Ona gecikmek, tam on yıl…
Her şeyi doğru yaptığıma inanıyordum. En azından, Ankaranın Cinnah Caddesindeki eski beş katlı apartmanın üçüncü katına çıkarken böyle hissediyordum. Paltomun cebinde, Kuyumcu Zümrütten alınmış küçük bir kadife kutu duruyordu, sık sık parmaklarım ona dokunuyor, yerinde mi, kaybolmadı mı diye kontrol ediyordum. O yüzüğü almak için neredeyse bir saat harcadım; satıcı abla defalarca farklı tepsilerle geldi, ben ise bakıp durdum, hangisi en güzeli, hangisi en çok Sevdayı mutlu eder, diye düşündüm. O sevinir diye sanmıştım. Düşünsenize, on yıl, az mı?
Apartman koridorunda birinin yaptığı mercimek çorbası ve muhtemelen bir kedinin kum kabının kokusu vardı. Yüzümü buruşturdum, zile bastım. Bu yıl kasım ayı Ankarada erken sertleşti, sabahtan beri ıslak kar serpiyor, ellerim de bir türlü ısınmak bilmiyordu. Ayağımı yere vura vura bekledim, yine cebimdeki kutuya dokundum.
Kapının arkasında bir şeyler şıngırdadı. Ardından, bariz bir şekilde erkek, ağır adımlar duyuldu. Ne demek olduğunu hemen anlamadım, fakat bir yerlere kaydettim ve öylece kaldım.
Kapı açıldı.
Kapıda tanımadığım bir adam duruyordu. Kırk beşlerinde, kısa boylu, tıknazca, üzerinde ekoseli bir ev gömleği, koyu renk pantolon. Bana sakince bakıyordu, ne şaşkınlık ne de başka bir his, sanki apartmana yeni taşınmış birine ya da postacıya bakar gibi.
Kimi aramıştınız? dedi sessizce.
Göz kırptım.
Ben Sevdayı görecektim. Evde mi?
Adam, yerinden kıpırdamadan başını içeri çevirdi:
Sevda, sana biri geldi.
Bir iki saniye geçti, bana saatler kadar uzun geldi. Sonra Sevda kapı aralığında belirdi. Üzerinde krem rengi yumuşak bir ev kazağı vardı, saçları toplanmış, makyajsızdı ve, tuhaftır, eskisinden daha iyi görünüyordu. Daha süslü değil de başka bir ruha sahip gibiydi; yüzünde sakin, içten yansıyan bir huzur.
Beni görünce bir anda durdu. Yüzünde ne sevinç, ne öfke vardı. Sadece kapalı bir sessizlik.
Cem, dedi. Keşke gelmeseydin.
Ağzımı açıp kapadım. Gömlekli adama, sonra yeniden Sevdaya baktım.
Bu kim? dedim, halbuki hafiften anlamaya başlamıştım.
Bu Ayhan, dedi, sesi sabit. Burada yaşıyor.
Hayat işte böyle bir şey. Bazen açıklamaya gerek yok. Tek cümle yeter: Burada yaşıyor. Ve sen kasım soğuğunda, paltosunun cebindeki yüzükle, apartmanda donuyorsun. İçerden sıcak ve çorba kokusu gelse de, içerinin uzağında bir yerdesin.
Açıkça duydum, evi mis gibi mercimek çorbası kokuyordu. Aynı onun yıllar önce yaptığı gibi, yıldönümlerimizde, ben kırmızı şarap alıp geldiğimde, mutfakta telaşlanırken ona bakıp: Ne güzel, bekleyen biri var, düşünürdüm.
Meğer öyle değilmiş.
Gitmez, diye kandırdım kendimi, yıllarca. Nereye gidecek ki, otuz beşini geçti, sonra otuz yedi, neredeyse otuz sekiz oldu. Kim ister ki onu benden başka? Öyle bir eminlik ki, hiç sınamadığın türden.
Sevda, bir dakika, konuşmam lazım. Önemli, dedim.
Duyuyorum, söyle, dedi.
Ayakta olmaz, başımla Ayhanı işaretledim.
Ayhan biraz geride durmuş, olup biteni ilgisizce izliyor, aceleye getirmiyor. Onun bu sakinliği bana öfke de vermiyor, daha çok rahatsızlık ve tuhaf bir korku veriyor.
Ayhan kim olduğunun farkında, dedi Sevda. Söyle ne diyeceksen.
Bir süre sustum. Sonra kutuyu çıkardım. Lacivert, üstünde altın Zümrüt damgası olan kadife bir kutu. Uzattım ona.
Sana evlenme teklif etmeye geldim, dedim. Çok geç kaldığımı biliyorum ama istiyorum artık, gençliğimiz de geçti. Evlenelim.
Kutuyu almadı, baktı. Sonra gözlerime öyle bir şeyle baktı ki, ters köşe oldum. Ne burukluk, ne zafer, ne sitem. Sadece yorgun bir acıma.
Al onu geri, Cem, dedi, çok hafifçe.
Sevda…
Al, lütfen.
Kutuyu cebime koydum. Elim titriyordu, yeni fark ettim.
Bu muydu yani? deyiverdim istemeden, kabaca.
Bu, dedi. Kusura bakma, böyle oldu. Ama bilmen lazımdı, bir şey değişecekti elbet.
Söyleyebilirdin.
Defalarca söyledim. Başka cümlelerle, dinlemedin.
Bir saniye bana baktı, sonra hafifçe başını salladı, kararını kendi içinde vermiş gibi.
Hoşça kal, Cem.
Kapı kapandı. Çarpılmadı, gürültü olmadı. Yavaşça çekildi ve kilidi döndü. İçerden bir tabak, bir kaşık sesi, yeniden çorba kokusu, sonra sessizlik.
Üç dakika koridorda oyalandım. Sonra indim, dışarı çıktım, arabama oturdum. Geçen yıl aldığım, gurur duyduğum gri Renault Meganea. Aracın camına ıslak kar taneleri düşüyordu.
Kutudaki yüzük ağırlaşmış gibiydi.
İlk günlerde kendimi, düzeltirim, çare bulurum diye ikna ettim. Hep çözüm odaklıyımdır; Ankarada bir inşaat firmasında, Granitte çalışıyorum, ticari gayrimenkul işindeyim. İnsanlarla kolayca anlaşıp istediğimi elde edebilirim. Şartlarıma uygun alet bulmam yeter.
Ertesi gün aradım. Hemen açtı, şaşırdım.
Konuşmamız gerek, dedim.
Dün konuştuk.
Yüz yüze olmalı.
Neden, Cem?
On yılımızı silemezsin ki. O kadar şeyi biriktirdik.
Bir an durdu.
Hiçbir şeyi silmiyorum. Yaşandı. Ama ben şimdi yaşıyorum, o zamanlarda değil.
O adamla mı?
Evet.
Altı aydır tanıyorsun. Altı ay, Sevda.
Seni on yıl tanıdım, Cem. Sonra ne oldu?
Cevap bulamadım. Kapatmadan önce veda etti.
Üç gün sonra Komşu Sokaktaki Nergis Çiçekten devasa bir buket sipariş ettim. Herkesin görebileceği, çalıştığı yer olan Kütüphaneye, Bahar Caddesine gönderttim. Belki yanında kalabalık, sıkılır ya da duygulanır, bir şeyler değişir, diye düşündüm.
Notu da kısa tuttum: Affet. Aptallık ettim. Bir şans ver.
O akşam mesaj geldi: Lütfen bir daha işe çiçek göndermeyin. Benim için rahatsız edici.
Mesajı üç kez okudum. Rahatsız edici. Ne teşekkür, ne düşüneceğim. Sadece rahatsız.
Telefonu bir kenara koyup mutfağa geçtim. Pencereden dışarı baktım. Kasım hâlâ inatla sert, ağaçlar çıplak, sokak lambası soluk, kaldırım sırılsıklam. Soğuk camlardan içeri kadar girmiş sanki.
Geçmişi düşündüm, kendimi avutmak için değil, sadece düşündüm. Tanıştığımızda ben otuz, o yirmi sekizdi. Ben Granitte yükselmek, para kazanmak isteyen biriydim. Sevdayı hemen sevmedim, ama hemen içim ısındı. Sessiz, zeki, anlamlı bakan, yanında susabileceğin nadir insanlardan.
Çok sabırsız değildim, o da baskı yapmadı. Ona da rahat geliyor sanıyordum. Belki de hiç sormadım.
Bazen Bizi bir yıl, beş yıl sonra nasıl görüyorsun? derdi. Ben ise hep yuvarlak cevaplar verirdim: Her şey yolunda, acele neye gerek var. O da susardı. Ben bunu onayı sanmışım.
Bazı yıllar yılbaşını onunla, bazen arkadaşlarımla geçirirdim. Şubattaki doğum gününü hiç unutmadım. Fakat bazen sadece aradım, gidemedim, işim var, dedim. O da tamam, derdi, ben de iş işte, anlayışlı insan, diye düşünürdüm.
Şimdi pencerede, soğuyan çay elimde, farklı düşünüyorum.
Beklemiş. Hep istediği net bir adım beklemiş. Ben ise her şey zaten belli, diyerek söylemedim. Çünkü, dürüst olalım, içimde hep bir kapı açıktı; belki daha iyisi çıkar, hayat başka birini sunar diye. Bilinçsizce, onu yedek görmedim ama hiç tam seçemedim. O ise seçimimi beklemiş.
Ve beklerken büyümüş.
Bunu hemen kavrayamadım. Haftalar geçti, saçını toplamış, daha dik bakan bir Sevda gördüm. Evvelki daha kırılgandı. Şimdiki ise doğrudan konuşuyor, uzun uzun anlatmıyordu.
En yakın arkadaşım Okanı aradım, üniversiteden beri dostumdur.
Biliyor musun, başkasıyla yaşıyor, dedim.
Ancak mı anladın? dedi şaşkın.
Evet.
Bir şeyler duymuştum, sana sormak istemedim.
Ben bilmiyordum.
Bak Cem, dedi, çok da ilgi gösterdiğini söyleyemem. Olan olmuş.
Okanla konuşmak istemedim, konuyu kapattım.
Bir sonraki adımım belki de en garibiydi. Aradım, dedim ki:
Apartmanın önündeyim, beş dakika çıkar mısın?
Uzun sustu.
Niye?
Sadece bir beş dakika.
Çıktı. Montu, bereyle, elleri ceplerinde. Onu görünce asfaltın ortasında diz çöktüm, Zümrüt kutusunu verdim, tam da planladığım gibi, herkesin gözü önünde. Yanımızdan geçen kadın, elinde köpeğiyle, sevinip elini kalbine koydu. Belki Sevda da bir şey hisseder diye umdum.
Birkaç saniye suratıma baktı. Sessizce:
Kalk lütfen, dedi.
Sevda…
Kalk, üşüyeceksin.
Kalktım, pantolonum sırılsıklam oldu, kutuyu geri koydum.
Anlamıyorsun, dedim, ciddiyim. Artık gerçekten aile istiyorum, seninle.
On sene önce de ister miydin? sordu. Bunu bir sitem gibi değil de, gerçekten bir soruyormuş gibi söyledi.
O zamanki gibi bakamadım olaya.
Biliyorum, dedi, yine o yorgun, ama naif sesiyle. Ben sana kızgın değilim, Cem. Gerçekten. Sadece bitti. Olanların aynısı yok artık. Ben başka bir hayat yaşıyorum.
İstersen seni seviyorum, desem?
Bakışları bir anlık dondu. Sonra uzak bir yere çevirdi gözlerini.
Fayda etmez, dedi. Çünkü söz, ardında karşılığı olmayınca boş. Şimdi kaybettin diye seviyorsun. Kaldığında ve seçebilecekken sevmek başka.
Çoktan köpekli kadın uzaklaştı. Apartman lambası arızalıydı ve Sevda karşımdaki sessiz gölgede duruyordu. Düşündüm: montunun kaç beden olduğunu, o montu ne zaman aldığını, kışı sevip sevmediğini bile bilmiyorum. On sene, böylesi basit soruları haftada bir bile sormamışım.
Eve git, dedi sessizce. Hava soğuk, gece oldu.
Dönüp içeri girdi. Kapı metal tıkırtısıyla kapandı.
Bir süre daha bekledim. Sonra arabama gittim.
Aralık geldi, yine aradım, birkaç kez. Soğuk-soğuk yaklaştı, asla kaba olmadı; asla bir umut vermedi artık. Bir seferinde başka şekilde yaklaştım, tüm anılar, yaşanmışlıklar; çöpe atılmaz, dedim. O da: Elbet atılmaz. Ama onlarda yaşamak istemiyorum, dedi.
Bir gün, acındırarak, uyuyamıyorum, işim de berbat, yaşamak ağır geliyor, dedim.
Sustu, sonra:
Bu geçer, Cem. Güçlüsün, aşarsın.
Pek kolay olmuyor.
Fakat sana istediğin şekilde yardımcı olamam. Benim elimde değil artık.
İçimde sert bir kıskançlık doğdu, sordum:
Ayhan mı… Onu iyi tanıyor musun, ne iş yapar, nereden çıktı?
Tanıyorum.
Sadece altı ay sonuçta.
Cem, altı ayda insan anlaşılmaz mı sence?
Sustuk.
Ya on yılda? O sakin ses.
Cevap bulamadım. Vedalaştım.
O anda utandığım bir şey aklıma geldi, ama mantıklı geliyordu: Özel bir dedektife ulaştım; Kalkan Dedektiflik. Dedim, kimdir, nicedir, araştırın. İçim rahatlar diye avundum.
Ofisteki adam, Hasan bey, konuyu anladı: Kimdir, finansı nasıldır, çevresi temiz mi, işyeri, geçmişi
Takip edin, dedim.
Bir hafta sonra aradılar. Hasan:
Ayhan Karaca, kırk altı yaşında, Ostimde makine bakım ustası, yirmi yıldır aynı fabrikada. Boşanmış; bir kızı var, görüşüyorlar. Kuzeyde bir evi var, fakat Sevdanın yanında kalıyor. Sabıka yok, borcu yok. Düz yaşam, iş-güç, tatillerde kızını ve Sevdayı alıp geziyorlar. Hiçbir sorun yok.
Sustum.
Gerçekten mi?
Gerçekten. Sadece sıradan bir adam.
Parayı ödedim, ofise döndüm. Düşündüm: Sıradan usta, ne zengin ne büyük adam. Ama Sevda onunla, evinde çorba pişiriyor, gelecek planı yapıyor.
Bu neden bu kadar acıtıyor, anlayamadım.
Ertesi hafta tekrar aradım. Neden aradım bilmeden, aynı yaraya dokunur gibi.
Bak, makine ustası, dedim.
Bir an sessizlik.
Nereden biliyorsun? dedi, ilk kez bir keskinlik sezdim sesinde.
Kendi ağzımla fazla konuştum, ama geri yok:
Sordum, sordurdum.
Uzun sustu. Sonra sesi acımasız değil, kararlıydı:
Bu fazla oldu artık, Cem. Takip mi ettirdin?
Sadece bilmek istedim.
Niye?
Ne buldun onda?
Bunu böyle öğrenemezsin. O hislerde yazmaz.
Sevda…
Artık arama Cem. Lütfen. Bu bir rica.
Ciddi misin?
Ciddiyim. Devam edersen cevap vermeyeceğim.
Kapattı.
Arabada donup kaldım. Bu başka bir duyguydu; öfke veya sitem değil, soğuk ve derin bir şey. Zeminin altında boşluk gibi.
Yine de beş gün sonra, yılbaşı öncesinde aradım. Ankara ışıltılı, mağazalarda son dakika telaşı Yıldız markette alışveriş yaparken dalga dalga bastı üzerime. Aradım.
Cevap yok.
Mesaj yolladım: Mutlu yıllar… Her şey için affet.
Bir saat sonra; Sana da.
Ne anlamam gerekir? Affetti mi? Hasa mı insani bir nezaket mi? Kaydettim, sık sık okudum.
Yılbaşını Okan ve eşi Zehra, birkaç dostla beraber karşıladık. Düzgünce içtim, muhabbet, kahkaha. Zehra dikkatle bakıyordu; hani insanlara olur, gözlerinden bir derinlik akar
Bir ara balkona çıktım. Ocak Ankarada puslu-soğuk, gece mavi, uzakta havai fişekler. Sevda şimdi nerededir? Büyük ihtimalle evinde, Ayhanla. Onlar da gülüp eğleniyorlardır. Belki yine çorba pişirmiştir yılbaşına.
Geçen yılbaşını düşündüm: Arkadaşlarla kayak merkezindeydim. Sevdayı bir ocak aramıştım. Teşekkürler, demişti, susmuştu. Herbertap sıkıntının çeyreğini bile sezmemişim.
Yanıma Okan çıktı.
Nasılsın, dedi.
İyiyim.
Hiç de öyle görünmüyor.
Düşünüyorum, dedim.
Sevdayı mı?
Olanları.
Okan durdu, yumuşak bir sesle:
Hiç düşündün mü, o da yıllarca senden bir şeyler bekledi, diye?
Artık düşünüyorum.
Zor olmuştur onun için.
Biliyorum.
Sevda iyi kadındır, Cem. Her zaman söyledim.
Doğru, dedim.
Biraz sustuk. Sonra tekrar içeri döndük.
Ocakta yine aradım. Neden önce gitmedin? Niye bu kadar bekledin? dedim.
Bir süre cevap vermedi. Sonra sessizce:
Sevdim çünkü. Umudum vardı, değişirsin sandım. Eldekini bırakmak zor geldi. İnsanlar kolay kolay vazgeçmez, yeter ki aramakla beklemek arasındaki sınırı geçmesinler.
Sonra?
Bir gün anladım ki; beklediğim artık sen değilsin, olmanı istediğim bir insandı. Ama öyle biri yok. Sen varsın, hep olduğun gibi. Ve karar vermem gerekti.
Verdin.
Zor oldu, hemen olmadı. Ama sonunda kabul ettim.
Biraz durdum.
Ayhan iyi biri mi?
Hiç duraksamadan:
Evet, gerçekten öyle.
Mutlu musun?
Bir sessizlik daha; sonra:
Huzurluyum, dedi. Sanırım asıl mutluluk bu. Sürekli kötü bir şey beklemek yerine yanında gerçekten kalacak birisi olmak. Hiç kimseye hep fazla geliyor hissi yüklemeden.
O sözler bende bir şeyi sıktı; çözmek istemedim.
Kendini bana yük gibi hissettin mi?
Hissettim. Özellikle planlarını son dakika değiştirdiğinde Bayramda başka yerler tercih ettiğinde Gelecek hakkında sorunca kaçamak cevaplar Hep küçük, önemsiz şeyler gibi gelir, ama birikir.
Ses çıkarmadım.
Bunu seni incitmek için söylemiyorum. Sen kötü biri değilsin Cem. Ama benim değilmişsin.
Benim değil. Üç kelime, bittiğini usulca kabul ettiren kelimeler.
Tamam, dedim. Rahatsız ettiysem kusura bakma.
Sorun değil, dedi, sesi daha sıcaklaştı. Sanki bu defa bir teşekkürü varmış gibi. Çünkü niyetim sadece ikna etmek değildi, gerçekten anlamaktı.
O günden sonra bir daha aramadım. Hafiflediğim için değil, hayat netleştiği için. Tüm sınırlar, hikâyenin iskeleti gözümde canlandı.
Zamana bakışım değişti. Eskiden zaman para gibi, avuçlarımda var sanır, nasıl olsa harcarım, derdim. Otuz yaş, genç. Otuz beş, hâlâ vaktim var. Kırk, o zaman ciddileşirim. Düşünürken, bir başkası yaşayıp adım atıyordu. Sevdaya bir Ayhanın tek bir net hareketi yetmişti.
Bir gün şubat sonu, iş için Bahar Caddesinden geçerken, eski apartmanının önünde fark etmeden yavaşladım. Klasik apartman, sıvası dökülen köşeler, çıplak ağaçlar, çocuk parkı. Üçüncü katta bir pencere açıktı. Gölge geçti, kim olduğunu seçemedim, hemen ayrıldım.
Martta, iş yerinde Deniz isminde yeni nişanlanan bir arkadaşım sevinçle nişan yüzüğü, evlilik teklifini, gittikleri restoranı anlatıyordu. Dinledim, tebrik ettim.
Dalmış gibisin, ne düşünüyorsun? dedi.
Her şeyi zamanında yapmak gerekiyor, deyiverdim.
Güldü, kendine pay çıkardı.
O yıl bahar erken geldi. Martın son haftasında kar bitti, şehir kısa sürede aydınlandı. Akşam mutfakta otururken ilk çimenleri izliyordum. Aklıma anahtarlar geldi.
Saçma gelebilir ama beni etkiledi. Bende onun evinin anahtarı hiç olmadı. Hiç istemedim, o da vermedi. Oysa o benim evimin yedek anahtarıydı. Ama içeriye çağrılmamış gibiydim hep. Belki de bunu ben yarattım.
Nisanda onu Sayfa kitapçısında gördüm, tesadüfen. Şık bir trençkotla, vitrin önünde kitap incelerken içi rahattı. Beni görünce hafifçe başını salladı. Yanına gidip:
Merhaba, dedim.
Merhaba, dedi.
Hem tedirginlik hem de sıcaklık yoktu. Dostça, sıradan geçmiş zaman.
Nasılsın? dedim.
İyiyim. Sen?
İyiyim, çalışıyorum.
Güzel.
Boş bir sessizlik.
Biz Ayhanla yazın Akdenize tatile gideceğiz, hiç Datçaya gitmedim, görmek istiyoruz, dedi. Bunu şahsen canımı yakmak için değil, sadece sohbeti tamamlamak ister gibi söyledi.
Güzel, dedim. Başka diyecek bulamadım.
Gülümsedi, kitabı aldı.
Hoşça kal, Cem.
Sana da, dedim.
Kasaya gitti. Ben de ihtiyaç duyduğum iş kitabını bulup satın aldım, sokağa çıktım.
Nisan ılıktı, ağaçlar yeni filizlenmiş. Mağaza önünde durdum, insanların yüzünde bahar vardı.
O da mağazadan çıktı, başını yeniden salladı ve durakta kayboldu. Plaj rüzgârında sallanan bir trençkot, kitap koltuğunda. Bir yere bakıp telefonuna gülümsedi.
Özellikle kutuyu hâlâ taşıyordum. Kendi kendime nedenini bile bilmiyorum. Açtım. Yüzük öylece duruyor, pırıl pırıl ve zarif. Güzel bir yüzük aslında. Kutuyu kapatıp cebime geri koydum.
Arabaya yöneldim.
Akşam evimdeydim. Dört yıl önce büyük bir çaba ve zevkle, Central Caddesinden aldığım evde. Her şey olması gerektiği gibi, ama eskiden duymadığım bir sessizlik doluydu.
Zamanı kaçırmak ne demek, şimdi çok iyi biliyorum. Felsefi değil; gerçekten elinde sıcak bir şeyi gevşek tutmak, sırf kaybolmaz sandığın için. O gider. Gözyaşı dökmeden, kapı çarpmadan. Ya büyürsen ya kurursun. Sevda büyümeyi seçti.
Peki ben neyi seçtim?
Kolay olanı. Hep bağlı değilim şeklinde, netlikten kaçarak. Hep akıllıca sandım. şimdi ise bunun korkakça olduğunu fark ediyorum.
Kutudaki yüzük masada duruyordu. Uzun uzun baktım.
Sonra ayağa kalktım, kutuyu masanın çekmecesine yerleştirdim. Çekmeceyi kapattım.
Su aldım. Bir dikişte içtim.
Dışarıda nisan devam ediyordu, şehir hareketli ve sıcak. Arka bahçede çocuklar bağırıyor, bir yerde müzik, toprak ve yaprak kokusu. Her şey camın ardında.
Yanağımı cama dayadım, gözlerimi kapattım.
Bitti, diye düşündüm. On yıl ve hiçbiri sandığım gibi değilmiş. O bir yedekti sandım, meğer kendi köşeme sıkışmışım. Kendi özgürlüğümle övünürken, o kendi yolunu seçmiş. Ben cam önünde durup başkasının baharını dinliyorum.
Bundan sonra ne olur bilmem. Hayat her zaman devam eder. İş, toplantılar, seyahatler, kim bilir belki biriyle daha karşılaşırım. Belki bu hatadan öğrenirim, insanlar sık sık hatalardan öğreniriz, der, sonra yenisini yapar. Belki de öğrenmeden, sadece hatırlayarak yaşarım.
Pencereden ayrıldım, koltuğa oturdum.
Sevda şu an evinde diye düşündüm. Belki yemek pişiriyor, belki az önce aldığı kitabı okuyor. Ayhan yanında, o sakin adam. Kapıyı açınca bakışında öfkesiz bir kesinlik vardı. Onun Sevda’yla başardığını ben hiç başaramadım: Vaktinde gelmek, doğru zamanda söz söylemek.
Ayhana imrenmedim, ya da belki azıcık imrendim. Ama en çok saygı duydum, Sevda’ya. Yaptığı büyük bir olgunluktu. Gözümün içine sade ve yumuşak bir şekilde koyuverdi: Sen şimdi seviyorsun, çünkü kaybettin. Sahipken seçmek başka şey.
Tam isabet. Özünü böyle anlatırsın işte.
Evimin sessizliğinde oturup düşündüm: Defalarca seçebilirdim. Üçüncü yıl, beşinci yıl, her şubatta doğum gününde, her yılbaşında iş diye kaçarken Her hayat sorusunu geçiştirirken.
Başka türlü olur muydu? Elbette. Bunu şimdi, her zamankinden daha berrak biliyorum. Tek sorun, akıl ve çare tam vaktinde gelmedi.
İşte geç kalmış pişmanlık böyle bir şey. Sakin, sessiz. Zamanın asla beklemediğini anladığında, ama iş işten geçtiğinde…
Kalktım, mutfağa yürüdüm. Çaydanlığı koydum. Suyun kaynamasını beklerken, şu mercimek çorbası yapmayı öğrenmeli dedim. Saçma bir fikir, ama insana dokunan türden.
Çaydanlık öttü.
Bardak aldım, bir kaşık bal ekledim, bal rahatlatır derler. Mutfak masasına oturdum. Dışarısı karanlık, pencerede karşı apartmanın ışıkları.
O camlarda başkalarının hayatı sürüyordu. Yemek kokusu, çay buharı, gülüşler Her zamankinden daha canlıydı.
Anahtarları düşündüm. Hiç istememişim, o da vermemiş. Oysa şimdi, kapı normal bir anahtar değil, başka bir güç tarafından kapanmış.
Bardağı iki elimle sardım, öylece oturdum.
Şunu düşündüm: Bazı şeyler geri gelmez. İnsanlar kötü oldukları için değil, zaman beklemediği için. Biz zaman duruyor sanırız, ama akıp gider. Herkesle birlikte. Eğer kaçırırsan, senin olabilirdi dediğin insan bir başkasıyla olur. Bu ne ihanet ne de haksızlık, sadece hayat.
Bardağı masaya bıraktım.
Dışarıda sakinlik, bu nisan akşamları gibi çok olacak önümüzde.
Hayat devam edecek. Kolay olduğu için değil, mecbur olduğu için. Kaybettiklerinle hesaplaşmak, ama nihayetinde yoluna devam etmek gerek.
Ve şunu da düşündüm: Bir gün yeniden özel birisi girerse hayatıma, bu defa ertelemeyeceğim. Büyük gelişmişliğimden değil, kapalı bir kapı ardında beklemenin acısını artık bildiğim için.
Masadan kalktım. Bardağı yıkadım, rafa koydum.
Hepsi bu. Öyle bir soğuk ama dürüst bir huzur: Böyle oldu, doğru olan buydu. Belki bana göre değil, belki şimdi değil, ama doğru.
Mutfak ışığını kapatıp odaya gittim.
Masanın çekmecesinde hâlâ o küçük kadife kutu duruyordu. Yarın Zümrüte geri götüreceğim. Veya biraz sonra. Hazır olduğumda.




