Boş Kalan Yer
Sen artık bir boşluksun, Zeynep. Duyuyor musun? Tam bir boşluk. Bir yer bile değil.
Onu söylerken sesi öyle sakindi ki, sanki alışveriş listesini okuyordu. Salona sırtı dönük, pencerenin önünde duruyor; dışarıyı, apartmanın küçük bahçesini izliyordu. Orada biri küçük bir kızıl Anadolu tazısı gezdiriyordu, tasmasını çekiştirerek çamurlu birikintilere koşuyordu köpek.
Zeynep Güneş ise kanepede, elleriyle biraz soğumuş çay kupasını kavramıştı. Çayın tadı kaçalı yirmi dakika olmuştu belki, ama kupayı elinden bırakamıyordu, sanki elleriyle ne yapacağını bilmiyordu.
Ne demek istiyorsun? diye sorabildi ancak.
Sözcükleri belli belirsiz, fısıltı gibi çıktı ağzından.
Ne diyorsam onu, dedi Serhat. Sonunda ona döndü yüzü, ifadesi ise adeta sıkılmış, ilgisizdi; uzun uzun açıklama yapmaya zorlanan biri gibi yorgundu. Sana bakıyorum ve hiçbir şey görmüyorum. Boşluk. Gri. Sadece yürüyorsun, yemek yapıp uyuyorsun. Bir koltuktan farkın yok, Zeynep. İyi, kaliteli bir koltuk ama sonuçta mobilya.
Zeynep fincanı sehpanın üzerine bıraktı. Porselenin ahşaba değdiğinde çıkardığı o cılız ses duyuldu.
On yıl, dedi.
On yıl mı?
On yıldır birlikteyiz, Serhat.
Ee? Omuz silkti, odada gezindi ve karşısındaki koltuğa oturdu. On yıl işte. Yeterince uzun sürmüş. Bundan sonrası gereksiz artık. Yeter. Ben böyle yaşamak istemiyorum. Ben… Bir an duraksadı, kelime aradı. Hissetmek istiyorum. Sen bana hiçbir şey hissettirmiyorsun. Senin yanında… sanki hiç yoksun aslında.
Zeynepin içinde küçücük ama inatçı bir demir tel bükülüyordu.
Nereye gideyim, Serhat?
O senin meselen, dedi ayak ayak üstüne atıp. Evi biliyorsun, annemin üstüne kayıtlı. Yani hukuken burada bir hakkın yok. Acele etme ama… bir haftada toparlanırsın herhalde?
Bir haftada toparlanırım, dedi, neredeyse otomatik.
Güzel, dedi Serhat, sehpadan telefonunu aldı ve sosyal medyada gezmeye başladı; sanki onun için konuşma bitmişti.
Zeynep kalktı, yatak odasına geçti, kapıyı örttü, yatağın üstüne serili örtünün üzerine uzandı, tavana baktı. Tavan bembeyazdı; köşesinde iki yıl önce boyayacağım dediği küçük bir sarı leke. Asla boyamamıştı.
Yan odadan televizyonda sessizce bir şeyler çalıyor; Serhat ilgilenecek yeni bir meşgale bulmuştu.
Zeynep ağlamadı. Sadece yattı, lekenin olduğu tavana uzun uzun baktı. İçinde bir yerde, cam kırılır kırılmaz oluşan o derin, sessiz boşluk vardı yalnızca.
***
O hafta, uzadıkça bulanıklaşan, sisli bir zamana dönüştü. Serhatı neredeyse hiç evde görmüyordu artık; geç geliyor, erken çıkıyor, aralarında gerçek bir konuşma olmuyordu. Zeynep eşyalarını toplarken, bunun ne kadar kolay ve ne kadar utanç verici olduğunu anladı: Kendine ait gerçek anlamda hiçbir eşyası kalmamıştı evde. Birkaç elbise, kışlık bir manto, eski hayatından kalma fotoğrafların olduğu bir kutu, hiç açmadığı dikiş dergileri…
O dergilerden ayrılmak istemedi. Önce bırakıp, sonra geri aldı.
Sonra annesinin kuzeni, Şengül teyzeye telefon etti. Şengül teyzeyi en son annesinin cenazesinde, yedi yıl önce görmüştü. Telefondaki sessizlik uzun sürdü; sonra Şengül teyze şöyle dedi:
Gel, bir odam var, küçük ama kalırsın; kendini toparlayınca bakarsın.
Şengül teyze, Ankaranın en kuzeyinde, Sincanın kenarında oturuyordu; o taraflara otobüs saatte bir geçer, bakkal tekdi blokta. Zeynep o semti hiç sevmezdi; eski, dökülen apartmanlar, kararmış saçaklar ve ilkbaharda her yeri polenle kaplayan kavaklar.
Cuma akşamı; iki çanta, bir valizle gitti oraya.
Ay, erimişsin resmen, dedi kapıyı açarken Şengül teyze. Kısa boylu, tıknaz, sıcak yüzlü bir kadındı, üstünde mor örgülü bir hırka; koridorun derinliklerinden kekik, çorba karışımı, ev kokusu geliyordu. Geç, aşağıda kalma. Yemek ister misin?
İstemem, teyze.
Olmaz, yemelisin, dedi kestirip attı, hemen mutfağa geçti.
Oda küçük, bir çekyat, eski bir gardırop ve, penceresi apartmanın kör duvarına bakıyordu. Duvar kağıtları solmuştu; bir zamanlar açık maviydi. Üç saksı sardunya vardı pencere kenarında; sardunyalar canlı, kırmızıydı.
Zeynep çantaları bıraktı, çekyata oturdu. Yaylar hafifçe gıcırdadı.
Çay ister misin? diye mutfaktan bağırdı Şengül teyze.
İsterim, dedi Zeynep.
Ve ancak o an, o küçük odada, solmuş mavi duvar kağıtlarının yanında, sessizce ağladı.
***
Sonra uzun, kasvetli bir zaman geçti.
Sabahları neden kalktığına dair aklı karışık, bitkin uyanıyordu. Altı civarı gözünü açar; duvardan gelen çaydanlığın sesi, dışarıdan seyrek arabaların frenleri… Kalkar, elini yıkar; mutfakta demlenmiş çayını içer, pencereden kör duvara bakardı.
Şengül teyze akıllı kadındı. Ne sorguladı, ne akıl verdi, ne de hepsi geçer dedi. Ona tarhana çorbası yaptı, televizyonunu izlemeye izin verdi; bazı akşamlar ise desteyi çıkarıp Pişpirik atak mı? dedi.
Oyunu oynadılar. Sessizce.
Zeynepin az parası vardı. Son maaşını bankadan çekince kırk iki bin lirası kaldı. Ankara şartlarında, şatafat yapmazsa bir-iki ay idare ederdi. O da etmedi zaten.
Son birkaç yıl küçük bir inşaat şirketinde muhasebecilik yapıyordu ve o işine devam etti; haftada üç gün şehrin öbür ucundaki ofise gidiyor, evrak hazırlıyor, yirmi sekiz bin lira alıyordu. Yirmi sekiz binle yaşam ve Şengül teyzeye oda kirası, her ne kadar Şengül teyze alma dese de, masaya zarfa koyup bırakıp, odasına kaçıyordu.
Akşamlar en zoru oluyordu. Küçücük odada geçmiş, on yıllık alışkanlıklar, kutlamalar, hastalıklar, kavgalar… On yıl az değildi. O ona baktığında yalnızca boşluk görmüşse, belki de gerçekten bir boşluğa dönüşmüştü.
Bazen telefonda eski mesajlara bakar, yıllar öncenin Bodrum fotoğraflarını açardı. Yan yana gülüşmüşler, neye güldüklerini hatırlamıyordu artık.
Böyle gecelerde, üstünü başını örter, kafasını yastığa gömerdi.
Bir gece Şengül teyze Zeynep, uyudun mu? diye kapıdan sordu.
Uyumadım.
Belli, duyuyorum. Doydun mu bari?
Doydum.
Öyleyse yat, dinlen. Kısa bir duraklama oldu. Bilirsin, ben de yıllar önce Necatiyi evden kovmuştum. Sen daha doğmamıştın. Öleceğim sanmıştım. Ölmedim ama.
Kapı kapandı. Zeynep karanlıkta düşündü: Kırka yaklaşmışsın, Zeynep. Baştan başla, o kadar kolay mı?
***
O dikiş makinesini ikinci ayın başında buldu.
Şengül teyze, Şu yukarıdaki gömme dolabı boşalt dedi. On yıldır oraya kimse dokunmamıştı; kapağı açınca eski püskü bir Sovyet arşivi patlıyordu dışarı. Zeynep için meşgale şarttı.
Orada buldu: Eski Kadınca dergileri, kırık bir şemsiye, düğme dolu kutular, boş parfüm şişeleri, sekiz Martta gönderilmiş kartpostallar. En dipte, eski bir çarşafa sarılmış ağır bir şey vardı.
Açtı. Bir dikiş makinesiydi. Eski, siyah metal gövdeli, yanlarında hafifçe aşınmış altın renkli motifler. Üstünde Bursa yazıyordu; ince, eski bir yazı karakteri.
Teyze! diye seslendi Zeynep.
Mutfaktan omzunda havluyla Şengül teyze belirdi.
Bursa! Aman, annemin ablasının makinesi. Durdurup durduğuna bakma. Çalışır mı bilmiyorum ama.
Deneyeyim mi?
Bir an ona süzüldü:
Dikiş biliyor musun?
Eskiden bilirdim.
Tabii, dene.
Zeynep makineyi çalışma masasına taşıdı, tozunu sildi, makaradaki kırk yıllık ipleri temizledi. Kutu arasında bir kaç dikiş malzemesi daha buldu: İplikler, iğneler, ölçü metre, körleşmiş büyük makas.
Küçük yağ şişesini buldu, kurumuştu; nalburdan yeni makina yağı aldı, bütün parçaları yağladı, dişli rayını temizledi. Kolu ağır döndü önce, sonra açıldı.
Üç saat başında uğraştı. Mekanizmasını elden geçirdi, masura sardı, iğneyi geçirdi.
Elinde eski bir bez parçasını ayağın altına koyup pedala bastı.
Makine tam da olması gerektiği gibi hafif bir çıtırtıyla dikiş attı. Zeynepin içinde bir yer, ayağa karıncalanır gibi acı bir canlılık hissetti.
Dikişi durdurup bakınca, iplik neredeyse kusursuz ilerlemişti.
Beynin uzak bir köşesinden yitirdiği bir şey kıpırdadı.
***
On sekizinde hep dikerdi. Bulduğu her kumaştan. Anneden kalma eski bir entariden etek, pazardan alınmış basmadan gömlek dikmişti nice kez. Teknik okulun karşısındaki terzi atölyesinde Meral Hanım vardı, işveli, yaşlıca bir kadındı, parmaklarında iğneyle dolaşırdı. Meral Hanım keyifle anlatırdı, Zeynep de bakardı, ayrıntıları gözleriyle işlerdi.
Sonra üniversite, sonra Serhat, nikah, ev hayatı. İlk maaşıyla aldığı dikiş makinesini Serhatla bir araya taşınınca sattı; Yahu yer kaplıyor, demişti Serhat. İtiraz etmeden verdi, gençliğinin en esaslı şeyini gözden çıkardığını fark etmeden.
Yıllar aktı, Zeynep dikişi unuttu. Bazen vitrin önünde bir elbise gördüğünde Acaba böyle dikilebilir mi? derdi, dikmezdi.
Şimdi, küçük bir kenar mahallede, Bursa makinesiyle sesi dinliyordu.
Ertesi gün pazara gitti. AVM değil, gerçek pazara; kumaşların top top satıldığı, esnafa elli altmış lira sahte hesapla pazarlık edilen pazar yerinde.
Hepsinin arasında, gri-mavi bir viskon parçasının önünde takıldı kaldı.
Kaç metre bu?
Dört buçuk.
Tamam, hepsini alayım.
Satıcı tartıverdi.
Ne dikeceksin?
Elbise, dedi Zeynep.
Söylerken kendisi bile şaşırdı sesi ne kadar kararlı çıkınca.
***
Kumaşı yere serdi; modeli kafasında canlandırıp, annesinin eski dergisine bakıp kalıpları çizdi. Yalın bir modeldi; düz kesim, kemerli, dik yakalı, üç çeyrek kollu. Hiçbir gösteriş yoktu, sade, iyiydi.
Şengül teyze arpada izledi onu, fazla karışmadı. Sadece bir akşam fincanla çayı yanına bırakıp döndü.
Renk güzelmiş, dedi.
Kumaşı kesmek Zeynepe ürkütücü geldi önce. Ama elde kalan yeni bir makas buldu, cesaretle makasın ucunu başlatınca, bütün korkusu gitti zaten.
Üç gün sürdü dikişi.
Acele etmeden, özenli. İşten gelince akşamları oturup makinenin başında çalıştı. Her şeyi sırasıyla, dikkatli yaptı; yan dikişler, sırt fermuarı, yaka, kol… Her zorlanmada durdu, düşündü, söktü, yeniden yaptı. Bursa makinesi sessizce çalışıyor, kafa ise bir an olsun Serhata dönmüyordu.
Üçüncü akşam son dikişi tamamladı, ipliği sabitledi, ütüledi, elbiseyi askıya astı. Geriye çekilip baktı.
Öylesine sade, gri-mavi, kendi halinde bir elbise. Kumaş kemer beli topluyordu, yakası zarifti.
Giydi.
Koridordaki tam boy aynaya geçti, evdeki tek büyük ayna. Aynada kendine baktı, uzun uzun.
Aynadan bakan bir kadın. Hiç değil, boş yer değil. Sadece bir kadın. Kırklarındaki, siyah saçı düzgün topuz, dik duruşlu, bakışında utangaç ama canlı bir kıvılcım parlayan.
Elbise çok yakışmıştı.
Zeynep! diye seslendi Şengül teyze mutfaktan. Bak bakalım nasıl oldu.
Zeynep elbiseyle mutfağa geçti.
Şengül teyze dönüp baktı, bir saniye sustu.
Hah, bak, işte şimdi oldun, dedi. Sonra arkasını döndü, çünkü tenceredeki çorba taşacaktı. Ama Zeynep onun yüzünde bir tebessüm gördü.
Geri odasına döndü, dizine kumaşı bastırdı. Viskon yumuşaktı, elbise tam oturmuştu.
İçindeki eğrilmiş tel azıcık düzelmişti.
***
Cumartesi ilk defa bu elbiseyle sokağa çıktı.
Sadece yürümeye. Şengül teyze tansiyon ilacı almak için eczaneye uğrayacakmış, reçeteyi verdi, Zeynep ince, açık renk ceketini çekip çıktı.
Ekim başıydı. Hava kuru, tertemizdi. Kavaklar sararmıştı.
Sanki önceki gibi hızlı değil, daha ağır, başı dik yürüyordu. Farkediyordu: Birinci kattaki pencerede bir kedi camdan sokağı izliyor. Apartmanın önünde bir yaşlı kadın örgü örüyor, bir çocuk ise annesini su birikintisine sürüklüyordu.
Eczane köşe başındaydı. Yanında Köşe Kafe diye bir yer yazıyordu pencereye, sıcak poğaça filan.
Girdi. Kendine bir kahve ve mis gibi sade poğaça aldı.
Küçücük mekandı, beş masa ya vardı ya yoktu. Köşede, altmışlarında, kısa bembeyaz saçlı, iri küpeli zarif bir kadın oturuyordu. Şık ve kendinden emindi.
Kendi kahvesiyle pencere kenarına oturdu Zeynep.
Geçen on dakikada, kahvesini yudumlayıp sokaktan geçenleri izledi. Keyfi yerindeydi.
Afedersiniz…
Başını çevirdi. Beyaz saçlı hanım ona bakıyordu.
Rahatsız etmek istemem ama çok güzel bir elbiseniz var, nereden aldınız acaba?
Zeynep şaşırdı.
Ben diktim.
Kadın hafifçe eğildi.
Siz mi? Terzi misiniz?
Sayılmaz, sadece… biliyorum, çocukken öğrenmiştim de şimdi geri başladım.
Kadın gözleriyle elbiseyi profesyonel bir dikkatle süzdü.
O kadar sade ki aslında çok ustaca dikilmiş belli oluyor. Kumaş yere çok iyi oturmuş. Ben anlarım biraz, yıllarca Dikimevinde çalıştım.
Teşekkür ederim, dedi Zeynep. Ne diyeceğini bilemedi.
Benim adım Gül Hanım. Siz Zeynep, değil mi?
Evet, Zeynep.
Ben size tuhaf gelirse söyleyin ama, üç hafta sonra doğum günüm var. Altmış beşi bitireceğim. Güzel bir elbise istiyorum hem ağır durmalı, hem yaşımı yansıtmalı. Hiçbir yerde bulamıyorum. Şu üzerinizdeki gibi bir şey dikmeniz mümkün mü?
Zeynep ona baktı, Gül Hanım ise sakin ve nazik bir ifadeyle karşılık verdi.
İçinde bir şey kıpırdadı.
Dikerim, dedi Zeynep.
***
Gül Hanım iki gün sonra geldi. Kendi seçtiği kumaşı getirdi; koyu bordo, hafif ışıltılı viskon, kaliteli bir dokusu vardı.
Zeynep, odayı kitaplardan arındırıp masaya serdi. Mezura ile ölçü aldı, not etti. Mutfak masasının başında çizerken Gül Hanım elini çayıyla sardı; birkaç çizim sundu, Gül Hanım en sonunda kolları üç çeyrek, V yakalı bir model seçti.
Bu işte, dedi.
Tamam, iki haftaya hazır olur.
Ne kadar ödeyeyim?
Zeynep duraksadı. Fiyat hiç düşünmemişti.
Bilmem ki…
O halde ben söyleyeyim: Terzilerde bu iş şu kadar ediyor, ben de aynı fiyatı vereyim.
O rakam, Zeynepin muhasebeden iki haftada kazandığı tutardı.
Tamam, dedi Zeynep.
Gül Hanım gidince Şengül teyze, İyi fiyat imiş, dedi.
Evet, dedi Zeynep.
Sen dik kızım. İyi dikiş yapıyorsun.
Zeynep ona baktı.
Teyze, niye yardımcı oldun bana? Çok tanış değildik halbuki.
Çünkü sen Azimenin kızısın, dedi. Azime, Zeynepin annesiydi. Yıllar önce bana yardım etmişti, borç borçtur, dedi ve tekrar mutfağa döndü.
Pencereye gitti Zeynep. Duvarda yeni bir grafiti görüp şaşırdı: Yükselen mavi çiçekler, gri betonda.
***
Gül Hanımın elbisesini dikmek bambaşka bir deneyimdi. Kendi için değil, başkası için sorumluluktu bu.
Çok dikkatli kesti, elleri ürkekliği bıraktı, sonrada hızlı çalıştı; beş günde bitirdi, her bir dikişi titiz attı. Fermuarı elde dikti, bordo kumaş en ufak hata kabul etmiyordu.
Gül Hanım geldiğinde aynaya bakıp Aman Allahım! dedi. Kendi yüzündeki değişimi izledi.
Bu, ben miyim?
Sizsiniz, sadece güzel bir elbiseyle, dedi Zeynep.
Hayır, deyip başını salladı, iş başka. İnsan kendi için dikileni hissediyor bedende. Sizin eliniz başka.
Tek ufak bir düzeltme yaptı; aslında Gül Hanım çıkarmak istemedi üzerindekini.
Bir şey söyleyeyim, dedi, Zeynep çalışırken. Benim bir arkadaşım var. O da yakında doğum günü kutlayacak, o da elbise arıyor. Numaranızı vereyim mi?
Verebilirsiniz.
Ayrıca gelin olacak biri var ailede. Özel elbise lazım. Siz diker misiniz?
Zeynep doğrulup baktı.
Dikerim.
Hayatında ilk kez kararlılıkla söyledi.
***
İki ay çılgınca geçti. İyi anlamda, fırtına gibi geçti.
Sırayla, fazladan üç sipariş geldi. Gül Hanımın komşusu, onun tanıdığı, genç bir kadın… Kimi ceket, kimi etek, kimi gece elbisesi isteyip durdu. Herkes sosyal medyada gerçek usta buldum yazınca işler çoğaldı.
Oda yetmez oldu. Kumaş her yerdeydi: kanepede, pencerede, sandalyede. Bursa makinesi günün her saati çalıştı.
Şengül teyze hiç şikayet etmedi. Sadece bir sabah gelip, Kızım, artık sana yer lazım, dedi.
Biliyorum, teyze.
Buraya sığmazsın artık.
Düşündüğü buydu. Son iki ayda kazandığı para muhasebeden fazlaydı. Ve siparişler bitmiyor.
Şehir merkezine gidip uygun oda baktı. İlk iki yer uygun değildi; karanlık, rutubetli. Üçüncüsü iyiydi: Eski bir tüccar apartmanında ikinci kat, bol güneş alan, yüksek tavanlı, parke yerler. Fiyat yüksekti gerçi.
Hesapladı: Kira, profesyonel terzi makinesi, overlok ve büyük masa… Son iki ayda biriktirdiğiyle hepsi çıkmıyordu.
Ne yaptığını bazen kendi de kavrayamadı; Gül Hanımı aradı.
Gül Hanım, bir şey danışacağım.
Buyurun, deyince hemen durumu anlattı. Gül Hanım düşündü, sonra şöyle dedi:
Tutun mekanı. Ben size faizsiz vereyim eksik kısmı, ne zaman isterseniz ödersiniz.
Kabul edemem…
Zeynep, dedi ağır başlılıkla. Benim doğum günümde hayatımın en güzel elbisesini diktiniz. Şimdi sıra bende. Bu minnet değil, insanlar yardımlaşır. Ayrıca, dedi hafif gülüşle, dört arkadaşım sırada bekliyor, bence bir atölyeniz olsun.
***
Atölye Aralık başında açıldı.
Bursayı taşıdı; artık daha çok bir simgeydi. Asıl iş için profesyonel makine aldı ama eski makineyi pencere önüne özel bir masaya koydu.
Düzen, ışık doluydu. Bir büyük masa, iki dikiş bölümü, bol kumaş, dev bir ayna. Duvara kendi eskizlerini çerçeveyle astı. Şengül teyze geldi, uzunca göz gezdirdi, aynada durakladı.
Çok iyi, dedi.
Teyze bir şey bırakacağım sana, dedi Zeynep, bir zarf uzattı.
Alma kızım…
Olmaz. Bu oda parası. Tek tek hesapladım.
Ben hiç hesap etmedim…
Ben ettim.
Şengül zarfı aldı, bir süre elinde tuttu.
Yeni buzdolabı lazım. Eskisi pat pat ötüyor.
Alırız, dedi Zeynep.
Gittiler markete, Şengül teyze model model gezdi, gri çift kapılı bir dolap seçtiler. İyi, çok iyi, dedi, Zeynep onun sesindeki sevinci duydu. Doğru bir iş yaptığını hissetti.
***
Aralıkta siparişler çoğaldı. Yılbaşı için elbiseler, kurumiçi etkinlikler… Akşamları sekiz-dokuza kadar çalıştı. Sıcak çay, makine sesi.
Ocakta biraz dinginleşti. Yardımcı olarak küçük bir terzi olan Elifi aldı; o da iyi çırak çıktı, hızlıca işi kapıyordu.
İnşaat bürosundan istifa haberini verdi. Yönetici Ay sonuna dek kal, dedi, tam o kadar kaldı.
Martta başka bir müşteri aradı: El işi yapan, model dersi almak isteyen.
Ben usta öğretmen değilim ki, dedi Zeynep.
Ama ustasınız; Gül Hanım tavsiye etti.
Olsun, buyurun gelin, dedi.
İlk dersi, sonra grubu doğdu. Artık sadece dikiş yapmak değil, öğretmek de işinin parçasıydı.
İlkbaharda, Şengül teyzenin evindeki küçük odadan taşındı.
Atölyeye yakın, tek odalı, üçüncü katta, güneşli minik bir daire tuttu. Duvarlarda yardımcı boya, hiç leke yoktu artık. Perdeleri bile kendi dikmişti.
Akşam mutfakta çayını içerken, pencereden parka baktı. Burası onun evi, küçük ama kendi evi.
***
Serhat’la karşılaşma Mayıs sonunda oldu.
Atölyeden eve parktan geçiyordu, ağırdan alıyordu; akşam ılık, etraf leylak kokuyor, taze yapraklar ışıkta parlıyordu. Yanında bir çanta örnek kumaş vardı.
Karşıdan geliyordu Serhat.
Yirmi metre ötede tanıdı hemen. Zayıflamış, üzerindeki ceket bol durmuş, yürüyüşü eskisi kadar kararlı değildi.
Serhat da onu gördü, durdu.
Zeynep yürümeye devam etti. Yan yana yaklaşınca, Serhat, Zeynep, dedi.
Merhaba, Serhat.
Adamın yüzünde alışık olmadık bir dağınıklık, mahcubiyet vardı.
İyi görünüyorsun, dedi.
Teşekkürler.
Bir sessizlik oldu. O ellerini cebine soktu.
Nerede oturuyorsun?
Evim şurada.
Sessizlik. Bir kadın bebek arabasıyla geçti.
Zeynep, ben… bir konuşsak olur mu, kısa bir konuşma?
Zeynep ona dikkatle bakınca onun yüzünde yorgun, başıboş bir hal gördü. Tabii, dedi, yakında bir banka yürüdüler. Serhat ellerini avuçladı.
Nereden başlasam, bilmiyorum, dedi. Sevdiğim için (…) Yani, yarım yıl önce gitti. Sıkıcıymışım, hırsım yokmuş. Komik değil mi?
Anlıyorum.
Annemle kalıyorum. Firma kapandı, iş yok. Her şey çöktü. Bazen diyorum ki büyük bir hata yaptım, Zeynep.
Dinledi.
Sende varken değerini bilemedim. Sen hep vardın. Sen dürüst biriydin. Ben… ne arıyordum, bilmiyorum. Kendi mutsuzluğumda seni ‘boş’ sanmışım. Şimdi anlıyorum, Zeynep.
Beraber sustular.
Suçlu mu oldum sana?
Zeynep parkın karşısındaki kavaklara baktı; kiraz çiçeği kokuyordu.
Serhat, sevmemek suç değil. Ama söylediklerin acıttı: ‘boş’, ‘mobilya’, ‘çek git.’ Acıttı, baştan sona.
Biliyorum, dedi adam.
Ama bir iyi tarafı var. Gözünü ona dikti. Beni oradan ittin. Korktum, Serhat. İki çanta, kırk bin lira, geleceksiz. Şengül teyzenin odasında günlerce ağladım. Çok kötü bir dönemdi.
Zeynep…
Dur. İçimi dökmek için söylüyorum. Orada bir dikiş makinesi buldum. Dikişi hatırladım. Bu işte iyiyim. Önce kendime, sonra başkalarına diktim. Şimdi atölyem var, merkezde. Ve hayattan keyif almayı öğrendim.
Serhat ona garip bir ifadeyle baktı.
Eğer çıkmasaydım hâlâ manasız beklemiş olurdum. O yüzden sana teşekkür edemem ama, her şey de olması gerektiği gibi oldu.
Affettin mi beni?
Kızgın değilim. Fakat geri dönmem de mümkün değil. Artık kendi hayatımdayım.
O yana döndü.
Şengül teyze nasıl?
İyi. Ona buzdolabı aldım. Haftasonu pişpirik oynarız.
Serhat hafifçe güldü.
Hep iyi insandın, Zeynep.
Sen de fena biri değildin, sadece yollarımız ayrılmıştı. Belki de çoktan.
Zeynep çantasını eline aldı, kalktı.
Acele mi gidiyorsun?
Evet, sabah erken müşterim var.
Kendi hayatında mutlu ol, dedi adam.
Sen de. Evet.
Gerçekten içten söyledi. Ne içi yanıyor, ne bir öfke, ne gurur; sade bir gerçek.
Yürüdü yoldan, gökyüzü açık, akşam serin, mayıs kokusu. Çantasında koyu yeşil bir yün, yeni getirdiği aksesuar kataloğu vardı. Ertesi gün sabah emekli öğretmen Sevil Hanım gelecekti; ona etek dikecekti: “ne şişkin, ne dar; düzgün, her yerde giyilecek.”
Düşünüyordu etek kalıbını, bedeni nasıl ayarlayacağını, orantıyı.
Kafası işteydi, ama duyuyordu ki akşam iyice leylak kokuyor. Yanından bir çocuk scooter ile geçerken bir çizgi film şarkısı seslendi. Alt kat penceresinden kızartma kokusu; hayatın tam içinden bir parça.
***
O akşam atölyede çalışmadı: Kendine söz verdi, yediden sonra makine yok. Sadece masadaki müşteri kayıt defterini aldı. “Bursa” makinesi pencere önündeydi, siyah altınlı.
Parmağını makinenin üstünde gezdirdi.
Teşekkür ederim, dedi sessizce.
Bir makineye teşekkür etmek garipti, ama asıl kime teşekkür edecektin ki: Şengül teyzeye, Gül Hanıma, ya da Elife? Belki hepsine, belki de başlangıçtaki onulmaz adaletsizliğe borçluydu her şey.
Defteri aldı, ışığı kapattı, çıkıp ahşap merdivenden sokağa indi.
Kent yaşantısı devam ediyordu. Her zamanki mayıs akşamı.
Dönüşte küçük Taze Ekmek dükkanına uğradı. Bir tam buğday ekmek ve yaşlı bir kadının sattığı iyi bir bal aldı.
Hayırlı akşamlar, dedi Zeynep.
Hayırlı akşamlar. Bal bu sefer çok iyi; sabah kahvaltıda deneyin, memnun kalırsınız.
Sağ olun, denerim.
Torbasında ekmek, bal, müşteri kayıtları, aksesuar kataloğu. Üzerinde ise geçen hafta diktiği kendi elbisesi: Krem renkli kalın keten, yumuşak kemerli, bol kollu. İyi bir elbise, giymesi güzel.
Eve on dakikada yürüdü. Önce Sevil Hanımın eteğini, sonra yeni iplik siparişi not etti. Elifin de kalıp çizimini neredeyse çözdüğünü düşündü.
Birden çalışmayı bıraktı, sadece yürüdü.
Çatıların üstü hafif pembe gökyüzüyle kaplıydı, kırlangıçlar uçuşuyordu, hayat bir yerde akıyordu.
Boşandıktan sonra kadın mutluluğu diye olur olmaz dergiler yazardı ya, o öyle düşünmüyordu. Sadece şunu hissetti: İşte eve gidiyorum. Sabah erken kalkacağım. Bir işim var, sevdiğim bir iş. Bir Şengül teyzem var, pazar günü ziyaretine gideceğim. Müşterilerim, atölyem, masamda Bursa, gökte çalışan kırlangıçlar…
Bunun kendisine yettiğini biliyordu.
Ne fazla, ne eksik yeterdi. Belki aranan huzur buydu: ikinci bir gençlik, özgüven yaşı. Bir günde değil, adım adım: bir elbise, bir atölye, bir ev, bir mayıs akşamı, bir taze ekmek ve biraz bal…
Teyzesini aradı.
Teyze, evde misin?
Nerde olacağım, televizyon seyrediyorum. Sen ne arıyorsun?
Hiç, öylesine.
Pazara gelir misin?
Gelirim. Bir börek yapsam?
Elmalı olursa sevinirim, elmalı börek severim.
Tamam, elmalı börek getiririm.
Telefonu cebine attı, üçüncü kattaki evine çıktı.
Evde biraz keten kokusu vardı. Dün mutfak masasını dikerken yağmur yağıyordu. Kumaşların küçük parçalarını kaldırmıştı, ama koku kalmıştı. Tertemiz.
Çayını koydu, ekmeği kesti, balı bir dilime sürdü, doğrusu satıcının dediği kadar varmış: Gerçekten güzel baldı.
***
Sabah berrak doğdu.
Sevil Hanım tam saat sekizde kapıdaydı. Küçük, enerjik, inci beyazı saçları çok düzgün, camlarının ardından dik bakışlıydı.
Zeynep Hanım, dedi. Örnek modeli getirdim, bakın böyle bir şey istiyorum, ama o kadar pileli olmasın.
Fotoğrafı çıkardı.
Güzel, sade bir etekti; o vücuda dikmesi de ayrı bir keyif olacaktı.
Buyurun, nasıl çalışacağımızı anlatayım, dedi Zeynep.
Sevil Hanım sandalyesine geçti, elleri dizlerinde topladı.
Biliyor musunuz, diye etrafa bakındı. Yıllardır şöyle bir etek istedim hep. Her yerde sarkık, bol; ama sizin içinizi bilen biri tavsiye etti, onun için geldim. Elbisesini giyince insan başka hissetmiş demişti.
En güzel tavsiye, dedi Zeynep.
Defterini açtı, mezurasını aldı.
Lütfen şuraya geçin.
Sevil Hanım omuzlarını gerdi, aynaya baktı.
Dört yıldır emekliyim, dedi tekrar. Dedim ki, Bir daha niye giyineyim? Sonra düşündüm; neden öyle olsun ki? Daha uzun yıllar yaşayacağım inşallah. Niye salaş olsun?
Aynen öyle, dedi Zeynep.
Ölçtü, not aldı, modelini kafasında hesap etti. Atölye ışıkla doluydu, güneş yerde dans ediyordu. Köşede Bursa makinesi sessizce duruyordu. Elif saat onda gelecekti. Saat on birde sıradaki müşteri…



