Lafı Dolandırmadan

Fazla Laf Olmasın

Ruşen arkasına yaslanıyor, doyurucu bir akşam yemeğinin ardından hafifçe rahatlıyor. Bakışlarını ağır ağır Neziheye çeviriyor; tam o anda Nezihe dudaklarına beyaz şarap dolu kadehini götürüyor. Restoranın sıcak, hafif loş ışıkları yüzüne nazikçe vurmuş; ince, zarif hatlarını belli ediyor. Yanaklarındaki hafif pembelik doğal duruyor, gözleri ise sanki masanın üzerindeki lambaların yumuşak ışıltısını yansıtırcasına sıcacık parlıyor.

Peki, memnun musun? diye soruyor Ruşen, sesi mümkün olduğunca rahat çıkmaya çalışıyor, sanki bu soru dilinden kendiliğinden dökülmüş gibi.

Nezihe kadehini yavaşça masaya bırakıyor. Yüzünde samimi bir tebessüm beliriyor.

Tabii ki. Her zaman nereye gitsek bilirsin. Burası çok huzurlu, diyor, salonun her köşesine göz gezdirerek.

Ruşen sessizce başını sallayarak onaylıyor onu. Burası ona gerçekten iyi geliyor. Gösterişli bir lüks yok ama düzenli, sakin bir ambiyans var. Loş ışık gözleri yormuyor; fondaki müzik fazla baskın değil, sohbetlerine engel olmuyor. Garsonlar ise salonun içinde aheste aheste dolaşıyor, işlerini gereksiz aceleye kapılmadan, belli bir incelikle ve saygıyla sürdürüyor.

Son altı ayda, Neziheyi bu restorana en az beş kere getirmiş Ruşen. Her ziyaret, hem yemeklerin tadı hem de bu masayı çepeçevre saran o özel atmosfer nedeniyle hoş bir iz bırakıyor. Her hesabın geldiği vakitte ise Ruşen hiç tereddüt etmeden, hesabı aklından geçirmeden ödüyor.

Şey, diye başlıyor Nezihe, peçeteyle oynayarak, Haftasonu bir yerlere gitsek mi dedim. Biraz sıkıldım artık burada.

Bakarız, diyor Ruşen nötr bir tonda, kararsızlığını belli etmemeye çalışarak. İşler biraz yoğun biliyorsun, kolay değil şu aralar.

Nezihe kısa bir an kaşlarını çatıyor, gözlerindeki ufak hayalkırıklığı hemen ardından geçip gidiyor. Sonrasında yeniden gülümsüyor ve havayı yumuşatmaya çalışıyor.

Haklısın tabii, benim sorumluluk sahibi adamım, diyor, biraz hafif bir ifadeyle.

Tam o anda masalar arası sessizce ilerleyen garson yanlarına geliyor; elindeki tatlı menüsünü özenle açıyor. Belli ki bu mekânın havasına alışkın.

Ruşen, hiç soru beklemeden elini kaldırıyor:

Biz hazırız, sizin özel tatlınızdan alalım. Bir de şu az önceki şaraptan bir şişe daha lütfen.

Garson başını eğiyor, siparişi not ediyor ve aynı sakince başka bir masaya yöneliyor.

Nezihe o sırada kadehinin kenarını parmağıyla yavaşça dolaştırıyor adeta refleks gibi, düşünmeden. Camdan hafif bir tını yükseliyor, restaurantın hafif müziğine kısa bir süreliğine eşlik ediyor. Bakışlarını Ruşene yöneltiyor, gözlerindeki tedirginlik net olarak hissediliyor.

Bugün biraz… uzak gibisin, diyor sesi iyice kısılmış, yan masaların duymayacağı kadar alçak bir tonla.

Ruşen omuz silkiyor, yine rahat görünmeye gayret ediyor.

Biraz yorgunum sadece, diye cevaplıyor. İş güç aldı başını gidiyor.

Bu, işin aslında doğru. Son haftalar gerçekten zorlu geçmişti: toplantılar, acil işler, sıkışan teslim tarihleri, gece uykularından çalınan saatler. Ama bütün bu yorgunluğun sebebinin yalnızca iş olmadığını iyi biliyor.

Birkaç gün önce, tamamen tesadüf eseri sosyal medyada Nezihenin profiline rastlamıştı. İlginçtir, bu profilden hiç haberi yoktu! Öyle anormal ya da tehlikeli bir şey yoktu sıradan fotoğraflar, arkadaşlarının yorumları. Ama bazı kareler Ruşeni bir anda dondurmuştu: Nezihe pahalı takım elbiseli bir adamla birlikte. Altına masum gibi duran ama diken diken cümleler: En düşünceliyle, İlham kaynağım Paylaşım tarihleri ise, Nezihenin meşgulüm, bugün buluşamam dediği günlere tekabül ediyordu.

Önce inanmak istemedi. Herhalde iş arkadaşıdır, tanıdıktır diye düşündü. Ama bir kez daha kontrol etti. Ayrıntılara uzun uzun baktı. Sonra bir başka adam buldu yine burada, bu restoranda çekilen bir fotoğraftaki yorumlarda. Her zamanki gibi harikasın, bir sonraki buluşmayı iple çekiyorum, diye kalp emojisiyle yazmıştı bir Mehmet.

O andan itibaren huzur bulamadı Ruşen. Bir yudum şarap aldı, tadına odaklanmaya çalıştı ama aklı sürekli o karelere, o tarihlere, o satırlara dönüyordu.

Ruşen ortaya bir sahne çıkarmadı. Hesap sormadı, suçlama aramadı, burada mekânın loş ışığında yaygara koparmadı. Onun yerine, bu işin artık kesin bitmesi gerektiğine karar verdi. Ama bunu gizlice, kaçarak değil öyle bir an yaşansın ki, Nezihe bunu unutmasın. Bunun bir yanlış anlaşılma değil, kesin bir bitiş olduğunu hissetsin istiyordu.

Akşam yemeği bittiğinde, garson hesabı getirdi. Fiyat, gezinteli menülerde olduğu gibi yüksekti; Ruşen ise yavaşça deri klasörü açtı, rakamlara sanki dikkatlice bakıyormuş gibi yaptı. Aklında elbette çoktan tutmuştu hesabı, sürpriz değildi. Sonra gözlerini Neziheye kaldırdı, yüzünde ne bir gülümseme, ne bir yumuşaklık bırakarak direkt baktı.

Biliyor musun, sadece kendi hesabımı ödeyeceğim bu kez. Seninkini kendin karşılamak zorundasın, dedi. Sesi sakindi, gündelik bir durumu duyurur gibiydi.

Nezihenin yüzü bir anda kızardı. Az önce masada rahatça duran elleri birden titredi, sıkıldı. Bir kelime bulmaya çalıştı, ama hiçbir cümle uygun gelmiyordu.

Ruşen, bu hiç komik değil, dedi sonunda, olabildiğince sakin kalmaya çalışarak.

Komik de değil, şaka da yapmıyorum, dedi Ruşen, tonunu hiç değiştirmeden. Klasörü doğrudan Nezihenin önüne koydu. Yanında para yok mu? Birini ara o zaman. Mesela, şu Mehmeti. Yoksa gerçekten anlamadım mı sanmıştın? Kullanılmaya müsait biriyim sandın galiba!

Nezihenin gözleri birden kocaman açıldı. Bir anda öyle bir şaşkınlık ve öfke parladı ki, sanki Ruşen beklenmedik bir şey söylemişti.

Gerçekten anlamıyorum, ne demek istiyorsun? dedi sesi titreyerek, kendi de ne kadar inandırıcı olmadığını hissediyordu.

Yazık, dedi Ruşen, kısa bir cümleyle ve masadan kalktı. O zaman ben gidiyorum. Sen burayı hallet artık.

Cebinden birkaç Türk lirası çıkardı, sessizce masaya bıraktı tam kendi payını. Sonra dönüp ağır adımlarla kapıya yöneldi.

Arkasından, Nezihenin garsona bir şeyler anlatmaya çalıştığını duydu; sesi gerilmiş, her hecesi tedirgindi. Ama Ruşen hiç arkasına bakmadı. Kendi yoluna yürüdü, her adımda içeride biriken yükün biraz daha hafiflediğini hissetti ne zafer kazanmışçasına, ne de hınçla. Sadece, sonunda söylemesi gerekeni söylediği için.

Ruşen restorandan çıkıp derin bir nefes aldı. İçindeki düğüm çözülmüş gibiydi. Her şey sona ermişti.

Kaldırımda yavaş adımlarla yürümeye başladı, elleri cebinde. Sokak lambaları asfaltı yumuşak sarı halkalarla aydınlatıyor, vitrinler rengârenk yanıp sönüyordu. Herkes bir yerlere yetişme telaşında; kimileri yavaşça dolaşıyor, çiftler gülüşüyordu. Hayat bir şekilde akıyordu, doğrusu da buydu.

Hayatın garipliğini düşündü Ruşen. Bir ay önce Nezihenin o olduğuna emindi; mükemmel olmasa bile kendine ait, yakın hissettiği biriydi. Ona hediye alırken ne kadar uğraştığını hatırladı, en son çıkan telefon modellerini araştırmış, satıcıya sorular sormuş, rengine, özelliğine kadar özenmişti. Yeni aldırdığı spor salonu üyeliğinde onun mutluluğu karşısında da, altın küpeleri takınca yüzündeki o gülümsemeyi görünce de aynı şekilde sevindiğini hatırlıyordu.

Onun aramasını bekleyişini, işlerini bırakıp onunla buluşmaya koşmasını, ona küçük sürprizler yapmaktan ne kadar keyif aldığını düşündü. Şu an fark etti ki, bunların tamamı bir oyundu. Onun değil, Nezihenin oyunu. Ve bu farkındalık, ne acıtıyordu ne öfkelendiriyordu; sadece soğuyan bir kahvenin burukluğuna benziyordu.

Telefonu cebinde titredi. Ekrana baktı: Neziheden bir mesaj, Bu çok yakışıksız oldu. Bitirmek istiyorsan, açık açık söyleseydin ya.

Bir kitapçı vitrinine yaklaşarak içerideki renkli kapaklara baktı. Birkaç saniye düşündü, ardından kısa bir yanıt yazdı: Aslında tam olarak yaptığım da buydu.

Gönderdi ve telefonu kapattı. Şu an konuşmaya da, açıklamaya da, yeni mesajlara da ihtiyacı yoktu Gerekli olan her şey söylenmişti.

Önünde koskoca bir akşam vardı ve Ruşen uzun süredir ilk kez tamamen kafasına göre zaman geçirebileceğini hissetti. İster gideceği o eski mahalle barına uğrayacak, ister evine dönüp Nezihenin hiç sevmediği müzikleri açıp uzun uzun dinleyecek, ister aylardır görüşmediği eski dostunu arayıp buluşmak isteyecekti.

Karar tamamen ona aitti. Ve bu gerçek anlamda güzeldi.

*******************

Ertesi sabah Ruşen çalar saatten önce uyanıyor. Oda sessiz; sadece dışarıda yavaşça canlanmaya başlayan şehrin sesleri yükseliyor. Esniyor, kaslarını esnetiyor ve birden fark ediyor; artık o aylarca üzerinde taşır gibi hissettiği ağırlıktan eser yok. Aksine, uzun yağmurlu günlerin ardından güneşin açması gibi içi hafif.

Duşa gidiyor ve suyun altında uzun uzun kalıyor. Ilık su bütün yorgunluğunu alıp götürüyor, Ruşen gözlerini kapatıyor, suyun tıkırtısında kayboluyor, endişesiz ilk defa anı yaşıyor.

Duştan sonra kendine sert bir Türk kahvesi yapıyor. Taze çekilmiş kahvenin kokusu mutfağı sarıyor, ona koşuşturmadan geçen çocuklu sabahları hatırlatıyor. Kahvesiyle birlikte balkona çıkıyor.

Gün berrak. Aşağıda arabalar koşturuyor, karşı apartmandan okul öncesi çocukların kahkahaları yükseliyor. Havanın serinliği ve yakındaki kafeden yayılan kahve kokusu iç içe geçmiş. Bir yudum daha alıyor ve kalkmaya başlayan şehri izliyor.

Telefonu masada, Ruşen dokunmuyor. Eski güne dönmemek için biraz daha huzurlu anlar yaşamak istiyor; bildirimlere, mesajlara, aramalara uzanmıyor.

Öğleye doğru telefonunu açıyor. Ekran hemen canlanıyor: birkaç iş mesajı, birkaç sosyal medya bildirimi, bir tane de Neziheden okunmamış mesaj. Parmağını onun üzerinde biraz tutuyor, ama sonra mesajı okumadan siliyor cevaplamak istemiyor. Söylenmesi gereken her şey söylenmişti.

Bunun yerine eski dostu Serhatın numarasını buluyor. Arıyor.

Selam, diyor, Serhat telefona cevap verdiğinde. Sesi çok daha rahat, haftalardır ilk defa gerginliksiz çıkıyor. Buluşalım mı? Uzun zamandır görüşmedik.

Serhat her zamanki enerjisiyle karşılık veriyor. Bedeninde hafif bir şakalaşma var, Ruşenin üzerindeki kasveti dağıtıyor.

Tabii ya, ben de tam seni arayacaktım. Nerede, ne zaman?

Kısa sürede, Ruşenin iş yerine yakın, eski akşamcı barlarından birinde anlaşmaya varıyorlar.

Ruşen içeri girdiğinde, Serhat pencere kenarındaki masada oturuyor bile. Önlerinde iki kocaman bira; Serhat, Ruşenin zevkini bildiğinden ona da havada sipariş etmiş. Ruşen girerken dostça el sallıyor gülerek.

Anlat, diyor daha Ruşen oturmadan. Farklı görünüyorsun. Ne oldu, söyleyemem, ama yüzün daha rahat. Ne değişti?

Serhat yine de aceleci olmadan dikkatli bakıyor insanı konuşturmayı iyi bilir.

Ruşen oturup biradan bir yudum alıyor. Soğuk bira iyi geliyor, sonunda konuşuyor:

Neziheyle ayrıldık.

Vay, Serhat şaşırıyor, biraz başını eğiyor. O mu ayrılmak istedi?

Ben bitirdim, Ruşen büyük bir sakinlikle anlatıyor ve dün akşamı birkaç cümleyle, abartıya kaçmadan özetliyor.

Serhat dinliyor, bazen başını sallıyor ve sessizce düşünerek bardağını çeviriyor. Sonra yüzünde hafif bir gülücükle konuşuyor:

Sert davranmışsın, ama hak etmiş olmalı. Gerçekten başkasıyla var mıydı?

Kesinlikle, diyor Ruşen, omuzlarını gevşeterek. Daha fazla araştırmadım bile; gördüklerim yeterliydi.

Bundan sonra ne yapacaksın? diye soruyor Serhat, hafif eğilip, samimi merakla bakıyor. Ruşenin dibe çekilip çekilmediğini ya da gerçekten kendini toplayıp toplamadığını anlamak istiyor.

Hayatıma bakacağım, diyor Ruşen doğal bir ifadeyle. Çalışır, dostlarımla buluşur, belki tatile giderim. Sonrasına bakarım.

İçten, gösterişsiz ama köklü bir kararın ifadesi bu. Bahaneler aramayacak, olanı olduğu gibi kabul edecekti. İlerlemeye karar vermişti.

Doğru düşünüyorsun, diyor Serhat onaylayarak. Bak, aklıma geldi, kuzenim İzmire taşındı, orada şahane bir caz festivali olacakmış. Kaçalım mı iki gün? Farklı bir nefes alırsın!

Ruşen düşünüyor. İzmir… Müzik… Yeni bir şehir… Kafasında hemen görüntüler canlanıyor: geniş caddeler, eski binalar, sahil yolları, akşam havasında çalınan saksofon sesi. Neden olmasın? Son zamanlarda geçmişle çok oyalanmıştı, artık yeni bir şeye hazırım diye hissediyor.

Olur, diyor. Ve bu kelimenin altında sadece bir geziye onay değil, ileriye yapılan bir adım yatıyor. Hayatın sürdüğünü sessizce kabul ediyor. Ben bir haftada işimi ayarlarım.

Süper! diyor Serhat kocaman bir kahkaha ile. İşte bu! Son aylarda hep dalgın gözüken sendin.

Ne bir ima, ne bir sitem yok sadece dostça, içten bir sevinç. Serhat hep dostunun tekrar ileri bakmasını istemişti.

Ruşen gülümsüyor. İçinde yavaş ve sessiz bir dönüşümün başladığını hissediyor. Sanki uzun kıştan sonra ilk filizler toprağı zorluyordu. Tuhaf ama huzurlu önünde sadece sorumluluklar ve rutin değil, sürprizlerle dolu bir hayat varmış gibi.

Bir hafta sonra gerçekten İzmirde. Serhat haklı, festival harikaydı: birlikte şehri dolaşıyorlar, küçük kafelere oturuyorlar, çalan her müziği dinliyor, cazdan deneysel elektronik topluluklara kadar farklı tınılar arasında şehrin melodisini içlerine çekiyorlar.

Küçük pastanelerden aldıkları mis kokulu boyozları, kahvede yapılan zengin Türk kahvelerini deniyor, yaptıkları rastgele seçimlere birlikte gülüyorlardı. Yağmur hafifçe çiserken bir gün sıcak içecek arabasının tentesinde saklanıp yağmurun altında insanların telaşını izlediler; bir adam komik sarı bir yağmurlukla portföyünü sallayarak deli gibi koşuyordu, buna uzun süre güldüler.

Bir akşam Neva Nehri manzaralı şirin bir bara gittiler, şehir ışıkları suya yansırken içkilerini yudumlayıp ortamın keyfini çıkardılar. Müziğin rahatlatıcı tınısında, Ruşen birden fark etti: Neziheyi hiç düşünmüyordu. Tamamen.

Şaşırtıcıydı; sanki biraz önceye kadar onun hayali her zaman yanında yürüyordu. Şimdi ise sadece burada oturuyor, müzik dinliyor, göğsündeki samimi sıcaklığı hissediyordu. Ne açıklama, ne mazeret, ne geçmiş sadece mutlu.

Bu farkındalık ona beklenmedik bir huzur verdi.

Daldın yine, dedi Serhat, kadehini kaldırarak. Yüzü yumuşak bar ışığında huzurluymuş gibi görünüyordu.

Sadece… dedi Ruşen omuzlarını silkerek. Hani ilk defa rahatça nefes aldığımı fark ettim. Sanki aylarca nefes tutmuşum ve şimdi serbestçe içime çekebiliyorum.

Pencereden dışarı baktı. Şehir normal akşam telaşında; vitrinin ve lambaların ışıkları göldeki yansımada titriyordu, kaldırımlardan insanlar geçiyor, biri telefonda konuşuyor, biri gülüyor. Hem sıradan, hem özel görünüyordu.

Serhat gülümsedi, sanki içten içe toparlandığını görmek onu mutlu etmişti.

Harika. Hadi yeni başlangıçlara kadeh kaldıralım.

Bunu basitçe, ama içtenlikle söyledi. Ruşen de başıyla onayladı, bardaklarını tokuşturdu. Camdan çıkan hafif ses dışardaki saksofon melodisine karıştı.

Ruşen hafif bir yudum aldı. Bildiği tatlar, ama bu kez içindeki huzur daha baskındı. Sarhoşluk değil; gelecekten korkmama cesareti. Her şey gerçekten güzel olacaktı.

*************************

Eve döndükten sonra da, Ruşen kendini eski rutine gömmedi. Hayatını değiştirmek için küçük adımlar atmaya başladı. Dostlarıyla daha çok buluştu; bazen hafta içi iş çıkışında bir kafede, bazen parka dolaşmaya…

Bir gün sonunda havuza yazıldı eskiden beri yüzmeyi, yüzeyde kalmaktan öte öğrenmek istemişti. İlk antrenman zordu ama her seans biraz daha güçlendiğini ve zihninin berraklaştığını hissetti. Su onu sardıkça gerilimini bırakıyordu.

Bir de İspanyolca öğrenmeye karar verdi. Ne işle ilgili mecburi, ne bir seyahat hayali vardı, sadece farklı bir dil konuşma isteği. Kitap aldı, çevrimiçi kursa kaydoldu, kelimeleri öğrenmeye başladı. Yabancı sesleri ve kuralları akılda tutmak zahmetliydi ama yavaş yavaş ilgi arttı. İspanyolca altyazılı filmler izlemeye başladı.

İş yerinde ise zorluk derecesi yüksek, ilham verici projeler açıldı. Beraber yeni fikirler buldular, müdürleri katkısını takdir etti ve çalışma tekrar bir anlam kazandı.

Dostları haftasonları mangal partileri için şehir dışına çağırıyordu; yeşillikte ateş başında, et kızartırken kahkahalar atıyor, eski günleri yad ediyorlardı. Bu paylaşım hoşuna gidiyordu. Hem de kendisi olabiliyor, savunma yapmaya gerek duymuyordu.

Evine yakın parktaki açık hava sinema akşamları Ruşen için bir geleneğe döndü: Yanına battaniye ve termosla gelip yıldızların altında film izliyordu. Kimi zaman siyah beyaz eski Türk filmleri, kimi zaman yeni komediler her seferinde temiz hava, yeşil çimen kokusu, seyirci kahkahası huzur katıyordu. O anlarda hayatın aslında geçmişten ya da gelecekten ibaret olmadığını fark etti; sıcak bir çay, sevdiklerin kahkahası, uzaktan gelen şehir müziğiyle dolu şimdiydi hayat. Bu ona yeterdi.

Bir akşam, sonbaharın iyice serinlediği günlerde, yine parkta açık havada bir komedi izlemeye gitti. Herkes filmi izlerken o ortamın loş projektör, yaprak kokusu, uzaktan gelen ızgara dumanı tadını doyasıya çıkardı.

Film bitiminde herkes dağılmaya başlarken eşyalarını topluyordu, battaniyesini sardı, termosunu kapattı. Tam çıkacakken bir ses duydu.

Affedersiniz, dedi yanında yumuşak sesli bir kadın.

Ruşen döndü. Karşısında kısa boylu, büyük bir atkıya sarınmış, uçuşan açık kumral saçlı genç bir kadın vardı. Gözleri lambaların ışığında parlıyor, yüzünde sıcacık bir tebessüm vardı.

Sizi neredeyse her hafta burada görüyorum, dedi kadın. Siz de açık hava sinemalarını mı seversiniz?

Bir an sustu Ruşen, sesin ve bakışın sıcaklığını içine çekerek, ardından gülümsedi.

Evet. Açık havada film başka oluyor, hem komediler daha neşeli geliyor hem dramalar daha içten.

Kesinlikle, dedi kadın başını sallayarak. Sinemada herkes yabancı ve karanlıkta oturuyorsun; burada sanki karakterlerle birlikte yaşıyorsun her sahneyi.

Adını uzattı:

Ben Neslihan.

Kısa bir tereddüt… İsim ona eski bir anısını hatırlattı ama hemen aklından çıkardı. Elini uzattı; Neslihanın avucu sıcaktı.

Ben de Ruşen.

Sohbete daldılar. Önce filmler, sonra şehir, sonra akşam uğrakları… Neslihan yakınlarda yeni taşındığını fakat daha çoğu yeri keşfetmediğini söyledi; Ruşen en sevdiklerini paylaştı: iyi kahve yapan bir kafe, eski kitapların olduğu bir sahaf, köşe başı küçük bir sanat galerisi…

Konuşmaları oldukça rahattı; konu bir an bile tıkanmıyor, rahat akıyordu. Çıkış kapısında hâlâ sohbettelerdi, park boşalıyordu ama ayrılmak istemediler.

Neslihan saate baktı, hafif iç çekti:

Galiba eve dönmem lazım, sabah erken kalkacağım.

Tam o esnada Ruşen kendisine şaşırarak bir şey hissetti: Ayrılmak istemiyordu. İçinde bir cesaret yükseldi eski günlerden kalma, yeni ve taze.

Belki bir gün beraber bir kafeye gideriz? Tam burada güzel bir yer biliyorum; harika kakao ve nefis kekler yapıyorlar.

Neslihan gülümsedi; sıcak, içten bir gülüş.

Çok isterim.

Telefonlarını takas ettiler. Hem basit, hem anlamlı bir hareketti; yeni bir şeyin başlangıcı…

Neslihan el sallayarak gözden kaybolduktan sonra Ruşen biraz ağır adımlarla eve yürüdü. Elini cebine sokup soğuk sonbahar havasını içine çekti. İçinde yeni bir his filizleniyordu: umut. Ne fazla ne eksik. Güzel, huzurlu, basit bir umut… Hiç bir şey planlamadan, sadece yoluna bakarak… Hayat böyle ufak rastlantılarla, sıcak sohbetlerle ve küçük mutluluklarla asıl anlamını buluyordu.

************************

Ertesi gün Ruşen hafif bir heyecanla uyandı. Pencereye baktı, camdan yağmur damlaları akıyordu. Ev sıcaktı, kahve kokusu eksik değildi. Masaya oturup telefonunu aldı.

Hiç düşünmeden, Neslihana mesaj yazdı: Merhaba. Cumartesi sinema keyfi ister misin? Ama bu kez sinemada hava galiba bozacak. Mesajı gönderdi; hafif bir heyecanla beklemeye başladı.

Cevap hemen geldi: Olur! Ama eğlenceli bir şey seçelim, gülmeyi seviyorum. Ruşen gülümsedi. Sözlerinde hafiflik ve açıklık vardı, bu onun hoşuna gitmişti.

Telefonu bırakıp bir yudum kahve aldı, yağmura baktı. Yağmurlu hava artık ona kasvetli gelmiyordu, aksine bir huzuru vardı. Odanın sıcaklığı, loş ışık ve önündeki günlük ufak sevinçleriyle her şey yeniden başlıyor gibiydi.

Aynı anda, Neslihan da akşam işten dönerken ayakkabılarını çıkarıyor, ellerinde Ruşenden gelen mesajla oturuyordu. İfadesizce ama içten gülümsedi mesajı okurken.

Bakalım, dedi kısık sesle kendine.

Nereye varacağını bilmiyordu. Belki sadece kısa bir sohbet, belki çok daha fazlası. Ama kalbinde, yeni ve keyifli bir heyecan vardı. Ne kasvet, ne gerginlik; tam anlamıyla önünde güzel bir başlangıç hissettiriyordu.

İşleri tıkırında gidiyordu; yeni müşteriye yaptığı iş beğenilmişti, kendine güveni yerindeydi. Sonra tekrar telefonu titredi, Ruşenin yeni mesajı. Hemen okudu, hafifçe tebessüm etti, ardından ayağa kalktı; Cumartesi sinemaya gidilecekse ne giysem? dedi kendi kendine.

Dolabını açtı; önce desenli bir elbise çıkardı, fazla resmi geldi. Sonra daha düz bir şey seçti, o da fazla ciddi… Baktı ki en iyisi kot pantolon ve pastel bir kazak. Görüntüsüne baktı, hafifçe makyaj yaptı: rahat, sade, kendine güvenli hissetti.

Cumartesi serin ama açıktı. Neslihan sinemaya biraz erken gitti; acele etmeden dolaşmak istedi. Girişte ortalık hareketli: çocuklar, aileler, gençler… Neslihan büfeden kocaman bir karamel patlamış mısır aldı, orta sıralardan iki güzel koltuk seçti.

Ruşen ortaya çıkınca hemen göz göze geldiler. Ruşen hafifçe gülümsedi, Neslihanın kalbi hızlandı.

Merhaba, dedi Ruşen yaklaşırken. Erken gelmişsin.

Evde duramadım, heyecanlandım biraz, dedi Neslihan, hafifçe kızarak.

Ben de öyle, dedi Ruşen, dürüstçe. Ama bu güzel bir heyecan değil mi?

Neslihan başıyla onayladı, tedirginliği dağılıyordu. Ruşenin sözlerinde ve sesinde samimiyet, içtenlik vardı.

Bu arada karamel patlamış mısır doğru tercih, diye ekledi Ruşen kıkırdayarak. Ben de hep aynısını alırım.

Neslihan güldü:

O zaman ilk ortak noktamız buymuş.

Kısa bir sohbetin ardından salon karardı, film başladı. Film istedikleri gibi eğlenceli, hafif ve içten şakalarla doluydu. Birbirlerine ara ara bakıp gülümsediler, özellikle komik sahnelerde aynı anda güldüler. Sanki ilk defa değil, yıllardır aynı şekilde sinema yapıyorlarmış gibi yakın hissettiler.

Film bitip salon aydınlanınca kalabalık dağıldı, ama onlar acele etmeden dışarı çıktı. Akşam serinliği yüzlerini tazeledi, şehir caddelerinde yavaş yavaş yürümeye başladılar. Sohbetleri işten, kitaplara, geleceğe kaydı; bir gün İspanyaya, başka bir gün Japonyaya gitme hayalleri paylaşıldı.

Sen yurt dışında bir yerlere gittin mi? diye sordu Neslihan.

Sadece İspanya ve Mısıra, dedi Ruşen. En çok Barselonaya aklım kayıyor; sokaklar, küçük kafeler, o mimari…

Ben bir kez gitmiştim! dedi Neslihan gözleri parlayarak. Dar sokaklarda kaybolmak, minik kafelere oturmak, tapas yemek, tepeden bütün şehri izlemek… Bambaşka güzellik!

Şimdi daha çok istiyorum gitmek, dedi Ruşen. Sen nerede olmak isterdin?

Japonyada. O hayat tarzı, ritüeller, çiçekler… Başka hiçbir yerde bulamayacağın uyum var.

Harika! Belki bir gün birlikte gideriz, diye düşündüğünü söyledi Ruşen, sözler dökülüverdi ama ardından pişmanlık duymadı.

Neslihan bir an durdu, sonra yumuşakça gülümsedi:

Çok isterim.

Yürüyüş nehir kenarına kadar uzadı. Parmaklıklarda durup suya baktılar. Akşam sıcaktı, yıldızlar nehre yansıyordu. Uzaktan hafif bir müzik geliyordu. Her şey huzur içindeydi.

Bugün için teşekkür ederim, dedi Neslihan.

Ben de çok mutlu oldum, yanıtladı Ruşen. Tekrar görüşelim mi?

Tabii, dedi Neslihan samimi bir gülümsemeyle.

Vedalaşırken Ruşen onun elini yavaşça tuttu. Hafif, nazik bir dokunuştu; kelimeden çok anlam taşıyan bir hareketti. Neslihan da elini yumuşacık sıktı.

Göz göze geldiler, birkaç saniyelik o an, sanki bütün düşünceleri anlatıyordu. Sonra parmaklarından hafifçe sıkıp:

Görüşmek üzere, dedi Ruşen.

Muhakkak, dedi Neslihan.

Neslihan uzaklaşırken, Ruşen son ana dek onu izledi. Lambalar yolu aydınlatırken, Neslihan gülümseyerek ilerledi, sonra arka sokakta gözden kayboldu.

Ve Ruşen o an emindi bu bir son değildi; bir başlangıçtı. Taze, umut dolu, hafifliğini ve neşesini içinde taşıyan bir başlangıç. İçi, önünde böyle nice akşamlar, sohbetler, sıradan ama özel anlar olacağından emindi.

************************

Ertesi sabah Ruşen yine aynı huzur ve küçük bir beklentiyle kalktı. Camdan yağmur damlalarını izledi, ev sıcak, kahve kokusu yayılıyor. Kahvaltısını yapıp telefonunu aldı.

Hiç düşünmeden mesaj yazdı: Merhaba! Bu cumartesi sinemaya gidelim mi? Hava bozulacak gibi belki kapalı sinemada. Gönderdi, cevap için beklemektense kahvesini yudumladı.

Cevap gecikmedi: Olur, ama komik bir şey olsun, gülmeyi seviyorum. Ruşen içten gelen bir mutlulukla gülümsedi.

Yağmur hala atıştırıyor, şehir hafif puslu. Ama içerde, o huzurlu ışıkta, yeni bir başlangıcın gerçekten başladığını hissediyor.

Aynı anda, Neslihan işten dönüp, telefonu kenara koyup, hafif bir tebessümle kendi kendine söyleniyor:

Bakalım neler olacak.

Belki sadece güzel bir sohbet, belki çok daha fazlası. Ama önündeki günlerin, minik heyecan ve umutlarla dolu olduğunu bilmenin keyfini yaşıyor.

Her şey tam olması gerektiği gibi. Ve belki de hayat, böyle, küçük tesadüflerle, incelikli sohbetlerle, sade ve gerçek sevinçlerle gerçek anlamını buluyor.

Rate article
Lifequest
Lafı Dolandırmadan