23 Nisan Oğlumsuz
Telefonun titreşimi masanın kenarında duyuldu, tam ben buzdolabından tereyağını çıkarırken oldu. Ekranda Mertcan yazıyordu, yüzümde istemsiz, annelere mahsus o beklenen tebessüm belirdi. Aslında bütün gün aramasını beklermişim de, kendime bile itiraf edemezmişim gibi.
Mertciğim, merhaba. Sana da soracaktım Hangi otobüsle geliyorsunuz, gündüz mü, akşam mı? Ona göre yemeği ayarlayayım diyordum.
Karşıda bir sessizlik oldu. Düşünmek için durulan değil de, karar verilip söze nasıl başlanacağı bilinemeyen bir boşluktu bu.
Anne, dur. Tam da bunun için aradım aslında.
Tereyağını masaya bıraktım, ellerimi havluya sildim refleksle.
Anlat oğlum.
Bu sefer Gelmeyeceğiz. 23 Nisanda. Böyle işte…
Bir anda ne cevap vereceğimi bilemedim. Tereyağına baktım, doğrama tahtasına, paska için ayrılmış kuru üzüm paketine.
Nasıl yani gelmiyorsunuz?
Anne, böyle denk geldi işte. Evde geçirmek istedik. Gamze çok yorgun, işinde dönem kapanıyor şimdi, bayağı yıprandı Dinlenmeye ihtiyacı var, gerçekten.
Bizde dinlenirsiniz yavrum, her şeyi ben hazır ederim, size iş kalmaz ki.
Anne
Tek kelimeydi ama içinde öyle çok şey vardı ki, ben sustum.
Bak anne, açık açık konuşacağım, tamam mı? Lütfen hemen üzülme, önce bir dinle.
Dinliyorum.
Gamze senden döndükten sonra hep kendini toparlayamıyor. Bunu senin kötü olduğun için söylemiyorum. Ama burada dinlenemiyor. Ne yapsa, hep yanlış yapıyormuş gibi hissediyor. Sen nasıl doğradığını, nasıl tuzladığını, ne aldığını düzeltiyorsun, görüyorsun ya. O da iyi görünmek için inan bana çok çabalıyor ama sonunda hep yanlış yaptığı izlenimi kalıyor onda.
Ben asla kırmak istemedim, vallahi istemedim. Sadece
Biliyorum istemedin. Ama Gamze öyle hissediyor. Ben de görmezden gelemem. O benim eşim, anne.
Sustum. Camdan bir araba geçti, uzaktan bir köpeğin sesi geldi, gündelik ve uzakta her zamanki gibi.
Tamam, dedim sonunda. Anladım.
Kırılmadın mı?
Anladım, Mertcan, dedim tekrar. Siz evinizde kalın, dinlenin güzelce.
Aramayı sonlandırıp, masada ayakta kaldım. Kuru üzüm öylece duruyordu. Tereyağı erimeye başlamıştı. Hamur için önceden çıkarılmış üç yumurta da, tahta üzerinde bana bakıyor gibiydi.
Ağlamadım. Tereyağını yeniden buzdolabına koydum ve mutfaktan çıktım.
Eşim, İsmail salonda gazete karıştırıyordu. Artık kimse gazete almazdı ama onun alışkanlığı, ellerini boş tutmamak için katlanmış kağıtları çevirirdi.
Mertcan aradı, dedim.
Duydum. Gelmeyecekler mi?
Gelmeyecekler.
İsmail gazetesini indirdi, yüzüme baktı. Otuz dört yıllık evlilikten sonra, yüzümde ne varsa okurdu.
Takma sen kafana. Biz kendimiz geçeriz bayramı.
İsmail, üç paket kuru üzüm aldım.
Yeriz biz.
Mutfakta, aldıklarımı yerine yerleştirmeye başladım. Her şeyi düzenli, titiz ve yerli yerine koymak, içim darmadağınken dahi becerebildiğim ender şeylerden biriydi.
İlk iki gün, kendimi Mertcanın abarttığına ikna etmeye çalıştım. Kim bilir, belki Gamze öyle bir şey dememiş, o sadece anlamıştır, ya da büyütmüştür. Erkekler öyledir, bir sözden trajedi çıkarırlar. Belki de sadece yoruldum dedi kızcağız, oğlum kafasında dallandırmış.
Üçüncü gün bu savunma da işe yaramadı.
Gece yatakta dönüp dururken, aklıma, geçen yılbaşındaki gelişleri düştü. Gamze yardım edeyim mi? dediğinde hem şaşırmış hem sevinmiştim. Ona patates soymayı verdim. Bakınca dayanamadım, çok kalın soyuyorsun, yazık oluyor dedim. O hiç suskun şekilde yeniden soydu. Sonra salata için balık doğradı, baktım ya biraz büyük doğrasan dedim. Yine tekrar yaptı. Markete birlikte gitmiştik, mayonezi yanlış alınca kasada değiştirdim.
Karanlıkta, bunları bir bir sayınca içim burkuldu.
Niyetim hiç kötü değildi ki. Her şey elinin layığıyla olsun, bayram güzel geçsin, hep keyifli bir sofra kurulsun isterdim. Yıllarca, her şeyi üstlendim, çünkü etmesem sonunda bir şeyin eksik kalacağına inanmıştım. Ailede de düzen öyleydi: bahçe, ev, Mertcan, İsmail Hep ben organize ederdim. Komut vermek değil, dağılacak korkusuydu içimdeki.
Ama Gamze bunu nereden bilsin? O sadece eleştiriyi, yardımına karışıldığını görüyordu.
İsmail döndü uykusunda, horultusu yükseldi. Tavana baktım.
Kendimi gelin olduğum yıllara götürdüm. Kaynanam, Nevin Hanım, iyi yürekliydi ama benzeri biriydi. Her işi kendi yapardı, ben elimi atınca hep bir sebep çıkar, sessizce değiştirilirdi. Niyet yoktu kırıcı olmak, öyle gelişmişti olaylar. Zamanla yardım teklifini bırakır, sadece sofraya daveti bekler olmuştum.
Bak işte
Demek ki bu beceriksiz öğrenci hissini oğlum da aynı kelimeyle anıyor. O da eşinden duymuş demek ki Tıpkı ben eskiden kaynanamdan hissettiğim gibi.
Döngü tamamlanmıştı. Pek de hoş olmayan bir fark edişti bu.
Sabah erkenden kalkıp İsmailden önce kahve yaptım, pencere önünde oturdum. Nisan yeni yeni toprağı kabartıyordu. Bahçede komşular domates fidesi ekiyorlardı. Hayat, benim üzüntüm olmadan, kendi bildiği gibi akıp gidiyordu.
İsmail geldi, kahve koydu, karşıma geçti.
Gece uyuyamadın mı?
Pek fazla değil.
Mertcan yüzünden mi?
Başımı salladım.
Kendi kendine eziyet etme. Gençlerin kendi hayatı var.
Peki, biliyor muydun Gamze benden yoruluyor diye?
Durdu, fincanı yere bıraktı.
Sezmiş gibiydim.
Ve sessiz kaldın?
Ne diyeyim? Dinler miydin ki?
Cevap vermedim. Dinlemezdim. Kırılıp her şeyi onlar için yapıyorsun, teşekkür yok derdim.
Ben de Nevin Hanım gibiymişim, dedim.
İsmail kaşlarını kaldırdı.
Hadi canım, dedi.
Evet, neredeyse aynısı.
Tartışmadı bile.
23 Nisanda, yine de küçük bir paska yaptım; çünkü hiç yapmamak daha yıkıcı olurdu. Birkaç yumurta boyadım, İsmailin çok sevdiği soğuk et yemeğini yaptım. Sofra sadeydi, abartı yoktu. Ne yetmez kaygısı, ne ekstra heyecanı. Yedik, eski bir Yeşilçam filmi açtık.
Tuhaf geldi. Sessiz ve alışılmadık bir dinginlikti. Ama düşündüğüm kadar zorlayıcı değilmiş.
Akşam, Mertcanı aradım.
Bayramın kutlu olsun oğlum.
Senin de anne. Nasılsınız?
İyiyiz. Sessiz, huzurlu. Siz?
Biz de iyi, sakin geçti. Gamze teşekkür ediyor, anladığın için.
O anladığı için lafı içime ince bir sızı bıraktı. Demek Mertcan eve anlatmış olan biteni. Demek Gamze, kayınvalidem anladı diye biliyor artık. Şimdi düşünüyor mu acaba? Sonunda mı? Çok şükür! mü?
Telefonu daha sıkı kavradım.
Ona selam söyle, dedim. İyi ki dinleniyorlar.
Günler geçti ve bu karar içimde bir sızı bırakarak gündelik hayata karıştı. Market yolunda, sağlık ocağında kuyruğa girerken aklıma hep bu sayıklar dönüyordu: Otuz iki yıl kendini aileye adamışsın, sonunda yanlış mı yaşamışsın? Şefkatin yük mü olmuş onlara?
Derken bir mayıs günü…
Belediye otobüsüne bindim. Kalabalıktı, hem sıcak metal hem de bayat parfüm kokuyordu içerde. Ayakta, tutunarak camdan dışarı baktım. Yanımda yaşlıca, 75lerinde kadın, mavi pardösüyle oturuyor, yanında ise otuzlu yaşlarının başında, çok yorgun olduğu belli bir genç kadın vardı. Omuzları hem düşük hem kasılmıştı; sanki her an bir azar bekler gibi.
Yaşlı kadın hafifçe uyarıyordu:
Niye bu ayakkabını giydin, siyahlar var evde. Bir de çantan O bez şeyle nereye böyle? Ben demedim mi deri olanı al, üniversite talebesi gibi dolaşıyorsun
Genç kadın, camdan bakıyordu, cevap vermiyordu. Sadece dışarıya, sanki duymazdan gelmek hayatta kalmanın tek yoluymuş gibi bakıyordu.
Nereye acele ediyorsun? Ben daha konuşmadım, beni dinliyor musun?
Dinliyorum, anne.
Yatışık, duygusuz bir ses. O genç kadın bana Gamzeyi hatırlattı. Patatese, mayoneze dikkatle bakan Gamzeyi. Bayrama gelip birkaç gün toparlanamayan Gamzeyi.
Otobüs durunca yaşlı kadın inmek için kalktı, genç kadın koluna girdi, indirdi, sumkasını uzattı. Alışık hareketlerle yardım etti, ne bir sitem ne bir teşekkür beklentisi vardı içinde.
Otobüs kapısı kapandı, ben ayakta öyle kaldım. İşte, dışarıdan böyle görünüyordu demek ki. Bunca zaman içimden geldiği gibi davrandığım ilgim, aslında neredeyse aynısıydı: Kaba ya da tatlı fark etmez, eleştirinin çeşidi değişiyordu sadece. Karşıdan bakınca, evdeki misafiri gibi görünen o kız da, cam kenarında sönük gözlerle bakıyordu.
Kendi durağımda inip epey yavaş yürüdüm eve. Kavakların taze filizlerinin, bahçeye giren çocuk seslerinin, pencere önünde güneşlenen kedinin önünden geçtim.
Büyümüş çocuklarla ilişki, büyütülürkenki gibi olmuyor. Küçükken her şeyi yapmak, yönetmek gerek ama büyüyünce roller değişiyor. Evin sahibi değil, misafiri oluyorsun. Ve iyi bir misafir, başkasının evinde kanepeyi değiştirmez.
Mertcan yıllar önce büyüdü aslında. Gamze onun eşi, ailesi. Benim onlar için uğraşıyorum dediğim kendi standartlarıma göre doğruyu dayatmaktan başka bir şey değildi aslında.
Eve varınca, çay suyu koyup yıllardır dostum olan, Öğretmen Lisesinden Nermini aradım.
Nermin, konuşacak vaktin var mı?
Tabii Gülizar, ne oldu?
Bir şey olduğu yok Sadece, deli miyim, diye bir soruya cevap arıyorum.
Nermin, her şeyi dinledi: Mertcanı, Gamzeyi, otobüsteki kadını, Nevin Hanımı. Az ve yerinde konuşurdu. En sonunda söylediği buydu:
Gülizar, bence asıl şaşırtıcı olan, tüm bunları düşünmen. Birçok anne kırılır, içine kapanır geçerdi.
Ben de önce öyleydim.
Ama orada kalmadın. O nadir bir şey.
Bilmem Nermin Otobüsteki kadını izlerken ben de bu muyum? diye sormadan edemedim. Gamze de bana böyle mi bakıyor?
Peki, şimdi ne yapacaksın?
Bunu günlerce düşündüm. Gamzeyi arayıp samimi bir konuşma mı yapsam? Kusura bakma baskı yaptım mı desem? Olmaz. Mertcan muhtemelen her şeyi anlatmıştır, ayrıca, büyük ihtimalle benden yeni bir açıklama da beklemiyorlardır.
Ama belki Gamze, anlaşılmak istiyordur. Bir işaret…
İçimden geçenleri günlerce evirip çevirdim.
Sonunda konuşmamaya karar verdim. Çünkü konuşmak tekrar yönetmeye çalışmak demek olurdu. Bak, değiştim, iyiyim demek yine kendini öne çıkarmaktı, oysa mesele ben değilim. Doğru olan sadece davranmak, göstermek.
Mayıs sonunda Mertcan aradı ve yeni eve taşındıklarını, haftasonu davet ettiklerini söyledi.
Buyurun anne, gelin, evdeyiz.
İçimde anında liste hazırlama isteği: Ne götürsem? Ne pişirsem? Ne alsam?
Dur. Bu sefer farklı olsun.
Alışveriş merkezine gittim. Pazar değil, ev eşyası da değil büyük kozmetik ve hediye mağazası olan bir yere. Dolaştım. Bir rafa takıldım: Lavantalı yağ, uyku bandı, minik difüzör, yıldız şekilli kulak tıkacı olan dinlenme seti. Pahalı değil ama anlamlıydı.
Bir de Gamze spaya gider mi bilmem, masaj hediye çeki gözüm çarptı. Bir de Mertcan için mimarlıkla ilgili bir kitap buldum, sık sık bahsederdi.
İsmail sordu:
Ne aldın?
Gamzeye hediye.
Güzel mi bari?
Evet, tencere değil merak etme.
O gülümsedi, geçti.
Cumartesi şehir boyunca yolculuk ettik. Mertcan karşıladı apartmanın önünde. Beşinci kat, asansör çalışıyor dedi. Asansörde, içim daraldı; sınav öncesi gibi bir heyecandı.
Kapıyı Gamze açtı. Sade bir ev kıyafetiyle, biraz tedirgin tebessümle buyur etti.
Hoş geldiniz Gülizar Hanım, İsmail Bey. Buyurun.
Hoş bulduk Gamzecim.
Ev derli topluydu, ferah ve sade. Henüz bütün eşyalar yerleşmemişti. Pencere önünde iki saksı bitki, duvarda diz boyu bir manzara resmi
Ne hoş eviniz, dedim.
Gerçekten hoştu. Temiz, sade, kendilerine ait gibi.
Gamze şaşırdı, gözünden kaçmadı.
Daha tamamlamadık, perdeler eksik.
Böyle daha aydınlık, dedi İsmail, balkonun yolunu tuttu.
Sofra hazırdı: Peynir, zeytin, salatalık-domates salatası, çay. Yalın, samimi bir ev sofrasıydı; beğenin isteğiyle kurulmamış.
Salataya gözüm takıldı, salatalıklar kalın doğranmıştı. Eski alışkanlıkla hemen düzeltmek geçse de içimden, susup yedim.
Sonra getirdiğim paketi uzattım.
Bu senin için. Yeni eve hayırlı olsun.
Gamze paketi açınca Yüzü değişti. Yavaş, seher gibi.
Bana mı bunlar?
Sana. Çok çalışıyorsun Mertcan öyle dedi. Dinlenmen için.
Gamze bana baktı. Bu defa korkuyla değil, sadece insan gibi.
Teşekkür ederim Gülizar Hanım.
Ne demek.
Mertcan sessizce izledi. İsmail balkondan domates bile olur buna diye espriler yaptı, hepimiz güldük.
Çay içerken, sohbet ev tadilatı, semtteki ulaşım ve gündelik mevzulara daldı. Burayı şöyle yapsan, bitkilere şöyle bakılır dememek için her seferinde kendimi tuttum. Çünkü bu onların evi, seçim onların.
Gamze paket kurabiyeyi ikram etti. İçimden, evde yapsa iyiydi geçse de, sustum.
İsmail, komşularla ilgili bir anısını anlattı. Mertcan güldü, Gamze elleriyle çayını tutup kendini ilk defa tam rahat bırakmış gibiydi. Ne evimde olduğu gibi diken üstünde, ne gergin. Kendi evinde, kendi gibi.
Bu, bütün laflardan daha kıymetliydi.
Kapıdan çıkarken, Mertcanın elini tutup dedim ki;
O bayramda bana dürüstçe konuştuğun için teşekkür ederim.
Kırıldın mı diye çok korktum anne.
Kırıldım. Ama iyi ki söyledin.
Hiçbir söz söylemeden sarıldı. Çocukken düştüğünde gelip sarıldığı gibi.
Arabada İsmail sordu:
Bugün iyi davrandın.
Neden?
Salatalığı eleştirmedin.
Güldüm. O da güldü.
Hayat, elli beşten sonra yeni bir şeyler öğrenmeyi gerektiriyor. Yabancı dil, bilgisayar dışında, esas derdi bırakmayı… Çocukların hayatından, haksızlık olmadan, adım çekmeyi… Onları uzaktan sevmeyi öğrenmek… Bütün ömrün, yedir, giydir, yetiştir ile geçiyor sonra birden sevginin, hiç bir şey yapmadan da yeterli olabileceğini anlaman gerekiyor.
Arabayla dönerken düşündüm; elli sekiz yaşında iyi bir kayınvalide olmayı öğreniyorum ben. Geç aslında. Ama geç olmak hiç olmamaktan iyidir.
Her şey bir çırpıda değişmiyor, elbette zor anlar olur. O eski düzeltme refleksi kolay sökülmez. Ama artık içimde yeni bir şey var. Sessiz, tedbirli, ama var.
Aile psikolojisi kitaplarda yazmaz; o, sofrada sessizce önüne salata koyup, söylemeden yemeye başlamakla ilgili bir iştir. Kimse bilmez, kimse alkışlamaz. Sen bilirsin.
Üç hafta sonra Mertcan aradı:
Gamze diyor ki, uyku bandı hayatını değiştirdi. Her gece onsuz yatamıyor.
Güldüm.
Demek işe yaradı.
Anne, Haziranda bizde mangal yapacağız, gelir misiniz? Gamze tarif buldu, beraber yapalım. Ama lütfen, yiyecek taşımayın.
Sadece ekmek getiririz.
Ekmek olur.
Telefonu kapadım, biraz dinledim sessizliği. Sonra mutfağa gidip yemek hazırladım. Sıradan bir akşam; kimsenin, hiçbir şeyin ekstra önemi yoktu. Patates yemeği, haşlama et, komşu Zeynepin sabah verdiği bahçe salatalıkları
Salatalığı iri doğradım.
Masaya koydum. Lezzetliydi.
Demek ki bazı şeylerin büyüğü, küçüğünden iyidir kimi zaman.
Neden güldüğümü anlamadan kendimi gülerken buldum; mutfakta, yalnız başıma, salata tabağına bakarak.
İsmail geldi, sordu:
Hayırdır?
Bir şey yok. Gel, sofraya otur.
Oturdu, salatalık aldı.
Güzel doğramışsın.
Biliyorum, dedim.
Dışarıda huzurlu, sıradan bir akşam vardı. Bayram yok, olay yok. Sadece normal hayat. Elli beşten sonra anlıyor insan, en zengin anların sade hayat kısmında saklı olduğunu. Torun, anneanne, genç, yaşlı, kısık öfkeler ve örtülü barışlar, salata tabakları ve uyku bantları Hepsi bir bütün.
Oğlunun ailesiyle ortak dil bulmak, basit ve kolay formüllerden çıkmıyor. Herkesin kendi yolu, kendi hikayesi var.
Kendime bir çay koyup, Hazirandaki mangalı, Gamzenin tarifini, daha önce hiç tatmadığım bir yemeği denemeye hazır olup olmadığımı düşündüm. Sadece denemek, eleştirmeden.
Aile kırgınlıkları bir günde bitmiyor, bir günde de başlamıyor zaten. Yılların biriktirdiği bir tortu gibi. Temizlemesi de zaman istiyor. Kendine dürüstlük, kötü gerçeği duymak ve kaçmamak gerekiyor.
Bilmiyorum Gamze gerçekten bağışladı mı belki hemen olmaz ama zamanla olur. Bir difüzörle yılların baskısını silmek olmaz zaten.
Ama gerçek bir adım attım karşılık için değil, dünyanın böyle daha iyi olacağını bildiğim için.
O çay mis gibi, sıcacık. Bunu hep iyi yapardım; çay demlemesi, bana mahsus bir şey.
İsmail sustu, yemeğini yerken birden dedi ki:
Ne zaman gidiyoruz?
Mertcan gün verecek. Haber verecek.
Elin boş gideceksin, söz mü?
Düşündüm.
Ekmek götüreceğim. Ona izin var.
Başını salladı.
Güzel oğlumuz var.
Güzel, dedim. Güzel de bir gelin var.
Büyük sözler değil bu. Sadece bir gerçek: Yüksek sesle söylenen bir gerçek. Bazen bundan fazlası gerekmiyor.
Çay bitince sofrayı topladık. İsmail televizyona geçti, ben balkona çıktım biraz hava almak için. Mayıs akşamı yumuşacıktı.
Çocuklar aşağıda top oynuyor, bağırışıyor. Sabah pencere önünde yayılan kedi gitmiş. Bütün mahalle akasya kokuyordu.
Hiçbir şey düşünmedim, sadece durup nefes aldım akşamın temizliğinde. Geleceğe dair plan kurmak yok, endişe yok, yapılacaklar listesi yok.
Sadece dakikalara, anlara karışmak Bunu öğreniyorum işte.
Şehirde Gamze kendi evinde çayını içiyor. Mertcan kitabını okuyor. Onların kendi akşamı, kendi hayatı var artık.
Bizim de burada kendi akşamımız.
Bu da iyi bir şey.
Birkaç hafta sonra, Haziran ortasında, Gamze ile gençlerin apartman girişinde karşılaştık, nihayet mangal için geldiklerinde. İsmail ile Mertcan, arabadan bir şey taşırken, Gamze beni karşılamak için indi. O kalabalık asansörü İsmail tuttuğundan, biz asansörü beklemeden beş kata yürüdük.
Sessizlikte yürüdük. Sonra Gamze dedi ki:
Gülizar Hanım, hem set hem de yani, anladığınız için de teşekkür ederim. Mertcan bana söyledi, anladığınız için. Benim için önemliydi.
Beraber yürüdük, onu dinledim, kesmeden. Aklım hep özür ya da açıklama yapmak isterken, ilk defa kendimi tuttum.
Kötü olmasını istemem, dedi Gamze. Sadece normal bir aile olmamız yeter bana.
Ben de aynısını isterim, dedim.
Kapıya vardık.
Birbirimize sarılmadık, gözyaşı yoktu. Ama daha gerçek bir barış havası vardı. İki insan, yeniden, başka yerden, başka kurallarla başlamaya karar vermişti.
Balkonda etler mangalda tütüyor. Güzel bir koku. Mertcan aşağıdan babasına bir şeyler anlatıyor, gülüşüyorlar. Gamze masayı kuruyor, ben sandalye köşesinde oturup izliyorum.
Salatanın tuzu az. Hemen anladım. Eskisi olsa, az tuz olmuş derdim. Şimdi sessizce tuzluk aldım, kendi tabağıma ekledim, kimseye bir şey demeden.
Gamze et servis ederken bana bakmadı, belki gördü, belki de umursamadı. Fark etmez.
Fark eden başka bir şey.
Gamze, dedim. Çok huzurlu eviniz var.
Genç kadın kafasını kaldırıp bana baktı. Bu kez içten gülümsedi.
Teşekkür ederim.
Mertcan balkondan eti getirdi.
Nasıl olmuş anne? İlk defa bu tavada pişiriyorum.
Kokusu güzel, dedi İsmail.
Tatmadan öyle deme, dedi Gamze, gülerek.
Hep birlikte yedik. Eski usul değil, başka türlü güzeldi.
Sustum. Sadece onları izledim: Oğlum, gelinim, sofradaki kaktüs, yeni filizlenmiş.
İçimdeki o eski, düzeltici ses tamamen gitmemişti tabii. Ama şimdi onun yanında başka bir şey daha vardı: Sessiz, temkinli, yeni.
Eti bitirip bir dilim daha aldım.
Mertcan, aferin sana.
Şaşırdı.
Estağfurullah, Gamze tarif etti.
Gamze de iyi yapmış. İkiniz de iyisiniz.
Bu laf öylesine, olduğum gibi kolaycı, torensiz bir tondaydı.
Masada bir sessizlik oldu. İyi, huzurlu bir sessizlik.
Sonra tatilden, komşudan, Temmuzdaki sıcaklardan konuşuldu. Hayat sürdü.




