SUSMA HAKKI
Arabanın içindeki parfüm kokusu fazlasıyla yoğundu. Elif camı hafifçe açtı; içeri yolun tozu ile sıcak asfalt kokusu karışarak girdi. Bu yıl haziran ayı, İstanbula kavurucu ve yapışkan gelmişti. Bir damla yağmur bile düşmemişti.
Yine sustun, dedi Kerem, gözlerini yoldan ayırmadan.
Susmadım. Düşünüyorum, diye yanıtladı Elif.
Ne düşüneceksin? Her şey hazır, her şey ödenmiş. Sadece rahatla artık.
Elif onun direksiyondaki ellerine baktı. Bir mimar kadar bakımlı, kısa tırnaklı, güzel ellerdi bunlar. Hep merak etmişti: Bir mimarın elleri neden bu kadar temiz olur? Sanki hiçbir zaman, hiçbir şeye dokunmamış gibi.
Kerem, annem bu elbiseyle Yani, biliyorsun, pazardan aldı. Elinden geleni yaptı. Ama misafirlerin…
Benim misafirlerim gayet normal insanlar.
Normal insanlar, yabancıyı aralarına alırken farklı şekillerde bakabiliyorlar.
Kerem burnundan hafifçe soludu. Bu sesin anlamını Elif iki yıldır ezbere biliyordu: Sana artık bir şey anlatmak istemiyorum.
Elif, düğüne gidiyoruz. Bizim düğünümüze. Bugün, sorun aramasan olmuyor mu?
Aslında var. Hissediyorum.
Sen hep bir şeyler hissedersin zaten.
Bu, iltifat gibi duyulmadı.
Camdan dışarı bakarken, Altın Başak Restoran, 2 km tabelası geçip gitti. Elif duvağını düzeltti. İncecik tüllü, inci işlemeli, zarif ve pahalı bir duvaktı Keremin annesi, Sevim Hanım, Bağdat Caddesindeki bir gelinlikçiden seçmişti. Elif itiraz etmemişti. Zaten son aylarını bir hayalden başka bir şey kalmasın diye, etrafındaki ayrıntılara gözlerini kısarak geçirmişti.
Babam da çok heyecanlı, dedi Elif usulca. Hiçbir zaman böyle bir yere girmedi.
Elif.
Ne?
Yeter lütfen.
Ağzını kapadı. Camdan dışarı baktı. Yolun iki yanında yemyeşil, gür, canlı tarlalar uzanıyordu. Ufukta, Kocaelinin bir köyü olan Gümüşdere kalıyordu. Orada, mavi panjurlu küçük bir ev vardı; çocukluğu o evde geçmişti. Anneannesi, Sultan Hanım, pencere önünde nakış işlerken hep şöyle derdi: “Elifçiğim, iğne basit bir alet değildir. Kumaşa konuşursun onunla, o da sana cevap verir.”
Kerem arabayı restoranın girişine çekip durdu. Arabadan ilk o indi, sonra onun için kapıyı açtı. Böyle şeyleri iyi bilirdi: doğru zamanda zarif jestler, doğru sözler… Elif, onun koluna girip gülümsemekten başka bir seçenek bırakmadı kendisine.
Aileleri içerideydi bile. Salonun kapısında onları hemen gördü. Annesi Ayşe Hanım ve babası Mehmet Bey, diğer misafirlerden ayrı, duvarda duruyorlardı. Kuş gibi küçücük, mahcup, sanki yanlışlıkla bir baloya gelmişlerdi.
Annesi, lacivert, dantelli yakalı uzun bir elbise giymişti. Etek boyu şimdikilere göre uzundu. Saçlarını özenle kıvırıp toplamıştı, kulaklarında ise Mehmet Beyin yirmi beşinci evlilik yıldönümünde aldığı mavi taşlı küçük küpeler vardı. Çantasını iki eliyle karnına bastırmış, kristal avizelere sanki başkasının dünyasına bakar gibi bakıyordu.
Babası lacivert bir takım elbise giymişti; bugüne kadar onu bu takımda sadece eski fotoğraflardan görmüştü Elif. O kadar güzel ütülemişti ki, pantolonun ütü çizgisi cetvelle çizilmiş gibiydi. Kravatı hafif yamuktu.
Elifçiğim! annesi ona doğru bir adım attı ama sonra durdu. Sadece kızının ellerini tuttu. Ne kadar güzelsin yavrum…
Sen de güzel olmuşsun anneciğim.
Ayşe Hanım hafif boğuk bir gülüşle başını öne eğdi. Her zaman boş ver dediğinde böyle bir gülüş serpildi yüzüne.
Mehmet Bey Elif’i dikkatlice, tek koluyla, ürkekçe sardı.
Aferin kızım, dedi sadece. Söze gerek duymaz, kelimelerin fazlasının yersiz olduğuna inanırdı.
Sevim Hanım on dakika sonra salona girdi; insanların bakmasına alışıkların yürüyüşüyle. Bordo ipekten, gösterişli bir elbise giymişti, boynunda birkaç sıra inci. Saçları profesyonelce yapılmıştı. Elli beş yaşında ama kırk sekiz gösterirdi ve bunu çok iyi bilirdi.
Elif, Elifin yanağının yanında havaya öpücük kondurdu. Ne harikasın! Harika! Keremciğim, böyle güzel bir eşin var, sıkı tut kendini.
Keremin gülümsemesinde bir resmiyet vardı; Elif onun bu yüzünü ofis toplantılarında görürdü.
Sevim Hanım, Elifin anne ve babasına döndü. Bakışında bir tür kibar nezaket, ölçen bir değerlendirme vardı. Hoş geldinizden fazlası, ama çok hızlı ve sessiz.
Ayşe Hanım, Mehmet Bey. Sizi tanımak büyük mutluluk. Kerem sizden çok bahsetti.
Ayşe Hanım gülümseyip başını salladı. Mehmet Bey elini uzatarak tokalaştı.
Elifin anne-babası masanın en ucuna, Keremin kuzeninin ve onun eşinin yanına oturtulmuştu. O ikisi akşam boyunca sadece kendi evlerinin tadilatından konuştular.
Elif onları köşeden izliyordu. Annesi özenle, endişeyle yemek yiyordu, sanki birini, yanlış çatalı seçeceğinden korkuyordu. Babası bir duble rakı içti, sonra camdan dışarıya, akşam İstanbuluna bakmaya başladı. Arada annesiyle göz göze geliyorlardı; o bakışlarda öyle çok şey vardı ki Elif bakışını kaçırmak zorunda kaldı.
Sırasıyla kadehler kaldırıldı. Önce Keremin şahidi, genç, pahalı saatli bir adam, sonra gelinin şehirden formaliten ibaret arkadaşı, kurslardan tanıştığı Ceren konuştu. Sonra bir başkası. Şampanya kaliteliydi, yemekler şık, garsonlar sessiz gölge gibi akıp gidiyordu.
Sevim Hanım mikrofonu saat sekize doğru aldı. Ağır, vakar içinde, tüm salonun gözleri üzerinde. Sesi güçlü, alışık olduğu gibi iddialıydı.
Birkaç kelime etmek isterim. Herkes sustu. Oğlum Keremin kalbi geniştir. Dramaturjik bir duraklama verdi. Çocukken sokakta bulduğu kedileri eve getirirdi, komşunun çocuklarına ödevlerinde yardım ederdi. Babasından – nur içinde yatsın – ve biraz da benden aldı bu tarafını kısa bir gülüş. Elifi bana tanıttığında açık söyleyeyim şaşırdım. Keremin başka seçenekleri de vardı. Ama o onu seçti. Küçük bir köyden çıkan, mütevazı bir ailenin kızını. İşte bu, gerçek vicdanın işaretidir.
Elif, Keremin yanında hafifçe gerildiğini hissetti. Ama kıpırdamadı.
Elifin ailesi çalışkan insanlar. Emek kutsaldır. Temizlikçi, şoför hepsi kıymetli meslekler. Herkes, olduğu yerde değerlidir. Salonda hafif bir gülme, bazıları ise tabağına bakıyordu. Ancak dürüst olalım. Her anne, kızını böyle bir hayata göndermeye cesaret edemez. Cesaret de lazım. Ben içtenlikle biraz da bu sadeliğe imrendim. Şimdi, itiraf edelim: Dert etmezsen hayat kolay olur, değil mi?
Küçük, zorlama bir gülümseyiş, birkaç kişide ise hiç tepki yok, yalnızca sessizlik.
Kerem ve Elifin saadetine! dedi. Ve Elif hiçbir zaman nereden geldiğini unutmasın. Çünkü onu bu özel kılıyor.
Kristal bardaklar çınladı.
Elif şampanyayı içmedi. Sadece bardağı tuttu, boşluğa bakıyordu. Göğsünde tuhaf bir soğukluk, o yıl aralık ayında kar yağmamış ama toprak tam donmuş gibi.
Annesine baktı.
Ayşe Hanım gülümsüyordu. O gülümseme Elifin akşam gördüğü en korkunç şeydi: Kibar, zorlama, donuk. Birine kelimelerle incitici şey sarf edilir ve cevap verme hakkı yoksa, insan öylece susar ya, işte öyle bir gülümseme.
Babası tabağına bakıyordu. Kravatı hâlâ yamuk.
Elif bardağı masaya koydu.
Sonra ayağa kalktı.
Ben de birkaç kelime söylemek isterim, dedi alçak ama net bir sesle.
Kerem ona döndü. Gözlerinde bir şey vardı: belki endişe, belki de yalvarış.
Elif mikrofonu aldı.
Bugün burada olan herkese teşekkür ederim. Sesi titremiyordu, kendisi bile şaşırdı. Özellikle anne ve babama. Annem, Ayşe Hanım, otuz yıl başkalarının evini temizledi ama kendi evini en güzel restoranlardan daha temiz tuttu. Babam, Mehmet Bey, soğukta ve sıcakta her sabah direksiyon başına oturdu ki biz bir eksiğimiz olmasın diye. Buraya davet edildikleri için değil, ben onların kızları olduğum için geldiler. Bir köy kızı veya yardım nesnesi olduğum için değil; onların öz kızlarıyım.
Salon tamamen sessizleşti. Sevim Hanım bardağını havada tutuyor, başka bir ifadeyle Elife bakıyordu.
İtibar, diye sürdürdü Elif, hangi arabaya bindiğinle, hangi sofrada oturduğunla ölçülmez. Ben bunu her gün sade denen insanlarda gördüm. Sade Bu kelimeyi dikkatle, tadarak tekrarladı. Evet, sade. Ekmek gibi, su gibi, dürüstlük gibi.
Mikrofonu masaya koydu. Fırlatmadı, dikkatlice bıraktı.
Duvağını çıkardı. Beyaz tül kanatlar masanın üstüne, şampanya bardağının yanına indi.
Kerem, dedi Elif, sade bir tonla. Gözlerinin içine baktı.
Kerem gözlerini kaldırmadı.
Aslında bu kadarı yetti.
Elif, annesinin elini tuttu, sonra babasına başıyla işaret etti. Mehmet Bey doğrularak ceketini düzeltti.
Üçü salondan çıktılar. Yavaşça, dimdik yürüyerek.
Dışarısı sıcacıktı, yasemin kokuyordu. Bir bahçede akordeonlu neşeli bir yaz müziği yankılanıyordu.
Elifçiğim, dedi annesi.
Anne, gerek yok. Her şey iyi.
Şimdi nereye gideceğiz peki?
Eve, dedi Elif. Baba, iyi misin?
Mehmet Bey yamuk kravata dokunup hafifçe güldü.
Gayet iyiyim, dedi.
Eski, asfalttan biraz daha koyu gri Şahine bindiler. Araba Elifle yaşıttı. Motor bir iki öksürdü, toparladı ve çalıştı.
Köye dönüş üç buçuk saat sürdü.
Annesi arka koltukta hafifçe kestirdi. Babası sustu. Elif camdan dışarı baktı; gece tarlalarına, aklında hiçbir düşünce olmadan sadece o boşluk ve sessizlikle.
Gün ağarırken, baba sordu:
Pişman olur musun?
Elif düşündü.
Bilmiyorum, dedi içtenlikle.
Babası başını salladı, başka soru sormadı.
Evleri onları eski ağaç ve bahçeden taşan hanımeli kokusuyla karşıladı. Kedileri Sütlaç, kapıda siz zaten dönecektiniz der gibi karşılarında oturuyordu.
İlk hafta Elif neredeyse hiç odasından çıkmadı. Utandığı için değil Hayır, biraz vardı, ama dahası, ne yapacağını bilemediği içindi. Beş yıl şehirde, iki yıl Keremle O akşam bir film gibi bitmişti, birisi aniden televizyonu kapatmış gibi.
İkinci gün telefonunu kapattı. Kerem, ilk gün on iki kez aramıştı, sonra aramayı kesmiş olmalıydı, çünkü Elif telefonu açmak istemiyordu.
Annesi ona çay getiriyor, hiç soru sormuyordu. Anneler, suskunluğu öyle bir paylaşır ki, o sessizlik bile insana iyi gelir.
Babası arkadaki çitin tamirine başladı. Çekiç sesi sakin, ölçülü, huzur vericiydi. Elif pencerenin önünden dinlerdi; bak, mesele budur, başlarsın, tamir edersin diye düşünürdü.
Sekizinci gün erkenden kalktı. Çatıya çıktı.
Orada, eski dergilerin altında, anneannesinin kasnakları duruyordu. Kırk yıl cilalanmış ahşap halkalar, renk renk makaralar Anneannesi Sultan Hanım elini sürmüş gibi düzenliydi.
Hepsini aşağıya indirdi. Masanın önüne koydu.
Annesi çaydanlıkla kapıda durdu.
Anneanneden kaldı, dedi usulca.
Evet.
O sana çok güzel öğretmişti. Hatırlıyorsun, değil mi?
Hepsini, dedi Elif.
İğneye iplik geçirdi. İlk dikiş biraz yamuk, eli titriyordu. İkincisi daha düzgündü. Üçüncü tam istediği gibi oldu.
Elif çocukken nakış öğrendi. Kanda olan bir şey belki bu. Anneannesi Nakış konuşmadır derdi, Her ilmek bir kelime, her renk bir ruh hali. Etrafındaki sessizlikte bile susmaz insan, derdi.
İlk günler bir amaç olmadan işledi. Kırmızı iplik, mavi, sonra altın sarısı Kargaşadan yapraklar çıktı, peşinden bir kuş; sekiz taç yapraklı, anneannesinin nazarlık dediği bir çiçek.
Komşuları, Hülya Ablası bir hafta sonra uğradı; geçen bahar aldığı makası getirdi.
Elif, kasnaklara göz atabilir miyim?
Elif gösterdi.
Hülya uzun uzun, sessizce inceledi.
Kızım Bunlar satılır. Sandıkta bekletmeyeceksin.
Kim alacak ki?
Ben alacağım. Hemen şimdi. Şu kuşun fiyatı nedir?
Elif şaşırdı.
Hülya abla, lütfen
Lütfen değil, bak para veriyorum, acıma değil!
Bu söz onu durdurdu. Acıma ile gerçek ilginin farkı büyüktü.
Eylül olduğunda altı işi hazırdı. İki masa örtüsü, kır çiçekleriyle dolu bir pano, köyün hemen arkasındaki ormandan anımsadığı küçük tablo, kuşlu iki peçete…
Hülya abla bir kuşlu işi ve masa örtüsünü aldı. Elif çok az para aldı, neredeyse sembolik; ama ilk el emeği kazancıydı ve bunun hissettirdiği şey şehirdeki atölye maaşından bambaşkaydı.
Eylül sonunda Okan ortaya çıktı.
Elif kasnak başında çalışırken, annesi, Elif, misafirin var dedi.
Kapıya çıktı. Otuz beş yaşında bir adam; sıradan bir ceket, iş botları Elleri hemen kendini gösteriyordu: çalışan eller, mimar elleri değil.
Merhaba, Okan ben. Yan köy, Kavaklıdan. Hülya abla dedi ki, nakış masa örtüsü yapıyormuşsunuz.
Yapıyorum, evet.
Anneme doğum günü için masa örtüsü lazım. Gerçek olsun, fabrikasyon olmasın. Gençliğinde kendisi de nakış yapardı, farkı anlar.
Elif baktı adama. Çok sıradan. Yüzünde ne küçümseme ne tepeden bakış vardı, sadece konuşuyordu.
İçeri buyurun; ya hazırdan seçeceğiz, ya istek üzerine yaparım.
İçeri girdi. Uzun süre sabırla hazırlanan işleri inceledi. Acele etmedi. İpliklere, kenarlara baktı.
Bu ne deseni? dedi, kırmızı-siyahlı bezdeki deseni işaret ederek.
Sarıyer işi. Anneannem öğretti. Bereket ve koruma simgesi.
Sen nerelisin?
Buradan. Gümüşdereden. Şehirde okudum, sonra döndüm.
Başını salladı. Neden şehri bıraktın diye sormadı, bu da Elifin hoşuna gitti.
Şunu alayım, bir de şunu… Biri anneme doğum gününe, diğeri… eve. Kızım var, sekiz yaşında, her şeyi incelemeyi sever. Belki sanatçı bile olur ileride.
Adı ne?
Defne.
Fiyatı konuştular. Okan pazarlık etmedi, çekinmedi, Elifin söylediği mütevazı ücreti kabul etti.
Çıkarken sordu:
Sadece tanıdıklara mı yapıyorsun, tekrar gelebilir miyim?
Tabii, gel.
Defne atları çok sever. Ona atlı bir şey istersen…
Yaparım, Defneye özel.
Gitti. Elifin annesi mutfaktan kafasını uzattı.
İyi adam, dedi.
Anne…
Ne diyeyim, içim ısındı.
Okan iki hafta sonra, annesine masa örtüsü almaya geldiğinde Defneyi de getirdi. Defne sessiz, kara saçlı, kocaman gözlüydü. Hemen kasnaklara gidip Elifin bitmemiş işine baktı.
Bu at mı?
Henüz değil. Başlangıç.
Ne zaman tamamlanır?
Muhtemelen bir hafta.
Defne kafasını sallayıp bilgiyi aldı.
Okan, Ayşe Hanımla çay içerken, onların mutfaktaki sohbeti, hasat, yaprakların erkenden sararması üzerine yerinde bir sohbete dönüştü.
Sonra Okan, Elife dedi ki:
Sen işin ehliymişsin. Anlamam ama fark belli. Ruhuyla yapılan iş gözüküyor.
Teşekkür ederim.
Hiç düşündün mü internette satmayı? Sadece komşuya değil. Eşim, Allah rahmet eylesin, seramik işlerdi, internetten satardı, güzel gidiyordu.
Elif sustu.
Düşünmüştüm, ama nasıl olur bilmiyorum.
Yardım edebilirim. Arkadaşım var yardımcı olur.
Neden?
Okan sakince baktı.
Keyfi yok. Sadece güzel el emeği saklanmamalı.
Bu kadar; abartı yok.
Ekim, Elif için yoğun geçti. Günde sekiz saat, bazen daha uzun nakış yaptı. Defne bazen babasıyla, bazen tek başına geldi; yanına oturup, iğnenin kumaştaki dansını izledi ve bu sessizliği insanın içini açıyordu.
Okan, internet için sayfa açmaya yardım etti. Elif yaptığı işleri beyaz fonda fotoğrafladı, açıklamalar yazdı. Üç gün sonra başka şehirden ilk sipariş, sonra bir tane daha… Ekim sonu yediye ulaştı.
Elif çalıştı ve Keremi düşünmedi. Neredeyse hiç. Bazen gece, bir ilaç gibi acı bir his gelir, tavana bakar, gözünün önüne onun başı önündeki hali gelir; en çok da o sessizlik canını yakar.
Kasımda, ilk kar düşünce, gri ve kocaman bir Alman cip köye yanaştı.
Elif, yabancı zannetti. Araba yanlış geldi diye düşündü.
Ama arabadan Sevim Hanım indi. Uzun palto, topuklu çizmeler, hemen kara saplandı. Arkasında ağır ağır Kerem… Yakası kalkık, elleri cebinde.
Elif kapıya gitmedi. Mehmet Bey çıktı, sessizce baktı.
Merhaba, dedi Sevim Hanım. Elifle konuşsak
Evde, dedi Mehmet Bey.
Çağırır mısınız?
Elif! Sana geldiler!
Elif çıktı, babasının yanında durdu. Üzerinde sıradan bir kazak ve kot vardı, saçları örgülü, parmaklarında iğne nasırı.
Elif, Sevim Hanım konuştu, sesi her zamankinden farklı. Hafif, neredeyse ricacı. Sahiden konuşalım istedik.
Buyurun, konuşun.
İçeri geçelim mi?
Elif baktı Kereme. O hala tel örgüye bakıyordu.
Burada konuşalım.
Sevim Hanım derin bir nefes aldı, topuklar yine kara gömüldü.
O gece… olmadı. Belki fazla konuştum. Ama akıllı kızsın, hayatta bazen fazladan söz söylenir. Bunun için bir ömrü yıkmaya değer mi?
Neyin üstüne yıkmaya?
Keremle hayatını. Ev hazır. Eşyaların yerleştirildi. İyi bir atölye bulduk, terzi değilsin artık; tasarım işi verilecek yeteneğinle.
Elif sustu.
Araba da var, dedi Sevim Hanım. Son koz gibi.
Kerem ilk defa Elife baktı.
Elif, lütfen bir düşün. Her şeye sıfırdan başlarız.
Sen sustun, dedi Elif.
Ne?
O gece. Masada. Sustun. Gözlerini indirdin.
Kerem bir şey söylemek ister gibi oldu, sonra vazgeçti.
Ne diyeceğimi bilemedim.
Ben biliyordum. Dedim de. Sensiz.
Sessizlik. Arkada bir karga seslendi. Babası omuz omuza yanında, tamir ettiği eski çit gibi dimdikti.
Sevim Hanım, Elifin sesi sakindi, size sağlık dilerim. Kereme de. Ama dönmeyeceğim. Ne küstüğümden, ne gururumdan Sadece ne istediğimi artık biliyorum.
Ne istiyorsun peki? Sevim Hanım’ın sesi bildik tonuyla.
Kendi hayatımı yaşamak.
Sevim Hanım Elife uzun uzun baktı. Sonra başını, bu kez başka türlü, mütevazı bir şekilde salladı.
Peki, dedi.
Gittiler. Cip köyden güçlükle döndü, bahçeye bile değmeden gözden kayboldu.
Babası mırıldandı.
Haydi, tamam
Eve girdiler. Annesi koridorda onları beklerken “Doğru yaptın kızım,” dedi.
Elif kasnağa geçti. İğneyi aldı. Kaldığı yerden bir ilmek, bir ilmek daha…
Aralık ve ocak sipariş, çalışma ve telaşla geçti. Şubat’ta Elifin ülkenin her yerinden yirmi üç siparişi vardı. Kuzeyden biri uzun bir mektup yazdı: Evlilik yıldönümünde aldığım masa örtüsü, yirmi yıldır aldığım en değerli hediye; çünkü canlı.
Okan her hafta geldi, bazen Defneyle, bazen yalnız. Boş gelmezdi: bazen taze süt, bazen bal, bazen odun getirirdi.
Uzun sohbetler ediyorlardı. Defnenin özlediği ama hatırlamadığı annesine dair, Okanın çiftliğiyle ilgili, bahar planlarıyla ilgili. Komşu ilçede yeni bir el sanatları pazarı açılmıştı, ustaları arıyorlardı.
Gitmelisin, dedi Okan. Alırlar orada.
Korkuyorum sanki.
Neyden?
Köylü, komik derler diye belki.
Okan yine o önemli, sade bakışla dedi ki:
Elif. Bunu söyleyenin kendisi komik. Senin eserinin kıymeti her lafın üstünde.
Şubatta Elif pazara gitti.
Sekiz işini götürdü, keten masa üzerine serdi. Yanında bekledi.
İlk müşteri beş dakika sonra geldi: yaşı ilerlemiş bir kadın. Uzun süre işleri inceledi.
Kendin mi yaptın?
Evet.
Belli. Bunda hayat var.
İki masa örtüsü, bir duvar panosu aldı.
Gün sonunda Elifin sadece üç işi kalmıştı. Cebindeki para bir maaş, bir hediye gibi değil, alın teri gibi hissettiriyordu.
Dönüşte Okan, Nasıldı? diye sordu.
Güzel, dedi Elif ve birdenbire neşeyle güldü.
Okan da güldü.
Defne yanlarında oturuyordu, pazardan alınmış simit kemiriyordu. Elif, bana da kuş işleme öğretecek misin? dedi.
Elbette öğreteceğim.
Dışarıda kar fırtınası vardı, yol bembeyazdı. Elif, farlardan önce uzanan o huzurda, sanki fırında yanan usulca bir ateş gibi içten bir sıcaklık taşıdı eve dönerken.
Bahar gelince, konuşulmayan mucizeler oldu.
Okan bir akşam geldi, alışılmış günün dışında. Annesi hemen mutfağa kaçtı; anneler anlar.
Karşısına geçti, bir süre sustu. Sonra:
Ben açık insanım, bilirsin. Düz konuşacağım.
Dinliyorum.
Seninle iyi hissediyorum. Defne de öyle. Hemen teklif etmiyorum ama şu bilinmeli… Niyetimi bilesin isterim.
Elif ona baktı: Ellerine, yavaşça hareket eden güvenli ellerine.
Biliyorum.
Peki?
Benim de içim iyi.
Okan başını salladı, kalktı.
Yarın tekrar uğrarım, uygunsa.
Buyur.
Haziranda Elif Kavaklıya taşındı.
Bir yıl önceki haziran gününden tam bir yıl sonra düğün yaptılar. Kimseye bir şey söylemedi, ama kendisi hissetti bunu.
Düğün dere kenarındaydı. Masaları çimenlerin üzerine koydular, keten örtüler, evde yapılan yemekler, annesinin kapuskalı böreği, elmalı çörek, köyden kim ne yaptıysa Okanın annesi, küçük güçlü Ayten Hanım, sabahtan beri mutfağa liderlik etti, kimseyi boş bırakmadı.
Az davetli vardı. Elifin ailesi, köyden birkaç komşu, Okanın akrabaları, Hülya Abla ve eşi. Defne, mavi elbisesiyle elindeki çiçek buketini ciddiyetle taşıdı.
Davulcu Hasan ağabey gelirken, o kadar güzel çaldı ki herkes ayağa kalktı.
Elif sade, beyaz, kendi elleriyle işlediği bir elbise giydi. Etek ucunda kış boyu yaptığı nakış: kuşlar, yapraklar, sekiz taç yapraklı çiçek. Fulası kendi işiydi, incecik tül üzerinde mavi unutma beni çiçekleri…
Ne restoran masasında yarım kalan duvak, ne şehir Hepsi arkasında kalmıştı.
Mehmet Bey kızını dere kenarına götürüyordu; yüzünde öyle bir ifade vardı ki, Ayşe Hanım dakikasında çantasından mendilini aradı, sonra hatırladı: henüz börekler çıkacak.
Ayten Hanım yeni gelinine usulca fısıldadı:
Sen ona lazımsın, Defneye de. Ama önce kendine lazımsın. Unutma.
Elif sarıldı ona.
Davulcu Hasan yavaş, eski bir türkü çaldı. Herkes dansa kalktı. Okan Elifin elini dikkatle tuttu, sanki en değer belirliymiş gibi. Defne kendi başına, ciddi şekilde ve biraz ritimden uzakta dolaştı.
Irmak parlıyordu. Güneş alçalmış, her yer altın-kırmızı bir huzura bürünmüştü.
Ayşe Hanım, Mehmet Beyin yanında oturuyordu, o da Elifin ellerini tutuyordu, sanki otuz yıl önceki gibi. Kızı hiç ağlamadı, sadece baktı.
Bu anlatılan şeyler kurgudan öte; sadece yaşanır.
Sonbaharda Elif atölyesini açtı.
Okan, evlerinin yanındaki eski ambara bir atölye yaptı: ışık alan pencereleriyle, uzun bir masa, iplik ve kumaş rafları, iyi bir aydınlatma Defne, kapının üstüne kırmızı tebeşirle bir kuş çizdi; biraz yamuktu ama çok canlıydı.
Elif iki çırak aldı: komşunun kızı, on beşlik Derya, nakışa hayran bakışların Elifin yıllar önceki halini andırıyordu; diğeri, elli iki yaşındaki emekli öğretmen Ayla Hanım, ömrü boyunca hep istemiş de vakit bulamamıştı.
Atölyeye bir küçük dükkan da eklediler. Siparişler internetten, çevreden, köy içi, dışı geliyordu.
Bir gün yerel televizyondan çekim ekibi geldi; sonra haber ulusal kanallara kadar düştü.
Elif bunu Hülya Abladan duydu: Elif, televizyondasın! Aç hemen!
Ama o atölyede, öğrencileriyleydi. Sonra bakarım, dedi. Bakmadı. O sırada büyük bir düğün perdesini yetiştirmesi lazımdı.
Aynı anda, yüzlerce kilometre uzakta, İstanbulda on ikinci kattaki yeni bir evde bir kadın televizyon izliyordu.
Ev çok büyüktü. Dediği gibi: yüksek tavan, dev pencereler, şehir manzarası. Mobilyalar lüks, dizayner işi. Gerçek ressamların gerçek tablolarıydı duvarda. Canlı orkideler her hafta değiştiriliyordu.
Sevim Hanım koltukta, üzerinde kaşmir sabahlık, ayağında yumuşak terlik, elinde bir kadeh şarap içmiyordu, sadece tutuyordu.
Kerem iş gezisindeydi. Ya da başka bir yerde. Detay sormaz artık. Oğlunun o düğünden sonra tavrı değişmişti. Konuşmaz, kısa kısa cevap verir, uzağa bakardı.
Nasılsa, geçer.
Televizyonda el sanatları, halk ustaları üzerine bir programdı. Sevim Hanım dikkat etmiyordu. Ancak bir ses duydu; kadın sesi, huzurlu, melodik. Ekrana baktı.
Elif’ti. Açık renkli atölyede, büyük masanın başında, elinde kasnak Saçları toplanmış, kolları sıvalı, yanında öğrencileri. Bir köşede küçük bir kız, deftere bir şeyler çiziyor.
Nakış yolculuğunuz nereden başladı? kameraman sordu.
Anneannemden, dedi Elif gülümseyerek. O, iğne bir alet değil, bir sohbettir derdi.
Röportaj devam etti:
Bir yıldır atölyeniz var. Tüm ülkeden sipariş geliyor. Sizin için burada en özel olan nedir?
Elif düşündü.
Dokununca canlı olan şeyleri, dedi. Elimizde doğan, ruhu olan.
Kamera biraz açıldı, kadraja Okan girdi; Elifin omzuna günlük, alışık bir sevgiyle elini koydu. Defne başını kaldırıp kameraya el salladı.
Elif içten, kahkaha attı. Gerçekti, gözleri kısılarak
Sevim Hanım yerinden kımıldamadı.
Şarap bardağı dokunulmamıştı.
Program devam ederken, başka kadın ustalar, yeni motifler, röportajlar Sevim Hanım onları duymadı. Sadece ekrana, ama orada gösterilmeyen bir şeye bakıyordu.
Kumandayı aldı, televizyonu kapattı.
Sessizlik çöktü. Bu evin daima sessizliğe alıştığını sanırdı, ama değilmiş.
Kadehi yan masa üzerine bıraktı, ellerine baktı. Sağ elinde kendi aldığı pırlanta yüzük; üç yıl önce, kendine armağan, çünkü hediye edecek kimse yoktu.
Taş, ışığı yakalayıp tavanda titrek bir yansıma bıraktı.
O yansımaya baktı.
Elifi düşünüyor muydu? Hayır, Elifi değil.
Acaba elleriyle yaptığı bir şey var mıydı? Satın almadan, planlamadan, sipariş vermeden El emeğiyle, sıcak bir şey? Bir şirket evraka, toplantıya, rakama dönüşünce, ellerin sıcaklığı kalır mıydı?
Kerem? Yetiştirdi tabii, yedirdi, giydirdi, öğretti… Ama aslında hep planladı. Ne zaman baş başa oturup, uzun uzun sustular? Kerem en son ne zaman kendi derdini paylaşmıştı?
Orkideler, porselen kadar soğuk ve beyaz.
Sevim Hanım kalktı. Odaları ağır adımlarla gezdi. Her yerde düzen, şıklık, doğruluk. Ama her yerde… boşluk.
Pencere kenarına dayandı. Şehir ışıklar deniziyle canlıydı. Her pencerede ayrı bir hayat, orada birileri börek yapıyor, kavga ediyor, barışıyor, öğreniyor, gülüyor Yüzlerce kilometre ötede, bir köy atölyesinde, bir kız kumaşla konuşuyordu.
Ne garipsin, dedi Sevim Hanım alçak sesle.
Kime söylediğini kendi de bilmiyordu.
Belki kendine.
Koltuğa döndü. Bardağından bir yudum aldı.
Şarap güzeldi. Pahalıydı. Uzman işi.
Bardağı masaya koydu.
Sonuç? dedi kendine, sessizce. Ne oldu yani?
Her şeyi kitabına göre yaşamıştı. Çalış, ayakta kal, kimseye kendini ezdirme; birinci ol, en iyi ol, başarı ve maddiyat seni tanımlasın!
Hepsini aldı. Ama sonunda, kaşmir sabahlık içinde bir koltukta, pahalı ama boş bir evde, kapalı televizyona bakıyordu.
Yüzüğündeki taş tekrar parladı. Soğuk, tek bir kıvılcım.
Bunun nesine sevinilir ki? dedi yüzüğe. Kırgınlık değil, sadece bir iç geçirerek.
Şehir aşağıda yaşıyordu. Genç sesler, hızlı ve tasasız, uzaklardan geliyordu. Sevim Hanım bakmadı.
Annesini düşündü.
Annesi çoktan ölmüştü. Köylü bir kadındı, şehre genç gelmiş, hayatı boyunca tezgahtarlık yapmıştı. Ellerinde çatlaklar vardı, onları saklamaya çalışırdı.
Sevim Hanım hatırladı: Yazın annesine gider, masa ne varsa kurulur, patates, salatalık, azıcık salam… Annesi ona öyle bir güvenle bakardı ki, mahçup olurdu. Sen benim akıllı kızımsın, elbet başarırsın.
Başardı.
Acaba annesi şimdi ne derdi?
Hayal etmeye çalıştı: Annesi mavi sabahlığıyla, kızının mutfağında. Asla fazla konuşmazdı; yanına oturur, çay demlermiş gibi.
Ne derdi? Belki hiç. Sadece çay koyardı.
Boğazında bir düğüm hissetti. Gözyaşı değildi; yıllardır ağlamayan biri olarak, kuruyan, tuhaf bir ağırlık…
Neyse, dedi kendine, sessizliğe. Neyse.
Kadehi mutfağa götürdü, lavaboya koydu. Camdaki yansımada, bilgili ama yalnız yüzünü gördü.
Mutsuz değildi.
Ama mutlu da değildi.
Eşya fiyatına aşina, gerçek olanın kıymetini ise bilmeyen birinin yüzüydü.
Mutfakta ışığı söndürdü, yatmaya gitti.
Kavaklıdaki atölyede ise o saat son mum sönüyordu. Elif masayı topladı, iplikleri yerlerine koydu, kumaşı katladı. Yan odada Okanın sesi duyuluyordu; Defneyi uyutuyor, ona bir hikâye okuyordu, kızın gülüşü ise derin bir uyku sıcaklığı taşıyordu.
Elif mumu söndürdü.
Ev karanlık, huzurlu, tanıdıktı. İplik, balmumu ve biraz da saman kokusu…
Bir süre pencerede durdu.
Gökyüzü açıktı, ekim yıldızlarıyla. Her biri yerli yerinde, kendi kadar ışıldıyordu.
Sonra evine, eşine, kızına kendi seçtiği hayata yürüdü.



