Düğün Olmayacak
Defterime yazdığım bu satırlarda sıradan bir akşamdan çok daha fazlasını anlatacağım. O gün, odamın kapısından içeri giren Melike’yi gördüğümde bir an için donakaldım. Karşımda bembeyaz gelinliğiyle duran Sevda, güzelliğiyle adeta göz kamaştırıyordu. Gelinlik tam bedenine oturmuş, gözlerinde ise sonsuz bir huzurun parıltısı vardı. Melike heyecanını gizleyemedi:
Allah’ım, ışıl ışıl parlıyorsun! diye seslendi, gözlerini ayıramadan. Senin adına öyle mutluyum ki! Sonunda geride bıraktın o geçmişi, gönlünü yeni bir aşka açabildin, unutabildin Alp’i! Büyük iş başardın!
Ancak Sevda’nın yüzündeki o parlak gülümseme bir anda söndü. Usulca burnunu buruşturdu, hızla elbisesinin fermuarına uzandı, gözüyle Melike’nin bakışlarından kaçtı.
En iyisi çıkartayım, dedi kısık sesle, kenardaki minik kancaları ustaca çözerken. Düğüne iki hafta kaldı zaten. Bir şey olursa aynısını bulmak zor olur.
Melike ise hemen yaptığı hatanın farkına varmıştı. Alp’ten bahsetmesi hiç gereksizdi. Hele ki şimdi, Sevda’nın hayatına sonunda düzgün, değer veren biri girmişken! Alp Sebahattine gözyaşlarını hak ettirmemişti, özellikle de onca yaşattıklarından sonra!
Bir zamanlar Sevda ona hayatının adamı gözüyle bakıyordu. Aralarındaki bağın sonsuza dek süreceğine inanmıştı. Fakat zamanla işler ters gitmeye başladı. Önce uzaklaştı Alp, buluşmamaya bahaneler uydurdu. Sonra Sevdanın arkadaşlarını, hayallerini, hatta mesleğini küçümseyip durdu. İşteki önemli bir projeden vazgeçmesini sağladı, yurt dışı stajını bırakması için onu zorladı; hatta bambaşka bir iş yapmasını istedi sonunda.
Sevdanın ailesi, kızlarının ne denli değiştiğini anlamıştı. Hızla içine kapanmış, sevdiklerinden uzaklaşmıştı. Sohbet girişimleri tartışmaya dönüşüyor, Alp ise Sevdaya ailen bizi istemiyor ki aşkımızı bitirmeye uğraşıyorlar diyerek hepsini kötülüyordu. Kavga büyüdü; Sevda neredeyse ailesiyle bağını kesti.
Ve ardından, Alp bir sabah ansızın ortadan yok oldu. Bir açıklama bile yapmadan, elveda bile demeden… Yalnızca Sevdanın içine koca bir boşluk, büyük bir yara veher şeye rağmen saklamayı seçtiği bir bebek bırakarak.
Melike o an Sevdayı gelinliğini telaşla çıkarırken izlerken içi sızladı. Arkadaşına sevinç vermek isterken acı bir hatıra uyandırmıştı.
Şimdi ise küçük Alp dört yaşındaydı. Meraklı, yerinde duramayan bir çocuktu; bulutların nereye gittiğini, gökyüzünün niçin mavi olduğunu soruyor, dışarıda böcekleri hayretle inceliyordu. Anaokulundaki öğretmenleri zekasına hayran kaldıklarını söylerlerdi. Şiirleri hemen ezberler, uzun masalları bile pür dikkat dinlerdi.
Çocuğun çoğu zamanı Sevda’nın anne ve babasıyla, yani dedesiyle ve babaannesiyle geçiyordu. Oğullarına ilgiyle bakıyor, gelişimi için çabalıyorlardı. İngilizce eğitim veren bir anaokuluna onlar yazdırmıştı; yüzmeye onlar götürüyor, dans kurslarını onlar başlatmıştı. Sevda haftada birkaç kez görse de, bir saatten fazla oğluyla kalmıyordu.
Bunun sebebi acı vericiydi. Küçük Alp babasına neredeyse tıpatıp benziyordu: Aynı kıvırcık, koyu saçlar, aynı gözler, aynı muzip gülümseyiş Oğlunu kucağına aldığında Sevda zamanda geriye giderdi; hayalindeki mutlu çocukluğa Sevda oğlunu seviyor, başarılarıyla gururlanıyordu. Fakat her sarılışında gözleri dolar, hemen yüzünü çevirip üzerindeki tozu, çantasında bir şey arıyormuş gibi davranır, sessizce ağlardı; küçük Alp görmeden.
Bir akşam, Sevda oğlunu ailesinin evinden almaya geldi. Alp, yerdeki halıda puzzle yapıyordu, kaşları çatık, çok konsantre. Annesini görünce sevinçle fırladı:
Anne, bak! nidasıyla kolundan çekiştirdi. Neredeyse bitirdim. Şurada ev, şurada ağaç Buraya köpek gelecek!
Sevda yanına çöküp gayretle gülümsedi.
Çok güzel olmuş, dedi başını okşayarak. Harika yapıyorsun.
Alp bir an durup gözlerini annesine dikti:
Anne, benim babam nerede? Okulda herkesin babası var, bir tek benim yok
Sevda donakaldı. Yutkunup nazikçe cevap verdi:
Bilmiyorum oğlum. Baban şimdilik uzakta. Ama seni düşündüğüne eminim.
Peki neden hiç aramıyor? diye sordu Alp, kafa yorarmışçasına. Ona kendi başıma ayakkabı bağlamayı öğrendiğimi söylemek isterdim!
O çok meşgul sanırım, dedi Sevda, sesi titreyerek. Ama eminim seninle gurur duyuyordur.
Alp bir süre düşündü, sonra sanki ikna olmuş gibi puzzlea döndü.
Tamam. O zaman bu evi bitireyim, babam ne kadar akıllı olduğumu görsün!
Sevda ise yanı başında oturup gözyaşlarını yuttu. Oğlunu rahatlatacak bir şeyler söylemek istedi ama sözcükler boğazında düğümlendi. Tekrar saçlarını okşadı, minik başın kokusunu içine çekerek bu anı, oğlunun huzurlu ve saf gülümsemesini hafızasına kazımaya çalıştı.
Geçmişi hala aklından çıkmıyor, hâlâ Alpi düşünüyordu Sevda. Onu aklamaya çalışıyordu zaman zaman: Belki başına bir şey geldi, belki zor durumda? diye. Böyle düşünmek, ona gerçeklerle yüzleşmekten daha kolay geliyordu.
Yakınları defalarca yüzleşmesini istemişti. Annesi nazikçe geçmişi unut, hayatına ve oğluna odaklan, diyordu. Arkadaşları ise Alp seni terk etti, kabullen artık, devam et! diye açık açık doğruları söylüyordu. Ama Sevda direndi. Birlikte çok mutluyduk dedi, yıllar geçse de Alpin vaatlerini savundu. Tartışmalar hep içe kapanmasıyla biterdi; dostları ise umutsuzca vazgeçerdi.
Buna rağmen Sevda boş durmadı. Sosyal medyayı didik didik etti, eski tanıdıklara sordu, bulabileceği her kaynağı denedi. Sonuç ise hep hüsrandı. Yine de içten içe peşini bırakamadı.
Ta ki, beş yıl sonra, hayatına bir başka adam girene dek. Bu rastlantı bir doğum günü partisinde oldu. Cem aklı başında, güvenilir bir adamdı. Gerçekten samimi, anlayışlı ve sırtını yaslayabileceği türdendi.
İlk buluşmalarından itibaren Sevda yanında olduğu zaman kendisi gibi olabiliyordu. Cem ondan sahte gülücükler, yapmacık neşeler beklemiyordu. Yorgunsa Hadi eve gidelim diyordu. Konuşmak istemiyorsa, saygı duyuyor sadece yanında kalıyordu. Cem, aradığı adam gibiydi: dengeli, ciddi ve içtenlikle bağlı.
Cemin sevgisi detaylarda gizliydi: Sevdanın kahvesini önceden öğrenmiş, iş arkadaşlarının isimlerini aklında tutmuş, hayatı kolaylaştıran küçük işleri sevdayla paylaşmıştı. Onu gerçekten sırtında taşımaya razı biriydi; Sevda da açıkçası bu ilgiden fazlasıyla faydalanıyordu.
En çok da Cemin, Alple çok kısa sürede kaynaşmasına şaşırmıştı. İlk buluşmalarında küçük Alp ürkekçe annesinin eline sarıldı. Cem ise oğlunun seviyesine inip kolları dizlerinde, En sevdiğin çizgi film hangisi? diye sordu; yarım saat geçmeden birlikte legoları birleştiriyorlar, Alp de heyecanla oyuncaklarını gösteriyordu.
Zamanla Cem, Sevdanın ailesinin evine misafir olmaya, Alpi parka götürmeye, bisiklet sürmeye ve uyumadan masal anlatmaya başladı. Bir seferinde, Sevda onları resim yaparken bulunca Cem ona dönüp Ona gerçek bir baba olmak isterim. Eğer istersen Alpi evladım olarak üzerime almak istiyorum dedi.
Melike ise dostuna içten içe seviniyordu. Sevdada gözündeki parıltı yeniden canlanıyor, yüzündeki hiç bitmeyen endişe kayboluyordu. Ancak o gün, Melike bir anlık hata yaptı, Alpi anarak eski yarayı deşti. Şimdi sadece, Sevdanın tekrar içine kapanmamasını umuyordu.
Ama Sevda iyi davrandı.
Büyüdüm artık, dedi ufak bir gülümsemeyle, gelinliği düzgünce yatağa sererken. Eskisi kadar geçmişte takılı kalmamam gerektiğini, Alpe dair duygularımın orada kalması gerektiğini biliyorum. Bazen oğluma aynı adı verdiğime pişman oluyorum. Çok inatçıymışım, sizi de çok uğraştırdım Nasıl sabrettiniz bana?
Melike hafifçe elini Sevda’nın eline koydu:
Alp’i ailenden almayı düşünüyor musun?
Evet, dedi Sevda ciddileşerek. Cem de ısrarla istiyor zaten. Hatta ismini değiştirmeyi bile önerdi, benim için daha kolay olur diye. Zaten evlatlık için nüfus kaydını yenilemek zorunda kalacağız.
Yağmurun damlalarını cama bakarak izledi bir süre.
Eskiden korkardım, Alp’i gördükçe geçmiş aklıma gelir diye. Yanılmışım. O benim oğlum; anne-babasını bilen, birlikte büyüyecek bir çocuk olmalı! Dede ve babaannelik başka, ama anne-baba sevgisi başka! Cem de aynı düşüncede. Çocuğa gerçekten babalık yapmak istiyor, görsen ona nasıl bağlandı!
Harika fikir! dedi Melike. Belki oğlunun hangi ismi sevdiğini sorarsın, değişikliğe böyle daha çabuk adapte olur.
Emin değilim. Henüz karar vermedim, vaktimiz var, düşünürüz.
Aslında Sevda yalan söylüyordu. İçinde hâlâ Alpe olan duygularından eser vardı. Fakat bu aşk ona sadece acı getirmişti. Ailesi, neredeyse onun oğluyla iletişimine engel oluyordu; her buluşmada Sevda ağlayıp oğlunu korkuttuğu için. Arkadaşları ise artık dertlerini dinlemek bile istemiyordu. Geçmişi bırakmak, bugüne ve düğüne odaklanmak zorundaydı.
Ama bu hiç de kolay değildi!
Cem çok iyi bir adamdı, evet, ama O Alp değildi. Sevda ona gerçekte derin duygular beslemiyor, sadece onun sevgisini kendine bir güvence olarak kullanıyordu.
Keşke Alp dönseydi Her şeyini verirdi yanında olmak için
***************************************
Düğün olmayacak! dedi Sevda, gözleri ışıl ışıl, adeta dans edecek gibi. Biz de, denizdeki gemiler gibi, yollarımızı ayırıyoruz!
Cem ne olduğunu anlamaya çalışarak Sevda’ya baktı; düğüne sadece bir hafta kalmıştı. Menü seçilmiş, çiçekler alınmıştı, misafirler davet edilmişti. Her şey gerçek ve çok yakındı Ve şimdi bunların hepsini, Sevda düğün yok diyerek silip geçiyordu.
Ne demek olmayacak? diye sordu, ciddi olup olmadığından emin olamadan. Sevda, ne oldu? Açıkça anlat.
Sevda sorularına kulak asmadı. Odada bir oraya bir buraya koşturdu, dolabından eşyalar alıp bavula doldurdu. Gözlerinde garip bir parıltı, dudaklarında ise alışılmadık, gerçek bir tebessüm vardı.
Alp döndü! dedi sonunda, Ceme bakmadan. Sesinde öylesine saf bir mutluluk vardı ki, Cemin içi burkuldu. Dün geldi, konuştuk Önce inanamadım bile!
Sonra durdu, döndü ve gözlerinde tek bir pişmanlık yoktuyanlızca heves ve sevinç.
Bu son altı ay için minnettarım sana, dedi sesini biraz yumuşatarak. Seninle huzurluydum Sen çok iyi bir adamsın, Cem. Ama seni asla gerçek anlamda sevmedim. Şimdi mutluluğa dair bir şansım olduğuna göre, onu kaçırmam.
Cemin dünyası altüst olmuştu. Alp. Yine Alp. Sevda onun adını öyle bir aşkla söylerdi ki, Cem daima kendisini gereksiz hissederdi. Sevdanın hâlâ Alpi düşündüğünü bilse de, zamanla sevgisi değişir umudunu taşıyordu.
Onunla görüştün mü? diye güçlükle sordu, sesi donuk ve boğuktu. Ne dedi sana? Bu sefer hangi bahaneyi buldu?
Hiçbir şey bahane etmedi, dedi Sevda biraz sertçe. Yaptığı hatayı anladığını söyledi. Benimle ilgili bir dakika bile düşünmeden geçmediğini söyledi!
Eşyalarını toplamaya devam etti, Cem ise olduğu yerde kalakalmıştı; dünyası yavaş yavaş sönüyordu.
Telefonda konuştuk, dedi Sevda masadan bir şey alırken. Ailesi onu yurt dışına göndermekte ısrarcı olmuş, o da bana haber verememiş. Tüm bu zaman boyunca sadece beni düşünmüş, ama iletişim kuramamış. Artık her şey yoluna girecek; birlikte mutlu olacağız!
Sevda’nın zihninde Alp’in o ilk telefon görüşmesi canlandı. Alpin sesi titrek, kaygılıydı:
Sevda, biliyorum her şey berbat görünüyor. Ama ailem bana tek yol sundu. Ya Londradaki okula gidecektim ya da beni evlatlıktan reddedeceklerdi. Direnmeye çalıştım, yemin ederim Tüm kartlarımı iptal ettiler, hesaplarımı kapattılar, telefonsuz kaldım!
Bana neden hiç ulaşmadın? diye sormuştu Sevda, sesi sarsılsa da küskünlüğünü bastırmak için uğraşırken.
Ulaşmadım, çünkü ne söyleyecektim ki? Hayatım ellerimden kayarken sana acizliğimi mi anlatacaktım?
O konuşmada Sevda’nın tüm kırgınlığı, üzüntüsü sanki Alpin sesiyle eridi gitti. O an anlamıştı; bütün bu süre boyunca tek beklediği işte o arama, o sesti.
Bundan sonra her şey farklı olacak, dedi Alp. Okulu bıraktım, döndüm. Bir daha hiçbir yere gitmem.
O anda aldığı sıcaklık şimdi Cemin karşısında tekrar yankılandı.
Kısa bir an odayı süzdü, sonra Cemin neredeyse bembeyaz olan suratını gördüadam donup kalmıştı.
Üzülme, dedi Sevda, bu kez nezaketle ama kesin kararlılıkla. Düğünün iptal edildiğini herkese bildirdim. Her şeyi anlattım, ne seni sıkabileceklere izin ver, ne mesajlarına cevap ver lütfen. Kararım kesin; hiçbir koşulda değişmeyecek!
Bavulunu yanına çekti, ardından kararlı adımlarla kapıya yürüdü, sanki gecikirse bir daha cesaretini bulamayacak gibi.
Cem ise elinden hiçbir şey gelmeden donup kalmıştı. Kalbi sıkışıyordu, nefes almak istiyor ama kendini tutuyorduağlamak, bağırmak istemiyordu. Yavaşça yumruğunu sıktı, yavaşça açtı. Sakin ve sıradan görünmeye çalışarak:
Belki de acele ediyorsun? dedi, dikkatle Sevdaya bakarak.
Sevda kapının yanında durdu, ama dönmedi, elleri bavulun sapında kenetlenmişti.
Ya o senin tekrar beraber olmanı istemezse? dedi bir adım yaklaşarak. Ya oğlunu kabul etmezse? Veya sana evlenme teklifi etmediyse?
Sevda birden döndü. Yüzü heyecan ve sinirden kıpkırmızıydı. Birkaç adım attı, sanki Cemin anlamasını bekliyordu.
Beni ciddi bir konuşmaya davet etti! diye patladı. Bu yeterli! Onu kötüleme, Alp öyle biri değil!
Son sözlerinde sesi titredi, ama tekrar kendini toparlayıp kapıya yürüdü.
Bana yardım etsen bari, diye fısıldadı sinirle, bavulu zorla kaldırmaya çalışırken.
Cem istemsizce ileri çıktı, ama hemen durdu. Ona neden, duygularını ayaklar altına alıp bavulunu taşısaydı ki? Zaten, Sevdanın aklı çoktan Alpin yanındaydı. Gözlerinde öyle bir güven, coşku vardı ki; sanki hemen hayatı başlayacak, Alp onu kapıda karşılayıp sonsuz mutluluk vaat edecekmiş gibi hayal kuruyordu.
Ama gerçek böyle değildi. Alp ona sadece kapanmamış bir defteri kapatıp yeni bir başlangıç yapmak istemişti, hem de Sevdasız. Çünkü bu arada başkası da vardı hayatında.
Fakat Sevda kördü. O kadar uzun süredir o anı bekliyordu ki; şimdi gözlerini gerçeklere kapamıştı.
Güç bela bavulunu kapıya kadar taşıyıp kısa bir süre elini sapın üstünde tuttu, bir şey diyecek gibi oldu. Sonra vazgeçti, ani bir kararla kapıyı açtı ve dönüp bakmadan çıktı.
Cem odanın ortasında kaldı; sevdanın parfümü dört bir yana dağılmış, son sözleri ise yankılanıyordu: Alp öyle biri değil!
Sandalyeye yığıldı, üzerine sert bir yorgunluk çöktü. Her şey öyle hızlı, öyle kesin olmuştu ki Artık yapması gereken, geri kalan hayatına Sevdasız, hayalsiz, yeni bir yokuşta devam etmekti
******************************
Alp kapıyı açtığında böylesine erken bir misafir beklemiyordu. Kapıda, iki bavulla Sevda, gözleri ışıltılı, neşe dolu bir hali vardı. Alp şaşkın ve sessizdi. Aklında sadece bir soru vardı: Bu kadar nasıl yanılmış olabilir?
O yolunu çoktan çizmişti aslında. Sevda, Cemle birlikte olmaya başladığında Alp büyük bir rahatlık hissetmişti. Memleketine karısıyla dönüp geri kalan hayatına huzurla devam edebilecekti. Beklenmedik telefonlar, gözyaşları, suçlamalar yoktu artık. Hatta içinden, Sevdaya teşekkür etmişti; başkasını bulması herkesten çok işini kolaylaştırmıştı.
Evet, Sevdayı bir defa aramıştı; her şeyin değiştiğini, konuşması gerektiğini söylemişti, ama bu sohbet formaliteydi.
Ama şimdi kapısında bavullarıyla duran Sevda, belli ki çok daha fazlasını bekliyordu. Alp bir adım geriye gitti, kendini toparlamaya çalıştı.
Alp, dedi Sevda, gözlerinde kararlı bir mutluluk. Kararımı verdim. Geldim, artık birlikteyiz!
Onun sesi öyle güven doluydu ki, başka bir ihtimal düşünmüyordu bile. Bir adım daha attı, ama Alp elini kaldırıp durdu.
Sevda, dur dedi yumuşakça. Belki de her şeyi bilmiyorsun.
Sevda kaşlarını çattı, gülüşü soldu.
Ne demek istiyorsun? Buluşacaktık, konuşacaktık ya!
Alp derin bir nefes aldı, biliyordu ki bu konuşma kaçınılmazdı.
Ben evliyim, Sevda. İki yıldır. Çok da mutluyum.
Sevda donmuştu; gözleri şaşkınlıkla büyüdü. Birkaç saniye sessiz kaldı, inanmak istemez gibi. Sonra yüzü değişti; bakışında ürkeklik, öfke, hayal kırıklığı vardı.
Ne diyorsun sen? diye fısıldadı, başını sallayarak. Olamaz böyle bir şey Bana aradığında her şeyin değiştiğini söyledin!
Aradım, çünkü düzgünce vedalaşmak istedim, dedi Alp. Artık yeni bir sayfa açma zamanıydı, her birimizin hayatı başka yönlere ilerlemişti. Ama sen başka türlü anlamışsın.
Sevda bir adım geri çekildi, elleri titriyordu. Yumruklarını sıktı, kendini tutmaya çalıştı, ama başaramadı.
Bana hep yalan söyledin! diye bağırdı, sesi öfkeyle çatlıyordu. Her şeyi bıraktım senin için!
Alpin içinde öfke kıpırdadı. Kavga etmek niyeti yoktu ama Sevda vazgeçmeyecek gibiydi.
Hiçbir zaman sana söz vermedim, dedi sertçe. Birlikte olacağımıza sen karar verdin. Sadece sana zarar vermemek için yumuşak konuştum. Ama artık açıkça her şey ortada, değil mi?
Sevda birden bavullarından birini yerden alıp koridora fırlattı. Eşyalar etrafa saçıldı ama o aldırmadı. Çığlık atıyor, suçluyor, cevap istiyordu.
Alp kibarca ama net bir şekilde Sevdayı dışarı yönlendirmek zorunda kaldı. Kapıyı kapatıp, o kısmın bitmesini umdu. Ama Sevda durmadıkapıyı yumrukladı, adını haykırdı. Komşular kapılarına çıkıyor, rahatsızlıklarını belli ediyorlardı.
Bir saat sonra, mahalleli polise başvurmakla tehdit ederken Sevda sonunda gitti. Arkasına dönüp gözyaşları içinden kapıya bakarak bağırdı:
Geri döneceğim! Pişman olacaksın!
Alp kapının önünde yığılıp kaldı. Biliyordu ki bu son değildi. Sevda inatçıydı; pes etmeyecekti.
Salona geçti, divana oturdu. Kafasında hemen netleşti: Artık bu evde kalamazdı, yeniden başka bir yerde hayat kurmalıydı. Cep telefonunu çıkardı, emlak sitelerini karıştırmaya başladı.
Evi sat, yeni bir yer bul, mümkünse şehrin öbür ucunda diye düşündü.
***********************************
Sevda sokakta yürürken dünyayla irtibatı kopmuştu. Gözleri doluydu, kafası darmadağındı, bir karanlık üstünü örtmüştü. Hayalinde Alp ona kapısını açacak, sarılacak, Seni bekledim, artık birlikteyiz, diyecekti Oysa gerçeğin yüzü buz gibi çarptı.
Şehirde uzun süre dolaştı, gücünü toplamak için. Adımları onu Cemin evine götürdü. Kapıda durdu, gözyaşlarını sildi, saçlarını düzeltti. Derin bir nefes aldı, katlara tırmandı ve zile bastı.
Kapı hemen açılmadı. Cem nihayet göründüğünde yüzünde bir soğukluk, uzak bir ifade vardı. Hiçbir davet, gülümseme yoktu.
Cem, ne olur, dedi sesi titreyerek. Farkındayım büyük hata yaptım; ne kadar acımasız ve saçma davrandım Yalvarırım, birlikte düzeltelim.
Gözleri dolmuştu, kelime bulmakta güçlük çekiyordu.
Bir daha Alpin adını anmayacağım, dedi gözünün içine bakarak. Yemin ederim. Her şey yanlış anlamaydı. Sadece seninle mutlu olabilirim. Ne olur, bir şans ver.
Sesi yürekten, içten geliyordu. İnandı; o an gerçek sevgisi Ceme di, affederse yeniden mutlu olacaktı.
Cem başını sallayarak, Bir kere daha aynı hatayı yapmam, dedi.
Sevda, dedi sessizce, her şeyi kendin seçtin. Saatler önce, odamda bavullarla duruyordun, kararını açıklamıştın.
O zaman hata ettim! diye atıldı Sevda. Ne yaptığımı bilmiyordum, duygusaldım! Ben
Cem iç çekti, elleriyle saçlarını geriye attı. Sessizce ama kesin konuştu:
Bana gelmedin; başkasını seçtin. Şimdi işler yolunda gitmeyince geri dönmek istiyorsun?
Evet! dedi Sevda, gözyaşlarıyla. Çünkü sadece seni seviyorum!
Bir süre sustu Cem, sonra acı bir tebessümle devam etti:
Artık sözlerinin samimiyetine inanmıyorum. Hoşça kal.
Sevda’nın içi parçalandı. Cemin gözlerinde şüphesiz, sakin ama kesin bir çözüm vardı. Ona artık güvenmiyordu.
Ne olur diye kekeledi Sevda, üst basamakta elini yüzüne kapatıp ağlamaya başladı.
Affet, dedi Cem, bizim iyiliğimiz için böyle olmalı.
Kapıyı kapattı; Sevda olduğu yerde dondu, birkaç dakika sonra merdivenin basamağına oturup gözyaşlarına boğuldu. Bu seferki gözyaşları öfke değil, telafisi olmayan kayıpların acısıydı: Artık ne Alpi ne de Cemi vardı. Bundan sonra nasıl yaşayacağını hiç bilmiyordu.
Gün sonunda defterime yazdıklarım ise bir özet, bir ders olarak kalacak: Geçmişi idealize etmek, gerçeklerden başka hiçbir şey sunmuyor insana. Hayat, gerçeklerle yüzleşmeden, hayallerde debelenmekle güzelleşmiyor; ne olursa olsun insan en çok kendi kendine dürüst olmayı öğrenmeli. Ve ben de artık sadece bugünü, önüme bakmayı öğreneceğim.




