diye başladım, en çok babam gibi olmaktan korktum hayatım boyunca.
Deniz ikinci kahveyi koyarken bekledi, acele etmedi. Sessizce dinliyordu.
Babam gibi olurum da bir gün başkalarına zarar veririm Ama başka bir şey oldu: Yakınlıktan, güvenmekten, tekrar acı çekmekten korkmaya başladım.
Sesim düzdü ama bariz bir yorgunluk vardı. Deniz hafifçe elimi tuttu. Parmağı sıcaktı, dokunuşu çok hafif, ama öyle içten bir destek vardı ki, irkildim.
Sen o değilsin. Bambaşkasın, dedi.
Nereden biliyorsun? Gözlerim nemlendi, şaşırdım çünkü bu kadar net konuşmamıştım kimseye. Mesela bazen ben de işte sinirlenince bağırmak istiyorum, ufak şeyler için çileden çıkıyorum
Her gün seni görüyorum, dedi. Yeni başlayanlara defalarca aynı şeyleri anlatıyorsun, üzülüyorsun işleri aksayınca; işini geçiştirmek yerine önem veriyorsun. Bahçedeki kedinden bahsederken nasıl gözlerin parlıyor, farkında değilsin. Bunlar başkalarını kırmak isteyen biri özellikleri değil. Bunlar derin, şefkatli, gerçek bir insanın özellikleri.
İlk defa hafifçe gülümsedim, bu kez biraz daha içtendi.
Kedi bir tek beni koşulsuz seviyor sanki, dedim şakayla.
Bir tek o değil, Deniz hafif, kararlı bir sesle gülümsedi. İş yerinde de seviliyor; mahallenin teyzeleri seni seviyor; dostların var.
Ancak sustum, kahveme baktım. Mutfağı hafif bir huzur kaplamıştı; taze kahve, bademli kruvasanlar… Onlar hâlâ tabağında duruyordu ama.
En tuhafı ne biliyor musun? dedim bardağın kenarıyla oynayıp. Babam için hiçbir şey hissetmemek Aslında başına bir şey gelmese de olurdu diye bile düşündüğüm oluyor.
Normal bu, dedi Deniz, hafifçe başını salladı. Duygularını senden başka kimse yönetemez. Kimseye borçlu değilsin.
Annem bekliyor ki ben de başında olayım; bakayım, destek olayım, dua edeyim Tabii ki o hala hayal kuruyor! Ama istemiyorum, içimden gelmiyor.
Yine de bu da sorun değil, dedi Deniz yumuşakça. Kimse seni affetmeye zorlayamaz. Kimseye, ideal evlat gibi davranmak zorunda değilsin. Burası senin hayatın!
Bir an derin nefes aldım, içimde birikmiş o kasılmayı bırakmaya başladım. Omuzlarım gevşedi, nefesim düzeldi.
Küçüktüm, dedim usulca, yıllar boyunca babamdan özür dilerim, sana haksızlık ettim lafını hayal ettim. Canımı yaktığını görecek, değişecek sandım. Artık biliyorum ki bu asla olmayacak.
Sen artık o kız değilsin, dedi Deniz, sakin ama net bir tonda. Büyüdün. Kendi korumayı öğrenmişsin, fark etmesen de.
Annem hâlâ değişir diyor, dedim fısıltıyla, bardağıma bakıyordum. O kadar şeye, acıya rağmen hala
Belki hayatına tutunmak için inanç arıyor, diye mırıldandı Deniz yeni kahve doldururken. Herkes durumu başka şekilde yaşar. O umudu seçti, sen gerçeklerle yüzleşmeyi. İkisi de yanlış değil. Sadece farklı baş etme yöntemleri.
Bu kadar incelikli yaklaşmasına şaşırdım.
Hep böyle doğru şeyleri mi söylersin? dedim hafifçe gülerek.
Hayır, dedi samimiyetle. Dinlemeye çalışıyorum. Yargılamamaya. Bence birinin asıl ihtiyacı bu.
Birlikte kruvasanları paylaştık, kahvemizi içtik. Sonra üstüme bir yorgunluk çöktü; sabahki uyanma, hastane saatleri, bütün bu konuşmalar, yıllardır dile gelmeyenleri dillendirmek her şey enerjimi bitirmişti. Gözkapaklarım ağırlaştı.
Kalabilirim, değil mi? dedim birden, kendi kendime bile şaşırarak. Bu gece yalnız kalmak istemiyorum.
Elbette, dedi Deniz hiç düşünmeden. Yatak odası senin; ben salonda yatarım.
Teşekkür ederim. Sen gerçekten en iyi dostumsun
Televizyonu açtı, ekranı renkli bir komedi doldurdu. Olayları neredeyse hiç takip etmeden yan yana sustuk; bazen ufak tefek geçmiş esprileri, bazen komik bir sahneyi paylaştık. Ama çoğu zaman sustukbu sessizlik öyle güzel, öyle doğal geldi ki, kelimelere gerek yoktu. Destek işte bazen sadece orada var olmakmış.
Akşama doğru annemi aradım. Ekrana bir süre dalıp, cesaretimi toplayıp tuşa bastım.
Anne, nasılsın? Kusura bakma, birden çıkıp gittim.
Sorun değil, kızım. Şükür ki umudum var, dedi yorgun, ama sitem etmeden. Sen kendini üzme. Doktorlar stabil diyor. Tansiyonu, kalbi şu an iyi.
Bunu duymak iyi geldi, dedim. Hafifledim, ama bu rahatlama babamla ilgili değildi. Aslında cuma günü tekrar gitmek zorunda kalmayacağım için sevinmiştim.
Yarın gelir misin? dedi sessizce, umutla.
Bilmem anne, sonra konuşalım. Biraz zamana ihtiyacım var.
Tamam. Kendine iyi bak, dedi.
Telefonu kapattım, uzun bir nefes aldım. Elimi yüzümde gezdirip, bir örtü varmış gibi silip attım.
Her şey yolunda mı? diye Deniz döndü. Zorlamayan, sabırlı bir bakıştı.
Annem iyi, dedim. Ben bilmiyorum İçimde hem boşluk var hem yorgunluk, hem de suçluluk, öfke, üzüntü Sanki bir bardağa farklı ilaçlar konmuş ve hangisi ağır basıyor, çıkartamıyorum.
Sadece nefes al. Bir gün geçti, diğeri gelsin, dedi Deniz, kısık bir sesle. Hayat, hemen cevap bulmasını beklemiyor. Plan yapmana da gerek yok. Şimdilik bugünü yaşasan yeter.
Ertesi gün hastaneye tekrar gitmeye karar verdim. Son noktayı koymak istedim, kendi içimde olsun istedim.
Babamın odası sakindi. Dün gibi değildi; rengi açılmıştı, nefesi düzenliydi, gözleri açıktı. Bana bakınca tanıdığından şüphelendim, ya da tanımazdan geldi. Yatağına yaklaşıp yumruklarımı sıkarak kendimi tuttum.
Merhaba, dedim düz bir sesle. Sana son kez geliyorum. Hayatta kaldın, umarım dersini alırsın.
Kısa bir sessizlik direnç, bakış, sözcük bekledim. Ama hiç tepki yoktu, tavana baktı. Bu yanıt bile bana tuhaf bir huzur verdi.
Seni affetmiyorum, dedim sessizce. Ama ömrüm boyunca kin tutmayacağım. Sadece bırakmaya çalışacağım. Yoksa asla özgür olamam, kendi hayatımı kuramam.
Ağır adımlarla kapıya yürüdüm, tam çıkmadan geriye baktım: O hala kıpırdamadan tavana bakıyordu.
Hoşça kal, dedim fısıltıyla.
Dışarıda güneş sıcacık vuruyordu. Parkta çocuk sesleri yükseliyorgülüş, koşuşturma Kaldırımda insanlar aceleyle yürüyordu: elinde kahveyle, market çantasıyla, biri telefonda neşeyle konuşuyordu. Hayat akar gibisıradan, küçük sevinçlerle. Birden, kendi hayatımın da devam edebileceğini hissettim. Korkusuzca. Artık geçmiş yükünü, mucize beklemenin gereksizliğini bırakarak
Telefonumu alıp, bir an duraksayıp Deniz’e mesaj yazdım: Gene gelebilir miyim? Paylaşmaya ihtiyacım var.
Bir saat sonra yine onun mutfağındaydım. Deniz önüme taze demlenmiş çay koydu, karşıma oturdu; yine sormadı, acele ettirmedi. Konuşmaya başladım. Önce çekinerek, sonra rahatladıkça daha açık. Çocukluğumdan, içimde gömdüğüm acılardan, babama benzemekten korkmaktan… Gözyaşı yoktu, sadece içsel bir rahatlama vardı, gerçekleri artık saklamadan paylaşmak.
Sanırım psikolog desteği almam gerek, dedim, bardağımdan yükselen buharı izleyerek. Artık geçmişe bakmadan, suçluluk duymadan yaşamak istiyorum. Kendimi ve duygularımı sevebilmek istiyorum.
Harika bir karar, dedi Deniz. İyi bir uzman tanıyorum, numarasını verebilirim. Dinlemeyi iyi bilir.
Sağ ol, dedim, bu defa farklı bir sıcaklıkla gülümsedim. Şunu yeni fark ettim: Onunla ilgili daha önce böyle açık hiç konuşmamıştım. Hep içimde sakladım, utanıp sanki suçlu gibi. Zayıf veya nankör görünmekten korktum.
Burada utanacak bir şey yok, dedi Deniz, bakışı hiç kaçmadan. Sana yapılanlar için suçlu değilsin. Kimseye duygularını veya iyileşme biçimini açıklamak zorunda değilsin.
Başımı salladım. İçimde halen tam kabullenmemişsem de, ilk kez kabul için adım attım. Kafamda yavaşça bir açıklık doğuyordu, yıllardır sisli olan yollar aydınlanıyor gibiydi.
Şimdi ne yapacaksın? dedi Deniz.
Henüz tam bilmiyorum, dedim, pencereden dışarı bakarak. Ama ne yapmayacağımı iyi biliyorum. Artık değişmesini beklemeyeceğim. Hissetmediklerim için kendimi suçlamayacağım. Mutlu olmaktan çekinmeyeceğim. Ve hayattan kaçıp saklanmayacağım.
Bence de bu bir plan, dedi Deniz, o samimi gülümsemesiyle.Ve yeni bir başlangıç için ilk adım.
Kafamı kaldırıp günbatımında altın rengine boyanmış binaları izledim. İçimde, yıllardır hissetmediğim hafiflik vardı. Belki de şimdi, hayatım yeni başlıyordu.




