Kayınvalidenin Köfteleri
Mehmet ve Zeynep tam üç buçuk senedir evliydiler ve bu süre boyunca Zeynepin kayınvalidesinin evine toplamda dört kez gittiği zor söylenirdi. O da bayramlarda, iki saatliğine uğrayıp tekrar İstanbula, kendi evlerine dönerlerdi.
Ama işte bu defa Mehmet bir hevesle geldi: Annesi bu hafta üçüncü kez aramış, özlediğini söylüyor, babasının ahırın çatısını tamir ederken belini incittiğini anlatıyor, bahçenin ot bürüdüğünü, artık halinin kalmadığını söylüyor Mehmet, açık konuşmak gerekirse, pek uslu bir evlattı; annesini her pazar aksatmadan arar, telefonun ucunda hı hı diye başını sallar, annesiyle ters düştüğü konularda bile sorun çıkarmazdı. Şimdi ise akşam yemeğinde sosisli makarnasını çiğnerken, gözleriyle Zeynepe hadi nolur nolur diye bakıyordu.
Zeyno, dedi sonunda, tabağını itip ellerini masaya koyarak, annem bir daha aradı bugün. Bizi tamamen unuttunuz, yüzümüzü hatırlamıyorsunuz, dedi. Şu hafta sonu gidelim mi? Taş çatlasın üç gün kalırız, fazlası yok, bak söz veriyorum, nolur.
Mehmet, cumartesi saçım için randevum var, diye çok da içiyle tutarlı olmayan bir itirazda bulundu Zeynep.
Boşver, ertele onu, dedi Mehmet. Sanki kuaför randevusunu ertelemek bir bakkala uğramak kadar kolay! Annem kırılır, biliyorsun. Sana köfte kızartacağım, börek açacağım diyor, özlemiş bizi.
Babanın beli nasıl oldu? dedi Zeynep, sırf laf olsun diye.
Bir şeyciği yok ya, elini salladı Mehmet, bizimki her zamanki gibi yakınacak bir şey bulur. Velhasıl, konu kapandı, karar verildi: gidiyoruz. Cuma akşamı yola çıkarız, pazar akşamı geri döneriz. Anneme haber veririm, sevinir zavallı.
Zeynep iç çekti. Biliyordu ki Mehmet bir şeyi kafasına koyduysa tartışmak, sakince perdeye tırmanmamasını bir kediye anlatmaya eşdeğerdir; hiç lüzum yok, kabul etmek en iyisi.
Cuma akşamı bir valizi bagaja, poşet dolusu hediyelikleri arka koltuğa yerleştirdiler. Mehmet annesine yumuşacık bir battaniye, babasına ise bir şişe rakı aldı. Sirkeli köyü İstanbuldan iki saat çekiyordu, tabii trafik yoksa.
Zeynep yol boyunca camdan dışarı bakıp yanından süzülen kavakları, Ali Usta gibi isimlerle süslenmiş yol üstü lokantaları izlerken, arabada Mehmetin radyoya eşlik etmesini dinleyip içinden Belki bu sefer güzel geçer, üç gün dediğin nedir ki… diye kendini avuttu. Kayınvalide sonuçta iyi kalpli bir kadındı.
Akşam karanlığında vardılar köye. Evin bulunduğu arka sokak, tek bir sokak lambasının loş ışığında yıkanıyordu. Mehmet aracı çakıl taşlı yola soktu, motoru kapattı. O esnada, bahçedeki verandada lamba yandı, kapı gürültüyle açıldı ve içeriden Emine Hanım çıktı; kısa, tombik, renkli bir önlük giymiş, öyle bir gülümsüyordu ki yüzü şimşek gibi açılmış, neredeyse yarılacaktı.
Mehmetim! diye bağırdı bütün sokağa, tam bir Karadeniz coşkusunda. Yetişin komşular, geldiler! Ben de Gelmeyecekler artık diyordum. Bak, gün boyu köfte kızartıyorum, börek açtım, sabah sekizden beri uğraşıyorum! Zeynebim, obracım, gir kızım içeri, dışarıda ne duruyorsun ayazda?
Zeynep arabadan indi, ceketini düzeltti, yüzüne benden beklenen misafir gülümsemesini yapıştırıp Emine Hanımın sarılmasına kendini bıraktı. Kadından kızarmış soğan ve şöyle hafif baygın bir tatlı kokusu geliyordu ki Zeynepin burnu istemsizce titredi.
Ev bildiğin hamamdan hallice; mutfaktan kızartılmış bir şeylerin cızırtısı ve yoğun koku yayıldı. Oturma odasında şimdiden ince bir tabakta sucuk dilimleri, turşu dolu bir kase, komposto kavanozu, yarım ekmek yerini almıştı. Mehmetin babası, Osman Efendi, televizyonda haberleri izleyip bekliyordu. Kalktı, el sıkışıp:
Hoşgeldiniz evlatlar. Hadi üstünüzü başınızı çıkarın, birazdan sofradayız.
Size köfte kızarttım, diye aceleyle duyurdu Emine Hanım. Masada tabaklar yer değiştiriyor, önlüğün ucuyla sandalyeyi siliyor, her tarafa koşturuyordu. Patates de var, bol soğanlı, bir de sos kavurdum. Mehmetim, sen benim köftemi özledin mi?
Hem de nasıl! Mehmet çoktan montunu çıkarmış, mutfağa dalıp tencerenin kapağını yoklamıştı, annesinin göğsünü gere gere gurur duymasına başka çare kalmamıştı.
Zeynep de üstünü çıkarıp mutfağa geçti. Emine Hanımın mutfağı küçük ama tam ev sıcaklığı görselliğindeydi: Bütün tezgâhlar reçel kavanozları, baharat kutuları, torbalar, tahıllarla, peçeteler ve yığınla tabak kaseyle dolu.
Otur kızım, otur, Emine Hanım iskemleyi silip yanında tuttu, Yoldan gelmişsin, dinlen. Ben şimdi bir koşu işi bitiririm!
Kadıncağız, tencereden tabak alıp yerine koydu, fırını açtı, kızarmış et kokusu patladı, Zeynepin ağzı sulanmaya başladı. Arabada sadece termos kahvesi içmişlerdi, adam akıllı bir şey yemeye fırsat da olmamıştı…
Ve işte o anda Zeynep gördü.
Emine Hanım tezgâhta koca bir kase çiğ köfte harcıyla uğraşıyordu. Yarım kilo kıyma karışımı, on beş kadar yuvarlak köfte, galeta ununa bulayıp, muntazam dizilmiş. Kayınvalide harçtan bir parça alıp top yaptı, avucunda bastırdı. Tam bu sırada, az önce çiğ eti yoğuran eliyle hop diye sol koltuk altına daldı.
Öyle bir hay Allah bir kaşıntı vardı değil; beş parmağıyla cidden, özene bezene kaşıdı, karıştırdı, sonra tekrar hiç yıkamadan, silmeden aynı elle köfte yapmaya devam etti.
Zeynepin midesi fena halde bulandı.
O el, sıradan bir kadın eli; yüzük parmağı şiş, alyans sıkmış, minik kırışıklı, kısa tırnaklı… Az önce koltuk altındaydı, şimdi kıymada. Birazdan o köfteler pişecek, sofrada yenilecek.
Emine Hanımın gönderdiği köfteleri evlerinde pişirip yiyorlardı, Çok nefis, ellerinize sağlık diyerek övgüler düzüyordu Zeynep. Hatta bir keresinde telefonda sihirli köftelerinizin tarifini isterim bile demişti!
Anne, diye seslendi Mehmet, çay var mı? Donduk yolda.
Olmaz mı, hemen demlik koyarım, diye cevapladı köftelere ara vermeden Emine Hanım. Bir taraftan köfte yoğurmaya devam etti. Son birkaçını bitiriyorum, birazdan sofra hazır!
Yine harçtan aldı… Zeynep iyice baktı: Düzgün dizili köftelerin yanında tahtada küçük gri izler vardı. Bu onun hayali miydi, yoksa koltuk altından gelen izler mi? Bir daha göz kırpınca yine sıradan mutfak: tahta, köfte, eller, hayat gayesi…
Emine Hanım, dedi Zeynep, sesi çıkmayacak kadar kısık, yardımcı olayım mı, istiyorsanız köfteleri ben yoğurayım, siz çayı koyun mesela?
Aman kızım, misafire iş mi yaptırılır! dedi kadıncağız, elleriyle de hayretle sallayınca Zeynepin içi bir tuhaf oldu. Otur yahu, dinlen. Ben hallettim sayılır.
Öyle deyip son bir köfte daha yapıp sıraya koydu, sonra ellerini bir bakıp memnun başını salladı, musluktan şöyle üç saniyede yıkayıp, sabun bile kullanmadan, suyunu elinden silkelerken önlüğüne sildi.
Zeynep gördükçe iğrendi.
Kendi kendini avuttu: “Ne var ki yani? Sonuçta insanlık hali.” Kendi babaannesi de hamur açarken kimi zaman saçını düzeltirdi. Hiçbirimiz ölmedik, midemiz bozulmadı.
Ama o sahne gitmemişti aklından; el, koltuk altı, el, kıyma…
Akşam yemekleri küçük, çiçekli muşambalı bir masada kuruldu. Emine Hanım nefis kızarmış köfteleri sahanla getirdi: yanık kabuklu, iştah açıcı, mis gibi soğan ve kıyma kokulu. Yanında mis gibi tereyağında püre, salatalık domates tabağı, turşular, komposto, ekmek. Mehmet iki köfte, bir dağ püre, yanında koca bir turşu dilimiyle midesine bir çırpıda gönderdi.
Off anne, dedi ağzında köfteyle, döktürmüşsün. Efsane olmuş.
Şükür ki beğendiniz, deyip Emine Hanım karşıya oturdu, bir köfte aldı, ekmek kopardı. Ya fazla tuzlu oldu ya soğanı mı az kattım diye dert etmiştim.
Tam kıvam, dedi Mehmet. Ellerine sağlık.
Osman Efendi pek konuşmaz, yemeğini usulca, arada bir kafasını sallayarak yedi. Zeynep onu bildi bileli en uzun konuşmasını motor yağı değişiminde yapmıştı.
Zeynep kızım, niye yemiyorsun? diye sordu Emine Hanım, tedirgin şekilde onun boş tabağına bakarak. Sevmedin mi, çok mu tuzlu?
Yok yok harika, dedi Zeynep, bozulma olmasın diye. Sadece yoldan geldik, midem bulanıyor biraz. Hemen toparlarım, azıcık alacağım şimdi.
Minik bir köfte parçası çatalın ucuyla koparıp ağzına götürdü. Dışı çıtır, kokusu nefis ama o köfteyi yoğuran elin az önce nereye gittiği aklında dönüp durdu, boğazına düğümlendi. Zor bela yuttu, tekrar midesi ağzasına geldi.
Çok lezzetli, deyip tabağını itti. Sadece patates ve turşu alayım, köften harika ama daha fazla yiyemem, harbiden midem bulanıyor.
Ay garibim ya, deyip üzüldü Emine Hanım. Sen patatesini ye, ben sana köfte paketlerim. Fazla yaptım, aç gelirsiniz diye düşünmüştüm.
Mehmet bir bakış atıp hevesle köfteleri yemeye devam etti. Adamda hijyen, el nereye değmiş diye dert yok tabii.
Zeynep ise püreyi çatalladı, turşuyu çiğnedi, içinden Deli mi oldum acaba? diyor. Milyonlarca insan evde anne köftesi yer, elin, kolun nereye değdiğine bakmadan. Ama o elin görüntüsü bir türlü gitmiyor gözünün önünden.
Yemekten sonra Emine Hanım sofrayı topladı. Mehmet babasıyla garaja jeneratöre bakmaya gitti. Zeynep, mutfakta çay demleyen kayınvalidesiyle baş başa kaldı. Çaydanlık antika, emaye, ucunda çatlak var.
Canım benim, dedi Emine Hanım bardaklara çay doldururken, seni böyle hevesle çağırdım diye kusura bakma. Çok sevinip özlüyorum sizi. Şehir, iş güç zor tabii, ama bir annenin için rahat etmez, evladım iyi mi diye merak etmese annelik mi olur?
Hiç kusur olur mu, çok iyiyiz Emine Hanım, deyip bardaktan bir yudum aldı Zeynep. İş, ev, her şey rutinde.
Şükür! deyip kadın kollarını kavuşturdu, Zeynepin yüzüne garip bir ifadeyle baktı. Ama şu köfteleri çok seviyorsunuz diye biliyorum. Mehmet hep der bana, anne bana dondur. Şehirdekilerin hepsi katkılı, bizde organik! Kıymayı da kendim çektiririm kasaptan. Güvenmediğim eti eve sokmam.
Zeynep çayı yudumlayıp ağzını yaktı; bu defa mide bulantısı tekrar yükseldi. Çayın tadında bir şey yoktu ama çayı hazırlayan eller, bardakların nasıl yıkandığı Elini titreyerek bıraktı.
Affedersiniz, biraz başım ağrıyor, odada uzanabilir miyim?
Tabi, git dinlen kızım, dolaptaki çarşafları Mehmet bulur sana, bir ihtiyacın olursa bağır, buradayım.
Zeynep odaya geçti, kapıyı kapatıp yatağa oturdu, Şimdi kusacağım diye düşündü. Koşa koşa tuvalete gitti, zar zor kendini tuttu.
Mehmet biraz sonra döndü, onu yatağın ucunda gömülmüş buldu.
Noldu ya, iyicen rahatsızlandın mı?
Bak şimdi sana bir şey anlatacağım, lütfen ne dalga geç ne kız, tamam mı?
Söyle Zeyno, dedi Mehmet endişeyle.
O da tüm detayları anlattı: el, koltuk altı, kıyma, köfte, mide bulantısı… Fısıltıyla anlattı.
Mehmetin yüzü önce inanmadı, sonra sinirlendi, sonra abla burada napıyorum ben ifadesiyle dondu.
Abartıyorsun biraz, dedi sonunda, annem bilerek yapmamıştır ki! Allah aşkına, bizim köyde hangi kadın elini her kaşıdığında yıkar? Hayat böyle, ev yemeği bu.
Ama yıkamadı elini, Mehmet. Hem de aynı elle kıymaya elledi sonra. Baktım, sabun yok. Sadece sudan geçirdi, önlüğüne sildi. Sonra da hep o köfteler…
E şimdi ne yapacağız? Anne, ellerin pis mi diyeceğim? Kadın gözyaşına boğulur! Bize yıllardır gönlünden koparıp yemek hazırlıyor.
Ben bir şey demem zaten. Ama artık hiçbirini yiyemem, içim kalkıyor.
Mehmet odayı arşınladı, saçlarını karıştırdı (bu, sinirli hâliydi):
Zeyno, abartıyorsun. İnsan hiç elini kaşımadı mı, tükürüğünü sildi mi mutfağında? Ameliyathane mi burası? Eline yüzüne bulaştırırsan delirirsin.
Ben yemek öncesi ellerimi yıkarım, dokunduğum bir şeyden sonra tekrar yıkarım. Böyle olması gerek.
Tebrikler o zaman. Ama annem elli yıldır böyle yapıyor. Ben de bu köftelerle büyüdüm, maşallah taş gibiyim. Hatta en çok sen övdün geçen.
Çünkü bilmiyordum, dedi Zeynep. Şimdi biliyorum. İçimden atamam artık.
Takılma o zaman, diye ellerini açtı Mehmet. Yoksa kafayı yersin, harbiden. Hadi koltuk altıymış! Restoranda yapılanları bir bilsen… Orada neler dönüyor, haberin yokken yiyorsun.
Lütfen, restoran anlatma bana Mehmet. Midem kalkıyor zaten.
İyi, Mehmet omzuna sarılıp oturdu. İstemezsen yeme, anneme de midem bulanıyor derim. Başka bir açıklama buluruz. Ama ona kesinlikle olay anlatılmayacak, kadın yıllarca trip atar.
Taman, başını omzuna koydu Zeynep. Tek isteğim buradan gitmek.
Yarın sabah çıkarız, söz verdi Mehmet. Ateşi yükseldi falan diyeceğim, İstanbula dönmeliyiz. Olur mu?
Olur, dedi Zeynep, ama içinde bir şeyin hâlâ olmadığını biliyordu.
Geceyi dizi dizi seslerle geçirdiler; televizyondan cılız sesler sızdı, Osman Efendi arada öksürdü, Emine Hanım mutfakta tabak çanağı salladı.
Zeynep tavanı izlerken Üç buçuk senedir Mehmetle yaşıyorum ve bunca zaman, bilmeden kayınvalide köftesi yedim diye düşündü. Hatta tarifini sormuş, defalarca övgü yağdırmıştı. Şimdi ise aklından çıkaramadığı tek şey o meşhur sırdı.
Sabah mahvolmuş bir halde uyandı. Mehmet, annesi ve babasıyla mutfakta oturmuş, çay içip gülüşüyordu. Zeynep biraz daha oyalanıp zoraki çıktı odadan.
Ah Zeyno kızım, şaşakaldı Emine Hanım, Mehmet dedi, dün gece ateşlendin mi ne? Hemen sana kendi yaptığım geçen seneden vişne reçelinden çay demleyeyim.
Sağ olun Emine Hanım, oturdu Zeynep. Masanın ortasında, üzeri tülbentle örtülü dün geceden kalma köfteler resmen beni ye diye çağırıyordu.
Yollardaki o kafelerden olmuştur, diye dertlendi Emine Hanım. Adam gibi ev yemeğinden şaşmayacaksınız. Hep diyorum babasına, dışarıda yemeğin sonu bu olur.
Anne, araya girdi Mehmet, biz hiç kafe-mafe uğramadık, sadece termoza kahve koyduk.
E o zaman başka bir şeydir. Bünye hassas olacak, pes etmedi Emine Hanım. Şifa olsun, reçel candır.
Zeynep sıcak çaydan bir yudum daha aldı ama eliyle o ellerin peşini bırakmadı. Bu kafadan çıkmazsa delireceğini anladı. Ya kabullenecek, ya da bir daha asla bu kapıdan girmeyecekti.
Emine Hanım, çok teşekkürler her şey için, ama gerçekten evde dinlensem daha iyi olacak. Mehmet de dönelim dedi zaten.
Hemen mi? üzüldü kadıncağız. O kadar zahire börek açacaktım, Mehmetin en sevdiği lahana çorbası yapacaktım.
Bir dahaki sefere, dedi Mehmet, annesini yanağından öptü. Ben tek başıma iki hafta sonra gelirim, baba ile çatıya bakarız, o zaman köftelerden de, börekten de yerim.
Emine Hanım derin bir iç çekti; bir Zeynepe, bir Mehmete, bir daha Zeynepe baktı ve sanki her şeyi anladı. Köfteyi, koltuk altını, hastalanma bahanesini Hepsini.
Siz bilirsiniz, dedi donuk bir sesle. Dondurucuya çok köfte koydum, size paket yaparım. Bir hafta yersiniz mis gibi.
Zeynepin suratı bembeyaz kesildi ama Çok teşekkür ederim, diyebildi.
Hızlıca hazırlanıverdiler. Mehmet valizleri bagaja attı, Zeynep de Osman Efendinin tok, kuru elini sıkıp Geçmiş olsun, yolunuz açık olsun tebriğini dinledi. Emine Hanım poşeti Mehmete tutuşturdu.
Alın köfteleri, biraz da reçel var içinde. Afiyet olsun.
Sağ ol anne, dedi Mehmet, yanağına kondurup. Emine Hanım ise hiç gülmeden başını sallayıp içeri geçti, arabaya binmelerini beklemedi bile.
Yol boyu Zeynep tek kelime etmedi. Arka bagajda duru duran köfte poşeti sanki arabanın içinde bir canlı, yaşayan bir şey gibi hissettiriyordu. Mehmetin de yüzünden düşen bin parçaydı, vitesleri her zamankinden hiddetli geçiriyor, gözünü yoldan ayırmıyordu.
O köfteleri sen yiyebilirsin, dedi Zeynep, İstanbul girişinde. Hiç umurumda değil. Sadece ben yemeyeceğim.
Farkındasın dimi, annem anladı her şeyi?
Neyin anladı?
Her şeyi. Yemedin diye, sonra hastalığa bağladın, ertesi sabah kaçtık. Akıllı kadın, Zeyno. Kırıldı ama haklı yani.
Peki ya ben? diye çıkıştı Zeynep. Ben haklı değil miyim?
Mehmet cevap vermedi.
Evde Zeynep soluğu mutfakta aldı, her şeyin pırıl pırıl, kutu gibi olduğu tertemiz bir mutfaktı. Kesme tahtaları, kavanozlar, ellerini her seferinde yıkadığı bir düzen. Burada elini yıkamadan yemek yapan yoktu. Burada, koltuk altına gitmiş elle köfte yoğrulmuyordu.
Mehmet poşeti dondurucuya tıkıp kapattı.
Sen yemeyecek misin? dedi.
Hayır, dedi Zeynep. İstemiyorum.
Mehmet hiçbir şey demeden duş almaya gitti. Zeynep lavaboya geçti, sabunu aldı, suyu açtı, ellerini dirseklere kadar köpüklüyor, sanki ameliyata girecekmiş gibi Bir noktada durup başını kaldırdı: Acaba geçmişte olanlar gerçekten temizlenebilir mi?
Bilmiyordu.
Ama bildiği tek şey vardı: Emine Hanımın ellerinden çıkan hiçbir köfteyi tekrar ağzına sürmeyecekti. Ne ricalar, ne sitemler, ne bilmeden yaptı lafları onu buna zorlayamazdı.
Üç gün sonra Mehmet, dört köfteyi tavada kızarttı, püre ve turşu yanında, sofraya koydu.
Sen de ister misin? dedi çatalı köfteden uzatırken.
Hayır, teşekkürler, dedi Zeynep.
Masadan kalktı, salondaki koltuğa oturup televizyonu açtı, sesi biraz artırdı ki Mehmetin köfte kemirdiği sesi duymasın.
Zeynep, o yolculuğun ailelerini değiştirdiğini düşündü bir daha geri dönüşü olmayacak şekilde. Her şey bir el yüzünden Sıradan bir kadın eli, sadece insan gibi kaşındığı için.
Gözlerini kapattı. Bunu düşünmezsem yaşarım, diye karar verdi. Kendi yemeğini kendin yapar, kimsenin elindeki sırları sorgulamaz, hayatına bakar.




