Yirmi Altı Yıl Sonra

Yirmi altı yıl sonra

O akşamki mercimek çorbası bambaşka olmuştu. Sevgi, tencerenin kapağını kaldırdı, kaşığıyla bir tadına baktı, azıcık tuz ekledi ve içinden “tam istediğim gibi” dedi. Yirmi altı yılda, tam da eşi Hakanın sevdiği gibi pişirmeyi öğrenmişti: yoğun, mis gibi, üstüne incecik limon sıkılmış, son anda eklenen taze nane ile. Odaya küçük sofrayı kurdu, ekmeği dilimleyip koydu, Hakanın asla atmadığı, zamanla kenarları karararak iyice eskiyen kupasını da masaya bıraktı.

Hakan saat sekiz buçukta kapıdan girdi, montunu portmantoya öylesine attı, tabii montu yere düştü. Sevginin yüzüne bakmadan direkt mutfağa geçti.

Mercimek mi? diye sordu, tencereye bakarken.

Mercimek, dedi Sevgi. Otur, doldururum şimdi.

Sofraya oturdu, hemen telefonunu çıkardı, ekranına gömüldü. Sevgi, çorbasını aldı, önüne bıraktı. Hakan bir yandan yemeğini kaşıklarken, gözlerini hiç telefondan kaldırmadı. Sevgi ise karşısındaki sandalyesine, soğumuş çay fincanı ile oturdu. Dışarıda kasım rüzgarı çatırdayan ceviz ağacını sallıyor, onların evlendikleri yıl birlikte diktikleri elma ağacının dalları cama vuruyordu.

Hakan, dedi Sevgi hafifçe, galiba biraz konuşmamız gerek.

Gözlerini kaldırdı, ne sinir ne heyecan, sadece biri işini kesmiş gibi rutin bir bakış vardı yüzünde.

Neyle ilgili?

Bilmiyorum Son zamanlarda çok yabancı gibiyiz. Geceleri geç geliyorsun, sabah erkenden gidiyorsun, neredeyse seni hiç görmüyorum. Aramızda sıkıntı mı var?

Telefonu kenara bırakıp ekmek aldı, kopardı.

Sevgi, ciddi misin? Sıkıntı mı var ne demek ki?

Yani Bizim aramızda. İlişkimizde.

Cevap vermeden önce birkaç saniye durdu, sonra yıllardır kafasında bitmiş bir dosyadan bahseder gibi baktı.

Dürüst olmamı ister misin?

İsterim. Lütfen dürüst ol.

Tamam Ben artık sana aşık değilim. Uzun zamandır da değilim. Evde düzeni sağladığın, yemek yaptığın, ortalığı toparladığın için seni insan olarak, evin huzurunu koruyan biri olarak takdir ediyorum. Sorun çıkarmıyorsun, bana yük olmuyorsun Hayatım için pratik, ama aşk yok Sevgi. Artık uzun süredir yok.

Sevgiden hiç bir tepki gelmedi. Adam bunları sanki yıllardır hangi yağı aldığını açıklıyormuş gibi, ne sinirle, ne pişmanlıkla, ne utançla, öylece söyledi.

Ciddi misin? diye fısıldadı Sevgi.

Sensin bana önemli bir şey soran. Ben de cevap verdim.

Ve bana bunu böyle, bir tabak çorba eşliğinde mi söylüyorsun?

Ne zaman söyleyeyim? Sen sordun. Cevapladım.

Kupasını alıp lavaboya koydu, bir an mutfak penceresinin önünde karanlığa baktı. Karşı evde, Nezihe Hanımın mutfak ışığı yanıyordu. Belki o da akşam yemeğindeydi.

Anladım, dedi Sevgi, yavaşça. Sonra yatak odasına geçti.

O akşam başka hiç konuşmadılar. Hakan bir süre daha telefonunda bir şeyler izledi, sonunda salonun kanepeye geçti, son zamanlarda çoğunlukla yaptığı gibi orada uyuyakaldı. Sevgi ise karanlıkta gözleri açık yattı, yan odada kocasının horlamasını dinledi. Çorba neredeyse hiç dokunulmamış olarak ocakta kaldı.

Hayatın ortasından bir hikayeydi bu. Ne dramatik, ne inanılmaz; acı gerçeğiyle sıradan.

Ertesi sabah, Sevgi her zamanki gibi altıda kalktı. Çaydanlığı koydu, bahçeye çıkıp iki yıl önce sokakta bulduğu ve bir daha gitmeyen kedisini besledi. Kasım ayazı kemik gibi kesiyordu, ıslak yaprak ve toprak kokuyordu hava. Sevgisi sabahlığının üstüne montunu giydi, elma ağacının altında kalan çürük elmaların bu sene yerden kaldırılmadığını fark etti. Belki fırsat bulamadı, belki de hiç istemedi.

Hayatım için pratik, diye Hakanın sözlerini aklından geçirdi.

Yirmi altı yıl Yirmi altı yıl boyunca yemek yaptı, misafir ağırladı, gerekli insanlarla konuştu, sormaması gerekeni sormadı, evi öyle düzenli tuttu ki, misafir gelenler Valla Sevgi Abla, sihirli gibisin, derlerdi. Bu, onun rolüydü. Çok iyi oynuyordu, öyle iyi ki bir gün rolün adının eş değil pratik olduğu ortaya çıktı.

Kedi bacağını okşadı, Sevgi eğilip başını sevdi.

İkimiz de düşünsek iyi olacak gibi, dedi kendi kendine.

Çaydanlık kaynadı. İçeri geçti.

O gün ilk defa kahvaltı hazırlamadı. Bir bardak çay ve iki kuru dilim ekmekle pencere önündeki koltuğa geçti. Hakan saat yedi buçukta şaşkınlıkla boş masaya baktı.

Kahvaltı yok mu?

Ocakta bir şey yok, dedi Sevgi, fincana bakarak.

Bir şey demeden paltoyu aldı, kapıyı çarpıp çıktı. Jipi çıkıştaki köşeyi dönerken, motorun sesi uzaklaştı. Evde derin bir sessizlik kaldı. O sessizliğin ortasında, Sevgi bir şeylerin değiştiğini hissetti. Kocasının hayatında değil, kendi içinde bir şeylerin.

Elli yaşından sonra hayat bazen böyle başlarmış, diye düşündü. Bir gece bir cümle söylenir ve alışkanlık dediğin her şeyi baştan aşağı çevirir. Sevgi elli iki yaşındaydı. Hakan elli beş. Şehir dışında, küçük bir mahallede oturuyorlardı; herkesin bahçesi, çevresi kendine ait, herkesin birbirini tanıdığı klasik bir semtti. O büyük, konforlu ev onların ortak hayaliydi. Veya Sevgi öyle zannediyordu.

Ama şu da var: Ev gerçekten kimin? Arsası kimin adına? Kim ödedi, kim yaptı, kendi dairesini satıp kim katkı sağladı?

Sevgi fincanı masaya koydu ve ilk kez kendi kendine Tüm bunlar kimin üzerine, gerçekten biliyor musun? diye sordu. Yıllarca evin parasıyla, işlerle ilgilenmedi. Hakan her zaman, Sen merak etme, ben hallediyorum, derdi. İşin aslı paralarının olup olmamasıyla ilgilendirmiyordu. Sadece, evde huzur olsun istiyordu.

Ama o sabah içinde bir şey tık etti. Ne ağladı, ne panik oldu. Sadece, Tümüne bakmam lazım, diye hissetti.

İkindiye doğru en yakın arkadaşı Nerimanı aradı. Lisede tanışmışlardı, Neriman artık İstanbulda yaşıyor, çok sık görüşmüyorlardı.

Neri, seninle buluşmam lazım.

Hayırdır, ne oldu?

Hakan dün bana dedi ki, Bana lazım değilsin, sevilmiyorsun, sadece pratik geliyorsun. Sanki bir sandalye gibiyim!

Bir an sessizlik oldu.

Hemen gel, dedi Neriman. Hemen.

Evine yakın bir kafede buluştular. Neriman lafını sakınmayan, pratik, iki kez boşanmış bir kadındı. Olsa olsa hayat artık saçlarını ağarttı derdi. Sevgiyi uzun uzun dinledi, araya hiç girmedi. Sonra küçük bir kaşığı çevire çevire sustu.

Sevgi, dedi birden, Hani sen doksan sekizde kendi evini satmıştın ya?

Evet, evi inşa ederken.

O para ne oldu?

İnşaata gitti… Her şeyi Hakan halletti.

Belgeler? Ev, arsa… Kimin adına?

Sevgi bir an dilini yuttu, düşündü. Tam olarak kimin üstünde, bilmiyordu. Garipti, utanç vericiydi.

Aynen, dedi Neriman. Kafa karıştırmak istemem, ama bunları şimdi öğrenmelisin. Önce evraklarla başla.

Bir sıkıntı mı var diyorsun?

Bak, sana bu lafları direkt söyleyen bir adam, kendini çok güvende hissediyor olmalı. Kolayca kaybedilecek birine kimse böyle net konuşmaz. Anladın mı?

Sevgi eve dönerken, Kolayca kaybedilecek birine öyle konuşmazlar, sözünü düşünüyordu. İçine ince bir sızı gibi işledi.

Direkt Hakanın çalışma odasına gitti. Genelde Hakan orda olmasını pek istemezdi: Karmaşık işlerim var, derdi hep. O gün dinlemedi. Kapıyı açtı, ışığı yaktı, etrafa iyice baktı.

Çekmeceleri karıştırdı, sonunda Ev Belgeler yazılı bir dosya buldu. Yere oturup açtı. Tapu: Hakan Yıldız. Arsa tapusu: Hakan Yıldız. Satış sözleşmesi: yine o. Aradı, baktı, inceledi: kendi adı hiçbirinde yok.

Uzunca yere oturup kaldı. Sonra evrakları yerine koydu, kapıyı kapattı. Mutfakta çay yaptı. Yavaşça, sakin için balını ekleyerek içti.

Gözyaşı gelmedi, en enteresanı buydu. Eskiden olsa ağlar, küsüp odaya kapanır, konuşmak isteyi beklerdi. Şimdi onun yerine sanki yaklaşan bir işi bekliyordu.

O gece bilgisayarı açtı. Boşanma sonrası kadın hakları, Mal paylaşımında eş hakkı, Kadının edinilmiş mallardaki yeri Okudu, not aldı, ertesi gün bir sayfa dolusu soru oluştu.

Ertesi sabah, arkadaşından bulduğu bir hukuk danışmanından randevu aldı. Üstelik Hakanı araya bile katmadı.

Birden aklına başka bir detay geldi. Hakanın yıllardır işlerinde yardımcı olan avukatı vardı; Meltem Hanım. Kırklarında, bakışları kararlı, çizgili ceketleriyle kendine has bir kadın. Sevgi hep saygı duymuştu: iyi bir profesyoneldi.

Hakanın o sabah banyodayken masada unuttuğu telefonu aldı, WhatsApp mesajlarına bakmadı, Meltemin adını buldu. Son arama dün gece on buçuktu. Telefonu eski yerine bıraktı.

O an tablo yerine oturmaya başladı. Delil yoktu ama yön belliydi.

Danışman hukukçu, Emre Bey, ellilerinde bir adam. Sevgi, durumu anlattı: yirmi altı yıl evlilik, evin tapusu hep Hakandaki, kendi evini en başta satmış, evi ortak inşa etmişler. Ama belge yok.

Bu çok rastlanan bir durum, dedi Emre Bey. O dönem herkes böyle yapıyordu. Ama kanunen mallar evlilik boyunca kim üzerinde olursa olsun, ortaktır. Bakmamız gereken arsa, yapım zamanı, kaynaklar Tümünü belgelemeliyiz.

Ben kendi dairemi sattım, dedi Sevgi. O para da gitti.

Satış belgesi duruyor mu?

Bir yerde olmalı bulurum.

O önemli. Eğer paranın eve aktarıldığını gösterebilirsek, iş değişir.

Eve döndü, saatler harcayarak eski kutuları, belgeleri aradı. Bir tanesinin dergi yığınlarının altında o eski satış belgesini buldu; sararmış, ama oradaydı. O kadar yıl bir kutuda kalıp şimdi işe yaramıştı.

Sonraki iki hafta Sevgi, sanki iki hayat yaşamaya başladı. Birinde, evde kendine yemek, temizlik yapıyor; Hakana ait eşyaya karışmıyordu. Üçüncü gün Hakan sordu:

Sevgi, gömleğim ütüsüz.

Biliyorum.

Ütüleyemeyecek misin?

Hayır.

Şaşkın baktı.

O günkü konuşmadan dolayı mı alındın?

Hayır Hakan. Seni anladım. Bana tam olarak dedin ki: Sen bana pratiksin. Ben de diyorum ki, pratiklik demek keskin sınırlar demek; eğer ben bir eş değil de yardımcı isem, kuralları koymak lazım.

Bir cevap veremedi, çalışma odasına döndü, birilerine fısıldayarak telefon açtı. Sevgi artık ilgilenmiyordu.

O günlerde Sevgi, yıllardır hiç bakmadığı kadar eşinin işlerine, belgelerine odaklandı. Art niyetten değil, gereklilikten. Kadınların mali okur-yazarlığının, markette indirim oranı değil, bu ev kim üzerine? diye sorma cesareti olduğuna karar vermişti.

Bazı tapu ve satış belgelerinde, hareketli işlemler buldu. Hepsini Emre Beye götürdü.

Bakın buraya, dedi Emre Bey, Bir şirkete satılmış görünüyor, sonra başka bir şirkete. Adresleri aynı Bu tarz işlemler, genelde şirket içi değeri şişirmek içindir.

Yasa dışı mı?

Vergi açısından incelenmeli. Ama önemli olan şu: Eğer vergi denetiminde sıkıntı çıkarsa, ortak mallarınız da risk altında olabilir.

Daha ciddi bir mesele olmuştu bu. Sevgi eve döndü, buz gibi soğuğa aldırmadan ceviz ağacının altındaki bankta kediyle oturdu kaldı.

Toksik koca, düşündü Sevgi, illa ki bağıran, kavga eden demek değildir. Bazen seni görmeyen, her şeyini kendisi için düzenleyen adamdır.

Kararını verdi.

Emre Bey, mal paylaşımı davasını hazırladı, belgeleri topladı: satış sözleşmesi, dekontlar, inşaat faturaları. Her şey gösteriyordu ki, ev evlilik sürecinde ve Sevginin parasının katkısıyla yapılmıştı.

Hakana hiçbir şey belli etmedi. Hayatına düz devam etti. Hakan, her zamanki gibi bir süre sonra bu küslük bitecek sandı.

Bu sırada Neriman da eski işlerinden bazı tanıdıklarından bilgi topluyordu. Bir akşam aradı:

Sevgi, seni duyan var mı?

Dinliyorum

Hakanın yeni bir şirketi çıkmış. Ortaklardan biri de Meltem Hanım.

Sevgi sustu.

Anladın mı?

Evet, yavaş yavaş taşlar yerli yerine oturuyor.

Bak, yeni şirket yeni hayat planıdır. Sen daha çok hızlanmalısın

Aynı gece Emre Beye gidip gelişmeleri anlattı.

Bu kritik, dedi avukat. Eğer varlıkların el değişimi başladıysa, hakimden mal paylaşımı davası için tedbir kararı talep edeceğiz. Yani, ev ve tapu dava sürecinde dokunulamaz hale gelir.

Ertesi sabah erkenden birlikte mahkemeye gittiler, tüm belgeler tamamlandı. Her detayı Emre Bey açıklayarak ilerledi. Hukuk gözünde artık biz yoktu, ben vardı.

İşini bitirip çıktığında ilk kar beyaz beyaz yağmaya başlıyordu. Ellerini ceplerine sokup ilerlerken, ilk defa Aferin bana, dedi içinden.

Bir hafta sonra Hakan aradı.

Neler oluyor?

Yani?

Mahkemeden az önce aradılar, mal paylaşımı davası açılmış. Neden?

Hakan, yirmi altı yıl için.

Yemek tuzu kaçtı diye mi bunlar?

Yirmi altı yıl için, Hakan. Şimdi markete giriyorum, sonra konuşuruz.

Ses tonu dümdüz, elleri titremiyordu. İçinde bir değişim başlamıştı.

Evde, konuşma gerilimli geçti. Hakan sinirle yürüyüp durdu.

Bu ev benim, hepsini ben yaptım.

O evi, benim evimi sattığım paranın da katkısıyla yaptın, Hakan. Satış belgem var.

Sen bana hediye ettin!

Ortak ev, ortak hayal için diye verdim. Ama sen kendi üzerine geçirdin.

Avukatla mı anlaştın, benim arkama dolanıp?

Sen de Meltem Hanımla kendi şirketini açmışsın.

Sessizlik oldu.

İyi hazırlanmışsın.

Mecburdum. Pratik olmam gerekiyordu ya Şimdi kendi lehime pratik oluyorum.

Bir süre konuşmadan, masanın üstündeki kül tablasına bakakaldılar.

Anlaşmalı boşanalım.

Tek şartla: Artık sadece avukatlar konuşacak.

Takip eden üç ay boyunca, mahkemeye gidip geldiler, pek çok evrak hazırlandı. Emre Bey doğruyu söyledi: Kolay bölümler de oldu, karmaşık noktalar da. Ama Sevgi, ben olmayı öğrendi.

Arada Hakanın işlerinde bazı vergi sıkıntıları çıkınca, işler onun için daha da zorlaştı. Meltem Hanım da, azıcık sıkıntı görünce epeyce uzaklaştı, iş ortaklığı da bitmişti.

Sevgi bunu Nerimandan duydu.

Meltem aradan çekilmiş, Hakanı yalnız bırakmış.

Kadın akıllıymış, dedi Sevgi, hiç içerlemeden. Ben işimi ihmal etmişim, asıl mesele orada.

Sonra, Şubat ayının soğuk bir gününde, karakolda anlaşma yapıp, evinin tapusunu aldı. Artık evi hem kağıt üstünde hem gerçekte onundu. Kutlama, zafer değil ama içini görünmez bir huzur kaplamıştı; kendi alanı hissi.

Bahar o yıl erken geldi. Martta elma ağacının ilk filizleri açtı. Sevgi, sabah elinde kahvesiyle bahçeye çıkıp ağaca uzun uzun baktı. Kedi, sanki burası da benim der gibi, merdivene uzandı, mırıldandı.

Akşam Neriman aradı.

Nasılsın?

Bahçede temizlik yaptım, ağacın dibinde eski bir kuş yuvası buldum. Boş, artık kimse yok.

Simge oldu bu, dedi Neriman. Bundan sonra ne yapacaksın?

Dürüst mü?

Evet, dürüst.

Evin üst katını kiraya vereceğim; üç oda bomboş duruyor. Bir de kursa yazılacağım; gençken resme ilgim vardı, tekrar denemek istiyorum.

Resim kursu mı? Şaka mı yapıyorsun?

Yok, hayır. Hayatımda ilk kez kendi isteğimden bahsediyorum, bu yeni bana da garip geliyor.

Birlikte sustular.

Çok iyi geldi bu cümle, dedi sonunda Neriman.

Sevgi, evlilik üzerine eskisi gibi düşünmüyordu. Ne acı, ne geçmişi değiştirme arzusu. Daha çok, bir insanın yıllarca işlev haline nasıl dönüştüğünü fark etmek ile alakalı bir merak Bazen kasıtsızca, bazen alışkanlıktan. Belki Hakan bile bunu fark etmemişti.

Boşanma hikayesi artık klasik hıçkırıklarla, kavgayla ilgili değil, eski bir belgenin ortaya çıkması, bir avukat, ilk kahvaltısız sabah ve bu ev benim üzerime mi? diyebilmekle ilgiliydi.

Nisanda üst katı kiraya verdi, sessiz sedasız bir çift geldi. Birbirlerine selam verdiler, arada kendi yaptıkları reçelden getirdiler. Rahatsız edici değildi, aksine huzur kattı.

Mayısta yan mahallede açılan resim kursuna başladı. Emekli birkaç kişi, genç anne, altmış yaşında ama hep inşaatta çalışıp resme hasret kalmış bir adam İlk derste bir elma çizdi, yamuk yumuk oldu. Kendi çizdiğine bakıp sessizce güldü: Tıpkı bahçedeki ağacı gibi.

Bir haziran akşamı, terasta çay içerken kitap okudu. Telefon susuyordu. Hakandan tam iki aydır hiç haber yoktu; o da aramıyordu. Duyanlardan öğrendiğine göre, İstanbulda küçük bir daireye taşınmış, işleriyle meşguldü, Meltemle de ilişkisi bitmişti. Başkalarının üzerinden duymak Sevginin umrunda değildi.

İçten içe rahatlamıştı. Peki, nasıl iyileşilir? Kimseden kesin yanıt yok. Onun yanıtı: Kendini oyalanacak işlerle meşgul etmek, sonsuzca analiz etmek yerine, yetkiliye başvurmak ve adım atıp ilerlemek.

Kadın kaderi, derlerdi eskiden. Sanki kader değişmez bir yazgıymış gibi. Oysa Sevgi, tam elli iki yaşında bunun bir başlangıç noktası olduğunu düşündü, başka bir şey değil.

Belki geç oldu, belki tam zamanında. Çünkü elliden sonra hayat, garip şekilde, son değil başlangıçtı. Bile bile, temkinli, yavaş yavaş.

Haziran sonunda Sevgi, Hakanı bir devlet dairesi sırasında karşısında fark etti. Hakan önce fark etti; geldi yanına.

Onu beklemiyordu, hazırlıksızdı. Elinde koca bir dosya, ütüsüz keten elbiseyle sıradaydı.

Merhaba, dedi Hakan.

Yüzü daha ince, solgun, takım elbisesi bile biraz buruşuktu. Bir zamanlar Sevgi ütülerdi.

Merhaba, dedi Sevgi.

Bir iki saniye sustular.

Nasılsın?

İyiyim. Sen?

Yoğun Çok sorun birikti.

Olur öyle, dedi Sevgi.

Bir an Hakan ona daha önce hiç bakmadığı bir şekilde baktı. İçinde şaşkınlık, belki biraz geç gelen anlayış vardı.

Sevgi, ben aslında

Hakan, dedi Sevgi yumuşakça, hiç gerek yok, gerçekten. Ne kırgınım, ne kızgınım. Her şey bitti. Uzatmaya lüzum yok.

Sırası geldi, camda memura adını söyledi, belgeleri uzattı. Arkasına döndüğünde Hakan diğer bankodaydı. Çıkıp kapıyı kapadı.

Dışarıda güneşli, sıcak bir İstanbul yazı. Hava ılık, asfalttan buhar yükseliyor, komşu bahçeden yapılan ıhlamur çiçeklerinin kokusu duyuluyordu. Başını kaldırıp yüzünü güneşe verdi. Gözlerini kapattı.

Tam bu sırada telefon çaldı: Neriman.

Ne yaptın, işin halloldu mu?

Evet, işlemler tamam.

Harika! Cumartesi açılan çok güzel bir akvarel sergisi buldum. Gelir misin?

Tabii ki, gelirim.

Nasılsın şimdi?

Biraz sustu. Dışarıya, insanların arasındaki cıvıl cıvıl hayata baktı, gökyüzünde yalpalayan pamuk pamuk kavak tüylerini izledi.

Şu anda iyiyim, Neri. Gerçekten iyiyim. Ne çok iyi, ne çok mutlu. Sade, net, iyiyim. İçim rahat.

Bu da hiç az değil, dedi Neriman.

Hiç az değil, dedi Sevgi de.

Rate article
Lifequest
Yirmi Altı Yıl Sonra