Geciken Yüzük
Boşuna geldin, Kadir. Artık yerler dolu.
Kapıda durmuştu, geri çekilmedi. Zalım olmak istediğinden değil. Sadece, kapının aralığı dardı ve o anı kendi bedeniyle kapatmıştı. Buradaki açık gerçekliği henüz tam kavrayamamıştı Kadir.
Eline çiçekler almıştı gelirken. Beyaz krizantem, on beş kadar, metro çıkışındaki çiçekçide craft kâğıdına sardırmıştı. Satıcı kadın sordu: “Özel bir sebep mi var?” dedi. “Önemli bir konuşmam var,” dedi Kadir. Kadın başıyla onayladı, bir de okaliptüs dalı ekledi, hediye. O an Kadir için güzel bir işaretti bu.
Şimdi üçüncü katta, merdiven sahanlığında, elinde krizantemlerle duruyordu Kadir. Goncaya bakıyordu. Üzerinde ev hali, mavi, minik beyaz çiçekli bir sabahlık. Saçları tepede toplanmış. Süslenmek için değil, sıradan ev hali işte. Açıkça belli ki misafir beklemiyordu. Ya da bekliyordu, ama o değil.
İzin var mı? Hiç değilse konuşalım biraz.
Ne konuşacağız Kadir.
Soru değildi bu. Kesin, yorgun bir cümleydi. Kasımda camı sıkı sıkıya kapatmak gibi.
Evden börek kokusu geliyordu. Sadece hamur işi değil, tam da börek, bildik. Goncanın ilk tanıştıkları günlerde yaptığı-bildiği börek. Lahana ve yumurtalı. O kokunun olduğu yere gelmek, Kadirde neredeyse bir şartlanmaya yol açmıştı; börek varsa evde huzur vardır, demek ki beni bekliyorlar…
Ama bugün, börek başkası için pişiyor.
Goncanın arkasındaki koridordan hafif sarı bir ışık süzülüyordu. Mutfaktan, bir erkek sesi yükseldi:
Gonca, böreğin süresi beş mi, on mu dakika daha?
Başını hafifçe çevirdi Gonca:
On dakika daha, Emir.
Emir… Mutfakta bir Emir vardı ve börek pişme süresini soruyordu. Kadirin elindeki çiçekler soğumaya başlamıştı.
Nasıl aşağı indiğini hatırlamıyor. Sadece asansör çağırmadan, merdivenleri tırmanarak indiğini anımsıyor. Otuz altı basamak. Üç kat, her kat on iki basamak. Dışarıda hava artı iki derece ve ince, neredeyse görünmeyen bir yağmur. Arabasına oturdu, çiçekleri arka koltuğa bıraktı, uzun uzun ön cama yağan damlalara baktı.
Sonra, ceketinin cebinden küçücük kadife, lacivert bir kutu çıkardı. Açtı. Yüzük, bembeyaz bir yastıkta, sokak lambasının ışığında parlıyordu. Sade bir altın, küçücük pırlanta, ucuz da değil. O kadar çok baktı, seçti ki, bir saatten fazla kuyumcuda kaldı, denedi, danıştı.
Kutuyu şak diye kapattı, cebine koydu.
On yıl… On yıldır bu kadını tanıyordu. Tanıştıklarında onun yaşı kırk dört, Kadirinki kırk beşti. Ortak bir arkadaşın yönlendirdiği, şirket dışı bir yemekte Gonca o dönem mutfak şefi olarak çalışıyordu, evliydi, ama evliliği bitmiş gibiydi. Kocası içiyordu, çok değil, ama sürekli. Sekiz yıl kadar sessiz sedasız dayandı. Kadir onu pencere kenarında görmüştü. Elinde kadeh, dışarı bakıyordu. Onun içinde anlatamadığı bir şey vardı. Güzellikten de öte… Belki onurlu bir duruş.
Kadir yaklaştı. İki saat konuştular, etrafları dans edip içerken. Gonca sessizce güldü, elini ağzına kapatarak. Sonradan açıklamıştı; gençken dişlerinden utanırmış. Oysa dişleri güzel ve düzgündü, Kadir hemen o anda söyledi bunu ve Gonca utandı.
Altı ay sonra Gonca boşandı. Bir yıl içinde ilişkileri başlamıştı; ilişkiden daha çok bir yakınlıktı bu.
Kadir, uzun yıllardır yalnızdı, bir boşanma atlatmış, üniversitede okuyan bir oğlu vardı, ayrı şehirde. Kendi evi, arabası, bir inşaat firmasının proje mühendisiydi, maddi kaygısı yok denecek kadar azdı. Gonca ile buluşmalar hayatının sıcak, huzurlu bir parçası oldu. Ne zaman isterse uğrar, Gonca hep kapısını açardı. İstediğinde gider, Gonca el koymazdı.
Bir kez, ilişkilerinin üçüncü yılı dolarken Gonca sormuştu:
Kadir, biz nereye gidiyoruz, sence?
Biraz şaşkınlıkla omuz silkmişti Kadir. “Birlikteyiz işte,” gibi bir şey söylemişti, Gonca kabul etti ya da öyle görünmüş, Kadir doğru anladığına kanaat getirmişti.
Gonca asla sahne yapmaz, Kadirin önünde ağlamaz, hiçbir şey talep etmezdi. Bir yaz balıkçıya arkadaşlarıyla gitmiş, iki hafta boyunca hiç aramamıştı, dönüşte Gonca onları ağırlamış, balık sormuştu. O an düşünmüştü Kadir: “Gerçekten altın gibi kadın, skandalsız, beklentisiz…”
Anlamadığı şey, şimdi arabada, yağmur camlara vururken kafasında çakan şeydi: Goncanın sükûneti teslimiyet değildi. Bambaşka bir sabırdı bu; bakan, biriktiren, sonuçlar çıkaran bir insanın sabrı. Yavaş yavaş, çünkü ellili yaşlarda çoktan pek çok şey görmüştü hayatında.
Sigara yaktı. Beş yıl önce bırakmıştı ama torpidoda buruşuk eski bir paket vardı, üç sigara kalmış. Üçüncü kattaki ocamdan sızan sıcak sarı ışığa, yukarı baktı.
Sabah aradı Goncayı.
Gonca, konuşmamız lazım.
On yılda ne söylemek istiyorsan dedin zaten, ben de dün söyledim.
Gonca, dur. Boşuna değil gelmem. Yanımda yüzük vardı. Evlenme teklif edecektim.
Uzun bir sessizlik… Bağlantı koptu sandı Kadir.
Beni duyuyor musun?
Duyuyorum. Harikasın Kadir. Gerçekten. Ama artık gerek yok.
Nasıl gerek yok? Gerçekten ciddiyim. Yüzük aldım. Her şeyi düşündüm.
Ciddiyetini biliyorum. Sorun da tam bu işte.
Telefonu kapattı. Sessizce, sadece tuşa basarak.
Tekrar aradı Kadir. Açmadı Gonca. “Bir kere görüşelim, sadece konuşmak istiyorum,” diye mesaj yazdı. İki saat sonra cevap geldi: “Hayır, Kadir. Şimdi değil.” Kadir bu “şimdi değil”i “belki sonra” olarak anladı. Yanıldı.
Kuyumcu, yüzüğü on dört gün içinde iade edebileceğini söyledi. Etmedi. Masasının çekmecesine koydu, ara sıra açıp baktı. Nedenini o da bilmiyordu. Belki olduklarına inanmak için.
Bir hafta sonra. Büyük bir çiçek gönderdi iş yerine, pahalı. “Affet. Koruyacaklarımız var,” yazan bir kart iliştirdi. Gonca ikramı aldı, aramadı. Ortak tanıdık sayesinde öğrendi Kadir; Gonca çiçeği vazoya koymuş, ama suratı sakindi.
Sakin… Sevinçli de değil, duygulanmış da değil. Sadece sakin.
Bu sakinlik çıldırtıyordu Kadiri. O, başka bir Goncaya alışıktı. Ani gelişinde yüzü kızaran, Kadirin sevdiği mercimek çorbasını isteksiz hazırlayan, bir keresinde gripken şehirler arası yol gelip ilaç getiren…
O Gonca, böyle olamazdı. Böyle kapıyı kapatamazdı, sakin duramaz, kısa ve düz konuşamazdı. Demek ki onun içinde ya da çevresinde bir şeyler değişmişti. Ya da o mavi sabahlıklı kadın başkasıydı, gerçek Gonca bir yerlerde saklanıyor, Kadirin nihayet uğraşmasını bekliyordu.
Çabalamaya başladı Kadir.
Üç hafta sonra evin önünde yakaladı Goncayı. Akşam, iş çıkışı. Elinde poşetler, ağır, azıcık belini bükmüş. Koşup yanına gitti, poşetleri almaya çalıştı.
Bırak Kadir, lütfen.
Ben taşırım, ağır.
Ver Kadir.
Verdi. Uzaktan, asansöre taşırken izledi. Ardından, arkasından seslendi:
Özlüyorum, biliyor musun? Gerçekten özlüyorum.
Gonca, asansör kapısı dibinde durdu. Arkasını dönmeden, duvara bakarak:
On yıl boyunca özlememeni duydum ben. Evine git.
Asansör açıldı, bindi, kapı kapandı.
Soğuk apartmanda öylece kalakaldı Kadir. Onu anlayamadığını, zalimce davrandığını düşündü. Oysa Goncanın sözleri intikam değildi. Sadece yıllarca kendi içinde tuttuğu hesabı, bir gün çekip önüne koymuştu.
Kadir sıradan bir ailede büyümüştü, Eskişehirde. Annesi öğretmendi, babası makine ustası. Kırk yıl beraber yaşamışlardı. Hep şu modeli içeride görmüştü: anne sabreder, baba ne isterse yapar, aile yine de devam eder. Babasına kızmaz, sadece kabullenirdi. Kadın bekler, adam gelir, gider. Komşuda da, dayısında da böyleydi.
Birinci eşi Sibelle, çünkü bu modele uymadı, ayrılmışlardı. O, varlık isterdi: birlikte zaman geçirmek, sohbet etmek. Kadir hep gerilirdi bundan. Kavga, tartışmalar derken, bir gün Sibel “Yeter, ben evliyken bile yalnızım” deyip ayrıldı. Oğlu Berk beş yaşındaydı, o yara hep içten içe kaldı, Kadir ise sık sık inkâr etti.
Gonca ile güzellik, beklentisizlik sandığı şeydi.
Ama aslında o da bekliyordu. Ama sözcükle değil. Sıcaklığıyla, yaptığı börekle, kilometrelerce yol gidip ilaç taşımasıyla. Sürekli verdi, her seferinde bekledi: “Hayatım, anladım, kal…”
Kadir demedi. On yıl boyunca demedi.
Bir keresinde, altı yıl önce birlikte tatile gitmişlerdi. Ayvalıka, on gün. Tek seferlik “aile” gibi bir tatil. Aynı odada kaldılar, birlikte sahile, restorana gittiler; ikisi de aileye yakın bir yaşantı hissetmişti. On gün boyunca Goncada hafiflik vardı, gülmekten çekinmez, bir gün sahilde elini tutmuştu, izin beklemeden. Kadir, bir an eliyle elini çekmek istemedi, ama içinde bir tedirginlik, gereksiz resmiyet hissetti.
Dönüşte, adım adım araya mesafe koydu, fark etmeden, sözcüksüz. Daha az uğradı. Daha da az… Gonca bir şey sormadı.
İşte, “Ne güzel kadın, akıllı, anlıyor,” diye düşündü. Gitmeyeceğinden emindi.
Emiri, Gonca bir buçuk yıl önce tanıdı. Ne internetten, ne uygulamadan; kuzenin yazlığında. Emir, çatı tamiri için gelmişti, kuzeninin kocasının arkadaşıydı. Evli değil, Fabrikada usta olarak çalışıyordu, aynı semtte oturuyordu. Asıl adı Emir Şenol, herkes Emir derdi. Elli iki yaşında, kısa boylu, kalıplı, sağlam işçi elleri vardı, ağır konuşan bir adamdı. Güzellikten ziyade gönlünde sıcak bir sabır.
Kuzen bir iki kere sormuş Goncaya, “O Emir sorup duruyor seni, yalnız mı yaşıyor diye.” Sonra yine onlara yemek hazırladı, “tesadüf” gibi ikisini yeniden bir araya getirdi. Emir, Goncayı eve kadar arabasıyla bırakırken:
Arada sizi arayabilir miyim? dedi.
Gonca bir saniye düşündü. Kafasında on yılı bir film gibi çevirdi Kadirle. “Ara,” dedi.
Bu tam on dört ay önceydi.
Kadir, Emiri Goncadan değil, yine o kuzeninden öğrendi. Bir gün eczanede rastladı kadına, çenesini tutamadı, söyledikçe söyledi, yüzü kızardı. Kadir, taş gibi suratla dinledi, çıktı, sokakta uzun süre nereye gideceğini bilmeden yürüdü.
İşte o zaman ilk kez keskin bir sızı hissetti. Kıskançlık değil, daha başka bir şey eve gelince kilidin değişmiş olduğunu fark etmek gibi.
O gün yüzük aldı.
Bu ani, kendi karakterine aykırı, tuhaf bir karardı. Kadir genelde yavaş hareket eden, düşüncesizce hareket etmeyen biriydi. Kaybetmenin ne demek olduğunu ilk kez yakından, elle tutulabilir hissetti. Gerçek Gonca, mavi sabahlığı, börekleri, ellerinin ağzını kapama alışkanlığı.
Kuyumcuya gidip hızlıca yüzük aldı. Sanki her şeyi bir gecede değiştirecekmiş gibi…
Gitti Goncanın kapısına. Açtı Gonca. “Boşuna geldin Kadir. Yer dolu artık,” dedi Gonca. Mutfağın oradan börek kokuları, başka birine pişirilen börekler
O akşamdan sonra iki hafta daha geçti. Sabretti, aramadı. Sonra mesaj yazdı. Tarafsız bir ortamda, kafede buluşma istedi. “Tamam,” dedi Gonca. “Cumartesi dörtte, Kent Kafe, Atatürk Caddesi.”
Yirmi dakika önce geldi Kadir, cam kenarında masa seçti. Önce kahve, ikincisinde çay, tekrar kahve siparişi verdi. Gergindi ama fark ettirmemeye çalıştı. Ya da öyle sandı.
Gonca, tam saatinde geldi. Bordo renk palto giymişti, Kadirin daha önce hiç görmediği. Saçları açık, yeni bir çift kehribar küpe. Gayet iyi görünüyordu. Gösterişsiz, ama “kendini iyi hisseden” bir kadının hali vardı.
Kahve geldi, sustular.
Konuşmak istiyordun, konuş, dedi Gonca.
Gonca. Şunu bil, yüzüğü korkudan değil, gidecek başka yolum kalmadığı için de değil, seni istediğim için getirdim.
Fincanı iki eliyle tutuyordu Gonca, gayet dümdüz bakıyordu.
Şu anda öyle düşünüyorsun, inanıyorum.
Düşünmek değil, biliyorum.
Kadir. On yıl boyunca ben varım sandın. Gitmeyecek sandın. Evet, gitmedim. Hep bekledim. Acele etmedim, istemedim; sanıyordum ki bir erkeğe zorla evlenmek dökülmez. Bekledim, sen gelmedin. Ben başka birini bekledim artık.
Ya o adam… Neymiş ki? Sadece bir buçuk yıl tanıyorsun.
On dört ay.
Bak işte, beni ise on yıldır tanıyorsun.
Başını o her zamanki gibi azıcık yana eğdi Gonca, düşünürken hep böyle yapardı.
Kadir, şunu anladım. Bir insanı tanımakla onunla yaşamak başka şeyler. Seni tanıyorum. Emirle ise yaşıyorum. Her gün.
O sustu. Sonra sordu:
Aşık mısın ona?
Duraksadı Gonca.
Onunla huzurluyum. Beklemiyorum; arayacak mı, hangi gün gelecek diye düşünmüyorum. Yanımda yaşayan biriyle yan yana hissediyorum. Her gün.
Cevabımı duymak istiyorum, bu değil ki.
Cevap bu, Kadir. Senin istediğin değil.
Kadir camdan dışarı baktı. Sıradan bir cumartesi, sokakta insanlar, çocuk arabaları, köpek gezdirenler… Hayat devam ediyordu.
Ne yapayım? Söyle, yapayım, dedi. Kısık sesle.
Hiçbir şey yapma artık, Kadir.
Neden?
Fincanını koydu Gonca. Gözünde ne öfke vardı, ne de zafer.
Çünkü on yılda olmayan hiçbir şey, birkaç haftada olmaz. Yorgun düştüm. Senden değil, bu hâlden. On yıl boyunca yedek lastiktim. Sen bunu hiç görmedin, ama ben biliyordum. Sürdürdüm çünkü izin verdim. Benim de hatam. Ama şimdi başka bir seçim yapıyorum.
Sözlerinin doğruluğu canını acıttı Kadirin. Tartışmak mümkün değildi, bir gerçekti çünkü.
Biraz daha oturdular. Kahvelerini içtiler. Biraz havadan sudan sohbet ettiler, kıştan şikâyet ettiler, kentte yürütmesi yeni taş döşenen yolları konuştular. Sonra Gonca paltosunu giydi, Kadir koluna yardım etti, alışkanlıkla. Gonca geri çekilmedi ama hareketinde bitmişlik vardı, romanın son sayfası gibi.
Çıkarken dedi ki:
Sen iyi bir adamsın Kadir. Gerçekten. Ama benim adamım değilsin. Artık değil.
Sonrasında sokakta, kaldırımda yürüyüşünü izledi Kadir. Bordo palto, kasvetli kasımda…
Kadir, sonrasında hayatına “bulanık” dediği bir dönem başladı. İşinde her şey normaldi, projeleri zamanında teslim etti, müdürü memnundu. Dışarıdan gayet düzgündü. İçerisi ise susturulamayan bir gürültüydü, tam acı değil, eski bir televizyonun cızırtısı gibi…
Bir iki defa oğlu Berki aradı. Oğlu İstanbulda yazılımcıydı, evli, iki çocuk babası. Pek yakın değillerdi; ayda bir konuşurlardı, bazen daha sık. Kadir, Goncadan hiç bahsetmemişti oğluna. Korkudan değil, anlatmasının kolay olmamasından. Şimdi zaten anlatacak şey kalmamıştı.
Bir gün, kasımda, Berk sordu:
Baba bir tuhafsın. Ne oldu?
Yok bir şey, havadan işte.
Daha fazla sormadı Berk. Yanlızca torunlardan, futboldan konuştular, dizi hakkında lafladılar, kapattılar. Kadir mutfakta uzun süre karanlıkta oturdu.
Bir gece, Goncanın evinin önüne gitti. Belli bir amaç yok, yolun nereye çıktığını bilmeden yola çıkan gibi. Karşısına park etti, üçüncü katta ışığı bekledi. Perde arkasında sıcak sarı ışık. Kırık paketinden son sigarasını içti, pencereye baktı, “şimdi orada ne yapıyorlar”ı düşündü. Börek vardır içeride. Yemek masasında Emir, Goncanın tabaklarından yemek, Gonca gülünce ağzına elini götürüp götürmeyeceğine bakmak
Kötüydü. Tanımadığı bir duygu, çaresizliği.
Üşüyünce gitti.
Aralık ayında şirkette yılbaşı partisi. Gitmese ayıp olacak diye gitti. Yanında sürekli karşılaşmadığı, başka departmandan bir kadın vardı, Meltem. Boşanmış, yaşı yakın, hayat dolu bir kadındı. Sohbet ettiler. Meltem numarasını verdi, “Sıkılırsan ara,” dedi, aldı numarayı, ama hiç aramadı. Kötü olduğu için değil, yeniden başlamaya gönlü yoktu.
Yılbaşında, ardından, Kadir kendi de açıklayamadığı bir şey yaptı. Goncaya kocaman bir mesaj yazdı. Belki üç sayfa Her şeyi anladığını, on yılının boşa gitmediğini, değiştiğini, Ayvalık tatilini, orada elini tutmasından nasıl ürktüğünü, şimdi pişman olduğunu, yüzüğün hâlâ çekmecede durduğunu, her gün Goncayı aklından silmediğini anlattı.
Yanıt ertesi gün geldi:
“Kadir, her kelimesini okudum. Her şey doğru, senin için önemli olması güzel. Fakat bu senin içindir, benim için değil. Daha huzurlu olmanı isterim. Samimi söylüyorum. Ama geri dönüş yok, dönmeye ne sebep var ne de yer. İyi yaşa.”
İyi yaşa… Üç kelime. Ne kızgın, ne soğuk. Sadece bitmiş.
Ocak ayını pamuk gibi geçti. İşe gidip geldi, yemek yedi, televizyon açıktı, göz gezdirdi ama izlemiyordu. Bir gün üniversite arkadaşı Muratı aradı, ikinci evliliği olan, üç çocuklu, hayata alaycı bakan bir dost.
Birahanede oturdular, Kadir Goncayı başından itibaren anlattı. Murat dinledi, hiç bölmedi, arada bir başını salladı.
Sonra dedi:
Bak Kadir, on yıl boyunca börekleri yedin ama bir kere yemeğin hesabını ödemek istemedin. Şimdi de restorandan çıkarılınca şaşırıyorsun.
Hiç komik değil.
Ben gülmüyorum. Gerçeği söylüyorum.
Şimdi ne yapayım? Otur ör de bekle mi yani?
Ne kaldı ki başka? Her şeyi yaptın, Kadir. Geç kalmışsın. Hayatın en acı yeri bu: geç kalmak. Büyük trajedi değil, sadece zaman geçmiş, geri getirilemez.
Kadir sustu.
Gonca iyi kadın. Bir iki kere görmüştüm, yedi yıl önce doğum gününde. Güzel bir salata getirmişti. Şaşırmıştım, ne aklı başında kadın diye.
Bunu niye anlattın?
Çünkü sen bana geldin. Bir daha gitme, arama. Bırak yaşasın. Belli ki yaşamakta ilk kez. Sen de başla yaşa.
Piva parasını ödedi, gitti. Muratın “geri dönülmez” kelimesi aklında döndü durdu. Güzel ama dokunan bir kelimeydi bu.
Bir an yaşamıştı ki ileride çok düşündü. Şubatta, öğle arasında kent merkezinde yürürken onları gördü. Kısmet işte: Gonca ile Emir, bir kitapçı vitrininde. Gonca bir şey anlatıyor, vitrini gösteriyor, Emir dinliyor. Ne el ele, ne kol kola. Sadece yanyana, konuşuyorlar. Yanında huzur olan iki insan.
Uzaktan, yirmi metre kadar ilerden, durdu Kadir. Farketmediler. Goncanın kahkahasına baktı Kadir. Elini ağzına götürmeden, özgürce gülümsüyordu. On yılda ilk kez böyle açığa, rahatça güldüğünü gördü. Emir bir şey söyledi, tekrar güldü Gonca. Sonra birlikte mağazaya girdiler.
Kadir biraz daha bekledi. Sonra arkasını dönüp uzaklaştı.
İşte o anda, içinde bir şey yerinden kımıldadı. Parçalanmadı, dağılmadı; sanki yıllardır yerine oturmuş bir taş kalkınca, manzara değişti.
Kadir o gün Goncanın kahkahasını düşündü. Sakınmadan, ellerini ağzına götürmeden. On yıldır Goncaya “buna gerek yok, dişlerin çok güzel” dediğini bir kez hatırlamıştı, sonra unutmuştu. Demek ki Emir hatırlatmış ya da onun bakışı güven vermişti.
Mesele, “kim daha iyi” ya da “daha kötü” meselesi değilmiş. Biri insanı daha fazla kendisi eder, ötekisi fark etmeden azaltırmış.
Kadir bunca zaman Goncanın onu beklediğini sanıyordu. Oysa aslında Gonca kendini bekliyormuş. Yeterli cesarete erişip başka bir yol seçebilmek için. Ve sonunda da seçmiş.
Hayat hikâyeleri anlatılınca sıradan gelir. Adam değerini bilmedi, kadın gitti, adam pişman oldu… Sıradan, evet. Ama her sıradanlığın ardında on yıl, yaşanmış cumalar ve pazarlar, börek kokuları, söylenen ve söylenmeyen onlarca söz var.
Evlilikler ya da ona yakın ilişkilerde yorgunluk birikir. Beklemekten yorulmak, insandan değil. Kadir fark etmedi Goncanın yorulduğunu. Niyet kötü değildi. Ama bazen dikkatsizlik en az ihanet kadar acıtır, sadece yavaş işler.
Bir uzmana danışsa derdi ki: “Bağlılıktan kaçtınız, çünkü sorumluluğu üstlenmek tedirgin ederdi. Sonuçta başarı olmazsa, tüm yük üzerinizdeydi. Her şey havada durdukça kendinizi teselli ettiniz. Aslında hiçbir şey yok demek kolaydı.” Oysa Kadir danışan biri değildi. Ona göre gereksizdi bu laflar.
Mart ayı yağmurlu, huysuz bir şekilde geldi. Kar eriyor, tekrar yağıyor, yollar çamur ve kaygan. Kadir işe giderken düşündü: evde tadilat vakti. Özellikle mutfak. Eski dolaplar, çizilmiş tezgâh… Hep “yalnız olana gerek yok” diye ertelemişti. Şimdi sordu içinden: niye birine? Yalnızsa, kendine…
Küçük bir düşünceydi, ama son aylardakilerden farklı. Goncayla, Emirle, kayıpla ilgili değil, kendisiyle ilgili.
Ustaları aradı.
Aşk ve zaman; aslında düşündükçe birbirine sıkı sıkıya bağlı. Zaman dediğin, başkasına harcadığın süre, aşkın en çıplak biçimi. Ne sözcük, ne hediye, ne kutuda yüzük. Zaman. Geri de alamazsın. Gonca on yılını Kadire verdi. Sadece “arada bir uğradı işte, ne kaybı” sanmıştı Kadir. Oysa başka biriyle geçirebilirdi bu zamanı. Emirle örneğin, ya da başkasıyla. Belki de sadece kendine…
Elli yaşından sonra Goncanın bulduğu huzur tesadüf değildi. Sonuçtu. Geçmişi bırakabilmeyi seçti bir gün; sessiz, net, büyülü değil, sade bir olgunluk. Bir kadının ‘sevgiyle beklemeyebilir’ hareketi… Bunu kabullendi.
İlişkiler çoğu zaman bir taraf hatalı olduğu için bitmez. Genelde aynı yerde olmadıkları için biter. O birlikte sandı, Gonca ise tek başına olduğunu bildi. Anlayamadığı buydu.
Nisan ayında mutfağın işi bitti. Yepyeni dolaplar, açık renk tezgâh, başka bir ışık… Ev daha canlıydı. Cam önüne bilmediği bir saksı çiçek aldı, hoşuna gitti vitrinde. Suyunu ihmal etmedi, çiçek kurumadı.
Nisan sonunda oğlu Berk aradı. Nedensiz.
Baba, naber?
İyi. Evi yeniledim.
Ne zamandır diyordun, helal…
Sonunda oldu.
Biz Merveyle ve çocuklarla mayısta gelmek istiyoruz sana. Sakıncası yok?
Bir saniye sustu Kadir.
Gelin tabi. Ev büyük.
Emin misin?
Berk, gelin. Beklerim.
Biletleri, yolculuğu konuştular. Berk sonra dedi ki:
Baba, biraz değiştin sen. İyi anlamda. Eskiye göre daha sakinsin, muhabbet daha iyi.
Kadir bir şey demedi. Ama mutfakta oturup çay içerken düşündü; sakinlik, belki de bir şeylerin başlangıcıdır. Mutluluk demek fazla mı iddialı; belki ama bir başlangıç…
Bunu Gonca bilmiyordu. Emir de. Onlar kendi yollarında.
Mayısta Gonca, Emirle Emirin abisinin köyüne gitti. İki hafta boyunca Bursa civarında, tarlaların arasında. Hayatında ilk kez elleriyle salatalık ekti. Emir ona bakıyor, Gonca tarlada uğraşıyor, Emir dayanamayıp baktığında:
Ne bakıyorsun? demişti.
Hayran hayran, dedi Emir.
Gonca sırıttı, işine döndü, ama omuzlarında sıcak bir huzur vardı. O gece, köy evinin verandasında oturdular. Toprak, çimen kokusu, uzakta bir kuşun sesi. Emir ona kocaman bir kupada çay doldurdu, Gonca iki avucuyla sarıldı fincana. Sessizlik, ılık bir su gibi. Aceleye gerek yoktu.
Emir, dedi Gonca.
Hm?
Mutluyum.
Ben de…
Daha fazlası gerekmezdi.
Geçmişi bırakmak bir teknik değil. Bir ân meselesi. Gonca özel olarak karar vermedi. Kendi kendine yerini buldu. Çünkü artık “bugün” vardı; dünse sadece yaşanan bir hikâye oldu. Acı değil, suçluluk değil, ödenmesi gereken bir borç değil; getirisi buydu.
Kadir tabii salatalıklardan habersiz. O verandadan da. O ise kendi evinde, mayıs sonunda oğlunun çocuklarını gezmeye götürdü, dondurma aldı. Berk, Kadire bakınca şaşırıyordu; kapanmayan bir yanlığı vardı babasında.
Son akşam, yeni mutfaklarında üç kişi oturdular, çocuklar uyumuştu.
Baba, dedi Berk, tek başına kötü değil mi hayatta?
Ben yalnızda kalmıyorum. Sadece kendimim.
O aynı şey.
Değil Berk. Farklı.
Kısa bir sessizlik, sonra Berk başıyla onayladı.
Peki. Sen bilirsin.
Kadir mutfağına göz gezdirdi. Yeni, parlak, pencere önünde saksı… Gonca bu mutfağı hiç görmemişti. Eskiyi bilir, burayı değil. Garip bir burukluktu. Hafif, ama içten.
Sonra dedi ki:
Bir kadın vardı. Gonca. Uzun yıllar beraberdik. Pek kıymetini bilmedim.
Berk şaşırmadı, sadece dikkatlice dinledi.
Olur böyle, baba.
Oluyor evet. Şimdi yanında başka biri var. İyi bir adammış.
Pişman mısın?
Düşündü Kadir.
Evet. Ama geri almak için değil. Ne kaybettiğimi şimdi anlıyorum. İkisi aynı değil.
Berk başıyla onayladı. Çaylar bitti, bardaklar yıkandı, ışıklar kapandı.
O sırada Gonca, köyde eski demir başlıklı yatakta, Emirle yan yana, üstüne ağır yorgan çekmiş, çimen kokan bahar havasında uyuyordu. Ne gördüğünü sabah hatırlamadı, ama erkenden kalktı, verandaya çıkıp bir kupa çayla dünyayı karşıladı ve hissetti: İşte bu. Aradığı buydu. O kişi değil; his. Doğru yerde, evinde olma hissi.
Kadir hiç aklına gelmedi o sabah. Belki ilk kez. Unuttuğundan değil, gerek duymadığından.
Aynı sabah, Kadir de erken kalktı, kahve yaptı, pencerenin önüne oturdu. Torunlar hâlâ uyuyordu. Dışarıda mayıs, yeşil, inatçı. Lacivert kutuyu aldı, yüzüğe baktı birkaç saniye.
Kutuyu kapattı, çekmeceye koydu, pencereye yaklaştı.
Cam önünde ismini bilmediği saksı çiçek devinerek büyüyordu.
Kadir, sokağa bakıyor, kahvesinden yudum alıyor ve tek bir şey düşünmüyordu. Belki her şeyi aynı anda. Çünkü bu böyledir mayıs sabahında, insan hem yalnız hem yalnız değildir, neyin geleceğini bilmez ama bir şeyin mutlaka geleceğinden emindir.
Odalardan çocuk sesleri yükseldi. Uyanmışlardı.
Dede! bağırdı küçük olan. Dede, neredesin?
Buradayım, diye seslendi Kadir. Geliyorum.
Ve yürüdü.




