Mutluluğun Evi Nerede?

Nerede Yaşar Mutluluk

Benim adım Sema. Bugün mutfağımda yalnız otururken ellerimle sıcak çay bardağını kavradım. Öyle sıcaktı ki, yudumlamak için küçük ve dikkatli yudumlar almak zorunda kalıyordum. Bardağı dudaklarıma yaklaştırdığımda çıkan buğu yüzümü nazikçe okşuyordu ama içerimdeki o soğuk ve boşluk hissini asla ısıtmıyordu.

Yanı başımda, masanın üstünde telefon öfkeyle titreşip duruyordu. Arayanlar susmak bilmiyordu son bir saatte tanıdığım neredeyse herkes beni aramıştı. Arkadaşlar, uzak akrabalar, eski iş arkadaşları, komşular Sanki bütün dünya bir anda, hayatımda neler olup bittiğini mutlaka öğrenmek zorundaymış gibi davranıyordu.

Bu ilginin tek bir sebebi vardı: boşanmam. Henüz kısa bir süre önce eşimle on beşinci yılımızı kutlamıştık şık bir sofra, kahkahalar, tebrikler, eşimin parlayan gözleriyle kadeh kaldırması O an, bu mutluluğun sonsuza dek süreceğine inanmıştım; her sene yeni yıldönümleri, birlikte yolculuklar, şömine başında huzurlu akşamlar olacak sanıyordum. Ve şimdi, birbirimizden uzak dairelerde, neredeyse yabancı gibi, mesafeli konuşuyorduk. Her şeyin bu kadar hızlı çökmesi nasıl mümkün olabilirdi?

Başta arayanlara sabırla cevap veriyordum. Sakin olmaya çalışıp dikkatlice kelimelerimi seçiyordum; kimseyi, en çok da kendimi incitmemeye özen göstererek anlatıyordum.

Karşılıklı karar verdik, diyordum usulca. İkimiz de bunun herkes için daha iyi olacağına karar verdik. Artık birlikte yaşamak yürümüyor.

Ama anlattıklarım nedense kimseye yeterli gelmiyordu. Hep aynı endişe ve sorgulayıcı sorularla karşılaşıyordum:

Peki ya Defne? Çocuğu düşündünüz mü? Bir kız çocuğunun babası olmadan büyümesi kolay mı sanıyorsun?

Gözlerimi kapatıp, içimde yükselen gözyaşlarını bastırmaya çalışıyordum. Soruların kötü niyetle sorulmadığını biliyordum sadece kimse, küçük bir çocuk varken bir ailenin niçin dağılacağını anlayamıyordu. Ama onlara anlatamayacağımı da biliyordum. Aylar süren sessiz kırgınlıkları, biriken yorgunlukları, yanında ama aslında yalnız hissetmenin ağırlığını iki cümleye sığdırmak imkansızdı.

Telefon yine titreşti. Ekrana bakınca bir akrabamın adını gördüm. Derin bir nefes alıp, hafifçe daha sıcak bir yudum aldım ve yavaşça telefona uzandım.

Cevap verebilirdim, evet. Düşüncelerimin merkezinde Defne vardı. Uykusuz geceler geçirdim; sabaha dek, her ihtimali tartıp, her sonucun olası ağırlığını sayısız defa gözden geçirdim. Hiçbir an, Defneyi düşünmeyi bırakmadım. Ama bunları anlatmaya çalışmak bile kendimi ve karşımı yormaktan başka işe yaramıyordu. Kimseyi inandıramazdım hele ki insanlar, haklı olduğundan eminse ve sadece kendi penceresinden bakıyorsa.

Kafamın içinde, son aylarımızın sahneleri tekrar tekrar dönüyordu. Eşim eve gecikmiş geliyordu ve üstünde yabancı bir parfüm kokusu oluyordu. Sorunlarımızı konuşmaya kalkışınca sözümü hemen kesiyordu. Aynı masada ama buz gibi bir sessizlikle otururken, aramızda görünmez bir duvar yükseliyordu. Defne, minik kızım her şeyi görüyordu. Zoraki gülümsemeleri, havada asılı duran o ağır gerginliği hissediyordu.

O akşamı, her şeyin netleştiği o anı asla unutamam. Yine tartışıyorduk; önce alçak sesle, sonra yükselerek. Defne, diğer odada ödev yaparken, bir anda kapıda beliriverdi. Bembeyaz yüzü ve gözlerinde iri yaşlarla:

Anne, baba, ne olur tartışmayın dedi titreyen sesiyle.

O an dona kaldım, önce kızımın, sonra eşimin yüzüne baktım. O bile Defnenin odada olduğunu fark etmemişti. O anda net bir şekilde hissettim böyle devam edemezdi. Çocuğumu her gün bu kaosun içinde tutamazdım. O, ebeveynlerinin kavgalarını duyarak, hayatı boyunca suçluluk hissederek büyüyemezdi.

Defne için, içinde huzurun olmadığı, babasının kalbinin başka birine ait olduğu, her sabahın zorlama konuşmalar ve sıkışık cümlelerle başladığı bir evde yaşamak daha mı iyiydi? Küçük bir kızın, sürekli suçlamaların, kırgınlıkların olduğu bir ortamı normal aile olarak öğrenmesine nasıl müsaade edebilirdim?

Hayır, bunu kabul edemezdim. Uzun zaman düşündüm, tüm artı eksi yönleriyle her ihtimali değerlendirdim sonunda, sakin ve insanca davranarak boşanma kararı aldım.

Kararımı eşime söylediğimde, aramızda uzun bir sessizlik oldu. Sonra yorgun bir sesle, Ben de aynı şeyleri düşünüyorum, dedi.

Ne öfke ne de kırgınlık vardı sesinde, yalnızca derin bir yorgunluk ve buruk bir rahatlama. Biraz konuştuk, detayları konuştuk, özellikle Defne için en sağlıklı ilişkiyi nasıl kurarız diye anlaştık.

İkimiz de derin bir nefes aldık o an. Omuzlarımızdan yıllardır taşıdığımız bir yük inmiş gibiydi. Artık her birimizin yeni bir hayat kurma vaktiydi ama şunu bilerek: bunu inatla değil, bir amaç için, kızımızın geleceği için yapıyoruz. Defne artık huzurlu bir ortamda, anne-babasının kavgasından uzak büyüyebilecekti.

Beni bekleyen zorlu bir süreç vardı evi tekrar kurmak, farklı bir şekilde yaşamayı öğrenmek, Defneye olanları anlatmak. Ama uzun süredir ilk defa doğru yolda ilerlediğimiz duygusunu taşıyordum.

Bugün, yeni bir mutluluğa doğru küçük bir adım atıyorum, diye fısıldadım gözüm pencere pervazında dolaşan bir güvercinde takılıyken. Güvercin kafasını yana eğiyor, yerini beğenmiş mi diye kanatlarını çırpıyordu. O huzurlu sadelik bana iyi geliyordu.

O sırada mutfak kapısı öyle bir gürültüyle açıldı ki, güvercin ürküp uçtu. Kapıda Defne beliriverdi yanakları al al, saçları dağınık, gözleri pırıl pırıl. Yerinde dans edip zıplar gibiydi.

Anne, eşyalarımı topladım! dedi heyecanla masaya koşarken. Taksi ne zaman geliyor?

Telefon ekranına bakıp gülüşümü saklamaya çalıştım. Sanki zembereği boşalmış bir oyuncak gibiydi; biraz daha kalsa tavana zıplayacak gibiydi.

Yarım saat sonra gelir, dedim sakince. Gerçekten bambaşka bir şehre gitmeye hazır mısın?

Defne bir an duraksadı, sonra kararlı bir şekilde başını salladı:

Neyi kaybediyorum ki? Okul arkadaşlarımı özleyeceğim tabii ama onlara mesaj atabilirim! Dolaptan yoğurt çıkarıp, bardağa doldurup büyük bir yudum aldı. Babaannemle zaten hiç yakın olmadık, sadece bayramlarda görüşüyorduk. Hiçbir şey değişmeyecek.

Masadan destek aldım. Konuşmak bana hala zor geliyordu; kızımı yerinden koparıyor olmaktan hâlâ kaygılıydım.

Baban? diye sormak zorunda kaldım, nefesimi tutarak.

Defne bardağı indirdi, bir an için ciddileşti.

Babam Hafifçe gülümsedi. Artık yeni bir ailesi var. Sanmam ki eşi beni sık görmek istesin. Tatillerde ziyaret ederim.

Mutfağı sessizlik kapladı. Kızımın gözlerinde kırgınlık ya da öfke yoktu sadece olgun, neredeyse yetişkin bir huzur.

Akıllı kızım benim, dedim zar zor gözyaşlarımı tutarak. Ayağa kalkıp hızlıca sarıldım; başımı onun yumuşacık saçlarına yaklaştırdım. Her şeyi anlıyorsun

Defne hiç geri çekilmedi; tam tersi, sımsıkı sarıldı, sırtımı okşadı, sanki o annemmiş gibi.

İkiniz de mutlu olmayı hak ediyorsunuz, dedi alçak bir ama kararlı sesle. Babam buldu, şimdi sıra sende!

Ona daha sıkı sarıldım, içimi tarifsiz bir sıcaklık kapladı. O an tüm korkuların ve tereddütlerin arasında, doğru olanı yaptığımızı anladım. Gelecek belirsizdi, ama yan yana oldukça bunun üstesinden gelirdik

********************

Yeni şehir, yeni iş, yeni insanlar Her şey yabancıydı, fakat bu yoğunluğun kendisi, beni üzgünlüğe gömülmekten korudu. Boş durmaya, geçmişi düşünmeye zaman yoktu. Her gün yeni yapılacaklar çıkıyor, ben de istemeden de olsa hayata adapte oluyordum.

Onuncu kattaki yeni dairemiz, bizi tertemiz havası ve bol güneşiyle karşıladı. Başlarda her şey yabancıydı; farklı plan, sessizlik ve tanımadığım komşular. Ama zamanla ortamı ehlileştirip, en sevdiğim tabloları astım, kitaplarımı yerleştirdim, pencere önüne bir çiçek koydum. Yavaş yavaş evim demeye başladım.

Bir akşam, Defne kapıdan girer girmez:

Anne, dans kursuna gitmek istiyorum! dedi. Gözleri pırıl pırıl, yanakları kıpkırmızıydı; anlaşılan bunu uzun süredir düşünüyordu.

Evi hemen yakın, fiyatı da çok uygun! devam etti, ellerini havada sallayarak.

Gülümsedim. Onun heyecanı her zaman içimi ısıtırdı ama kaygılı bir şekilde sordum:

Emin misin? Okulun var, bir de özel dersin. Yetişebilecek misin?

Defne hemen çantasından bir defter çıkardı, açtı ve bana uzattı:

Yetişirim! Hepsini hesapladım. Bak Satır satır özenle oluşturulmuş bir takvimi gösterdi. Pazartesi ve perşembe özel derslerim var. Çarşamba okuldan geç çıkıyorum. Salı ve cuma günleri ise kurs. Her şeye yetişiyorum. Başarımdan ödün vermeyeceğim, söz!

Dikkatle inceledim. Her şey planlı, çizili, kenarlarına ufak çizimler eklenmişti kızım meseleyi ne kadar ciddiye aldığını göstermişti. Kendi kendime gururlandım.

Peki, dedim sonunda defteri kapatıp. Hadi yarın birlikte bakalım, uygunsa kaydolursun.

Yaşasın! Defne sevinçle bana sarıldı. Bir anne olarak uzun süredir hissetmediğim içten, sessiz bir mutluluk dalgası sardı içimi. Belki de işler yoluna giriyor, dedim kendi kendime.

Dans stüdyosu gerçekten de güzeldi. Geniş, aydınlık bir salon; tavandan tabana aynalar, parlayan parkeler İçeri girdiğimizde, taze ahşap ve çalışmanın hafif terli kokusu vardı. Kenarlara sıralanmış banklar, duvarlarda ise yarışmalardan fotoğraflar ve başarı belgeleri asılıydı.

Koreografımız ise orta yaşlı, karizmatik bir adamdı Mehmet Bey. Kısa saçlı, siyah eşofmanlar ve beyaz gömlekle. Her hareketi kesin, sesi yumuşak ama bir o kadar da otoriterdi. Kimseyle tartışmaya gerek bırakmayacak kadar kendinden emindi.

İlk derste Mehmet Bey, Defneyi aceleye getirmeden, dikkatle izledi. Ne gereksiz yere övdü, ne de ufak hatalara takıldı gösterdi, anlattı, sabırla tekrar etti. Bu tutarlılık, bana da güven verdi.

Çok iyi biri! Defne, akşamları eve döner dönmez anlatmaya başlıyordu. Hiçbirimize torpil geçmiyor, ama çabalayana her türlü yardım elini uzatıyor. Gerekirse tekrar tekrar anlatıyor, hareketi tutup gösteriyor

Bir de eklemekten geri durmuyordu:

Ve bir de oğlu var, Emir! Onunla çift olarak dans ediyoruz. Emir de çok iyi dans ediyor. Babası hep yanında; bağırmaz ama tembelliğe de izin vermezmiş.

Kızımı dinlerken yüzümde bir gülümseme oluşuyordu. Çok belliydi; Defne ile Emir, sadece dans partneri olmaktan daha fazlasını düşünüyorlardı. Kursta bakışıp gülüşüyor, teneffüste fısıldaşıyorlardı. Eve döndüğünde her seferinde Emirin babası ne kadar nazik, nasıl güzel ilgileniyor, diye laf arasında değiniyordu.

Sanırım bizi tanıştırmak istiyorlar, diye geçiyordu içimden. Mehmet Bey yetkin, sakin ve esprili bir adamdı. Fakat ben, Defnenin gözlerindeki o tutkuyu ve yeni arkadaşların ona yeniden can verdiğini görmekle yetinmek istiyordum.

Bir gün antrenmandan ilk döndüğünde Defne dayanamayan bir hızla:

Anne, bir gün Emir ve babasını çaya çağıralım mı? dedi. Evimizi görmek istiyorlar. Emir ise senin kekine bayılırmış…

Sadece hafifçe gülümseyerek başını okşadım:

Bakalım güzelim; her şey sırayla, aceleye gerek yok.

*******************

Hiçbir zaman çocuğumun telefonunu gizlice karıştıran meraklı annelerden olmadım. Karşılıklı güven, çocukla ebeveyn arasında en değerli şeydi bana göre. Bu yüzden Defneyle taşındığımızdan beri mesajlarını kurcalamadım, arkadaşlarını özel olarak sorgulamadım.

Ama o akşam birden mutfakta oyalanırken, Defne antrenmandan gelip telefonunu masada bırakıp banyoya gitti. Ekranda yeni bir mesaj belirdi ve nedense gözüm istemsiz kaydı.

Bir an durdum. İçimde eski kaygılar depreşti; acaba burada gerçekten mutlu mu? Yoksa sırf beni üzmemek için mi böyle davranıyor? Arkadaşlarını, eski hayatını mı özlüyor?

Ellerim titreyerek telefonu elime aldım. Utandım; adeta gizli bir sınırı aşmak gibi hissettim. Yine de ekranı açıp, hızlıca mesajlara baktım. Defne, hevesle yeni öğrendiği bir adımın coşkusunu ve Mehmet Beyden aldığı bir övgüyü anlatıyor, provalardaki komik anları paylaşıyordu. Satırların her birinde içten bir neşe, canlı bir heyecan vardı.

Gerçekten seviyor burayı, dedim içim rahatlayarak.

Sonra Emirden gelen bir mesajı gördüm ve olduğum yerde kaldım:

Babam, senin annenin çok güzel ve akıllı olduğunu söyledi. Böyle övgüyü herkese yapmaz.

Telefonu adeta elimden fırlatmak istedim. Yüzüm hafifçe yandı. Apar topar bırakıp pencereye koştum.

Evet, Mehmet Beyin bana farklı baktığını uzun zamandır hissediyordum; fazladan bir an bakıyor, kararlı ama sıcakça gülümsüyordu. Halimi hatırımı da sorar, yardımcı olmaya çalışırdı. Ben de itiraf etmeliyim; onun sakinliğini, esprili tavrını, inceliğini seviyordum. Yanında konuşmak, susmak bile iyiydi.

Ama yeni bir ilişki fikri hem cazip, hem korkutucuydu. Boşanmanın ardından hemen toparlanmam zaman almıştı. Hem iş, hem kızım, hem de kendi duygularımı dengelemeye çalışıyordum. Şimdi tekrar kalbimi açmak hem umutlu, hem endişe vericiydi.

Ya yanılırsam? Ya bozulmaz sandığım huzur bozulursa? Gerçekten yeniden güvenebilir miyim?

Kapıda Defne göründü; saçlarını havluyla kurulayarak gülümsedi.

Anne, yine dalıp gitmişsin, dedi telefonu işaret edip.

Bir şey yok, kızım. Antrenman nasıl geçti?

Harikaydı! Yarın yeni bir figür öğreneceğiz. Emir sayesinde mutlaka başaracağız.

Başımı salladım, hislerimi gizlemeye çalıştım. İçim kıpır kıpırdı, ama sakin olmaya karar verdim. Her şeyin kendi yolunda ilerlemesine izin vermeliydim.

*****************

Bir akşam mutfakta, kağıtlar ve raporlarla çevriliydim. Mesai çoktan bitmişti ama acil iş bitmeden rahat nefes alamıyordum. Derin bir nefes alıp burnumu ovuştururken Defne geldi, kararlı bir adımla karşıma oturdu.

Anne, bana ne söz vermiştin? dedi, gayet ciddi bir tonda.

Başımı kaldırıp, dalgınca cevap verdim:

Hangi konudan bahsediyorsun, kızım? Çok şey söz verdim sana.

Mutlu olacağına. Gözlerimin içine bakarak belirtti.

Bir an durdum, sonra yumuşakça gülümsedim:

Kızım, ben mutluyum. Yanımda sen varsın.

Bu yetmez, ellerini masaya koyup sanki tartışmaya hazırlanıyordu. Hem ben bambaşka bir mutluluktan söz ediyorum! Boşanalı neredeyse bir yıl oldu. Artık yeni bir evlilik düşünmelisin. Ben birkaç yıla üniversiteye giderim, sonra otuz tane kediyle mi yaşamak istersin?

Tam o anda, bembeyaz kedimiz Pamuk, sandalyede uyuklarken başını kaldırdı. Kehribar bakışlarıyla Defneyi süzdü, bir patisini dizime koydu sanırım alanımda başkası istemem! diyordu.

Ben istemsizce güldüm.

Yeni bir ilişkiye başlamak o kadar kolay değil, dedim Pamuku okşayıp. O ise mırlayarak keyifle kıvrıldı Ben artık genç değilim

Saçmalama ve Mehmet Beyle bir randevuya git! Defne yerinden zıpladı. Yeni hayatının mutluluğu için adım atmalısın!

Ama itiraz etmeye niyetlendim ama Defne beni susturdu:

Ama yok! Biliyorum, seni defalarca gezmeye çağırdı. Şimdi hemen telefonunu alıp onu arıyorsun!

Karşımdaki 12 yaşında bir çocuk değil, yaşını aşmış bir bilge gibiydi; güçlü, cesur bakışıyla.

Pamuk, okşanmayı bırakınca öfkeli şekilde miyavladı ve tekrar elime başını sürdü.

Sonra pişman olma, dedim hafif muzır bir şekilde. Telefonu elime aldım, parmaklarım biraz titriyordu. Tamam, sen istiyorsan

Defne, zafer kazanmış bir ifadeyle ellerini kavuşturdu; kendinden memnundu. Ben ise derin bir nefesle, uzun süredir favorilerde olan numarayı çevirdim.

Dakikalar sonra, biraz heyecanlı bir halde Mehmet Beyi aradım. Parmaklarım hafifçe titrese de, telefonda kendimden oldukça emin bir sesle:

Mehmet Bey merhaba, Sema ben. Yarın akşam birlikte biraz yürüyüş yapmak ister misiniz?

Çok mutlu olurum. Saat kaçta, nerede?

İçimden bir ağırlık kalktı, gülümsedim. Defne bunu fark edip, kocaman bir evet! işareti yaptı.

Saat yedide sahil parkında buluşalım mı? Şu mevsimde ışıklar çok güzel oluyor.

Harika, orada olacağım, dedi. Samimi ve heyecanlıydı.

Telefonu kapatınca içimden çocukça, hafif bir sevinç geçti. Defne sevinçle zıplayıp mutfağın etrafında döndü:

Gördün mü! Oldu; demiştim sana!

Evet, başardım galiba, dedim içimde sıcak, yeni bir umut yeşerirken. Ve buna gerçekten sevindim.

Çünkü mutluluğu hak ediyorsun, dedi Defne ciddiyetle. Hem ben de.

O gün, kendimi bütün gün hafif, keyifli hissettim. Sebepsizce gülümseyip, Mehmet Beyi aklıma getirdikçe içimde bir parıltı duyuyordum.

Akşam buluşmak için hazırlanırken dolabımı uzun uzun inceledim. Sade ama güven veren bir kıyafet arıyordum. Sonunda gökyüzü mavisi, hafif bir elbise seçtim tıpkı Mehmet Beyin gözlerinin rengi gibi, tıpkı akşam üzeri parlayan gökyüzü gibi.

Aynada saçımı düzeltirken Defne yatakta oturmuş, bana bakıyordu.

Çok güzelsin anne, dedi sonunda. Fark edecektir.

Ona döndüm, gülümsedim:

En önemlisi, benim kendimi iyi hissetmem.

İyi hissediyorsun. Gülümsüyorsun, dedi sessizce.

Dışarı çıkarken Defne pencerenin önünde bana el sallıyordu. Kapıda bir an durdum, ona el salladım ve içimden şunu geçirdim:

Belki mutluluk budur; mükemmel olmayan, kusurlarıyla, korkularıyla ama sevgisiyle gerçek olan Senin inancınla yükselen, kendine yeterli olabilen ve yeniden inancı barındıran bir hayat.

Park, ışıklar altında yumuşak bir huzur yayıyordu; yapraklar hafifçe hışırdıyordu, akşam havası serinletici ve rahatlatıcıydı. Yavaş yavaş yürürken bir köşede onu gördüm. Mehmet Bey fıskiyenin önünde duruyordu, elinde kır çiçeklerinden yapılmış basit ama hoş bir demet.

Beni görünce yüzünde özel bir gülümseme belirdi.

Merhaba, çok güzel görünüyorsun, dedi.

Yanaklarım hafifçe kızardı ama bakışlarımı kaçırmadım.

Teşekkürler. Çiçekler de harika

Demeti bana uzattı:

Bu senin için. Abartısız, sade bir şey istedim.

Gerçekten çok beğendim, dedim içtenlikle onun seçimini koklayarak.

Yavaşça parka doğru yürüdük, arada hayatlarımızdan, çocuklardan, yeni şehirde yolumuzu nasıl bulduğumuzdan bahsettik. Her dakika biraz daha anladım: Artık yalnız değilim.

Ve bu bile, başlı başına çok şeydiEtraftaki banklara oturmuş insanlar, parkta koşan çocuklar, havadaki cıvıltılar hayatın sıradan ama büyülü döngüsünü fısıldıyordu. Yavaş adımlarla yürürken, sohbetimiz derinleşti. Mehmet Beyin gözlerinde hem ustalıklı bir sabır, hem de içten bir sıcaklık vardı. Arada laf arasında Defneden, Emirden, birbirimizin korkularından bahsettik. Hiç aceleye gerek olmadığını, hayatın kendi temposunda akmasına izin verebileceğimizi fark ettik.

Yavaşça bir banka oturduk. Ay ışığı ağaçların arasından süzülüyor, gecenin serinliğini yumuşak bir örtü gibi üzerimize seriyordu. Bir süre sessizce gökyüzüne baktık kimi zaman en güzel şey, sadece yan yana susabilmekti.

Mehmet Bey yavaşça elimi tuttu; o an, kalbimde beklenmedik bir huzur yayıldı. Ne geçmişin ağırlığı, ne gelecek kaygısı; sadece oradaydık, olduğumuz gibi, korkusuzca. İnceden bir tebessümle döndüm ona:

Zamanla birbirimize iyi geleceğiz, hissediyorum, dedim. Sesimdeki netlik ve adımladığım cesaret beni de şaşırtıyordu.

Mehmet Bey başını salladı, elimi hafifçe sıktı.

Sana acele etmeyeceğime söz veriyorum. Yeter ki yol arkadaşı olalım; nereye gidersek, birlikte yürüyelim.

O gece eve döndüğümde Defne kapıda, Pamuk ise kucağında bekliyordu. Gözlerinde küçük bir ışık vardı, tıpkı onun bana hayatım boyunca umut olduğu zamanlardaki gibi.

Nasıldı? diye sordu heyecanla fakat sanki ne cevap verirsem vereyim, mutlu olacağını biliyordu.

Ben ise gülümsedim, bir sır paylaşır gibi kızıma yaklaştım.

Yolculuğumuzun tam ortasındayım, Defne. Ve şunu anladım ki, mutluluk bazen yeni hayatlarımızın köşebaşında, bazen bir çocuğun gülümsemesinde, bazen de bir bankta elini tutan sade bir dostta yaşıyor.

Defne kollarını boynuma doladı, Pamuk mırıldayarak bacaklarımıza sürtündü. Bir an, evin o küçük, üç kişilik sıcaklığı avuçlarımda can buldu.

O gece yatağa uzanırken içim huzurla doluydu. Geçmişin yaralarını onaracak mucizelere ihtiyacım olmadığını artık biliyordum. Mutluluk, kendiyle barışmakta, hayata cesaretle dokunmakta, bazen sadece umut etmekte saklıydı.

Ve ben, nerede yaşar mutluluk diye sorduğumda, sessiz bir geceye burada, bizde, şimdi diye fısıldamayı öğrendim.

Rate article
Lifequest
Mutluluğun Evi Nerede?