Sorumluluk bilincin yok, anne. Başka yerde çocuk yap.
Esra henüz on yedi yaşındayken, Berk ile evlendi. Liseden mezun olur olmaz, bir ay geçmeden parmağında yüzük, karnı da öyle çabuk büyüdü ki, komşular kendi aralarında kız hamileyken evlendi vallahi, kesin öyle diye fısıldaşırlardı.
Kızları olunca adı Elif koydular ve Esra, kayınvalidesi Nevin Hanımın evinde yaşamaya başladı. Aslında Nevin Hanım başka bir dairede, tramvayla iki durak ötede oturuyordu ama genç ailenin her adımını kontrol etmeyi kendine görev sayardı. Ev büyük, üç odalı, yüksek tavanlıydı ve eşyalar, Nevin Hanım’ın eski, neredeyse 80li yıllardan kalma mobilyalarıydı. Esra o dört duvarda hep misafir gibi hissetti; kısa süreliğine gelmiş ama nedense yıllarca kalmış bir misafir gibi.
Elifi büyütmek Esraya mutluluk veriyordu. Alt bezleri, minik patiğini giydirmek, uykusuz geceler, ilk diş, ilk adım, ilk anne kelimesi… Esranın kalbi sevinçten parçalanırdı. Fakat Elif sadece annesiyle değil, her gün gelen Nevin Hanımla ve Berkin ablası Ayşegülle de büyüdü. Ayşegül aynı evde, mutfağın yanındaki küçük odada kalıyordu. Berkten beş yaş büyük olan Ayşegül, hep sıkı sıkıya bağladığı saçlarıyla ve sanki her şeye burun kıvırırmış gibi yüzüyle, dik başlı bir kadındı. Nevin Hanım da Ayşegül de hayatı en doğru şekilde bilen, çocuk nasıl yetiştirilir, yemek nasıl yapılır, çamaşır nasıl yıkanır, kocaya nasıl davranılır dersini herkese verecek türden kadınlardı.
Esra, neden Berke arkadaşlarıyla garaja gitmesine izin veriyorsun? diye Nevin Hanım dudaklarını büzerek sorardı. Rahmetli eşim, işi bitince eve gelirdi hep. Ona altın kural koydum: Aile daima önce gelir.
Esra sessiz kalmayı tercih ederdi; kayınvalidesiyle tartışmak anlamsızdı. Nevin Hanım tek bakışla her tartışmayı bitirirdi. Hemen ardından Ayşegül eklerdi:
Esra, en çok Elife dikkat et. Doğru düzgün gelişsin. Ona yaşına uygun kitaplar getirdim. Şimdiki çocuklar çok laubali, ama anneden gelir bütün bu şeyler.
Ve Esra da kontrol ederdi; Elif Ayşegülün kitaplarını okur, Nevin Hanımla müzeye gider, Nevin Hanımın bulduğu özel hoca sayesinde İngilizce çalışırdı. Kısacası örnek bir kızdı, okumayı seven, ciddi. Komşular tıpkı gençliğinde Nevin Hanıma benziyor derdi.
Berk ise sessiz, göze batmayan, fabrikada mühendis olarak çalışan, işten sonra arkadaşlarıyla bira içip maç izlemeyi seven bir adamdı. Esranın ona karşı sevgisi, on yılın ardından iyice alışkanlığa dönüşmüştü. Tüm kavgalar yapılmış, tüm kırgınlıklar dile getirilmiş ve artık kimsenin rol yapmasına gerek yoktu. Berk de Esrayı severdi ama sevgisini sessiz ince hareketlerle gösterirdi; yatağa çay götürür, Esra uyurken erken kalkıp kahvaltı hazırlar.
Nevin Hanım oğlu Berke karşı soğuk bir korumacılık gösterirdi; oğlunun hala büyüyemediğini düşünür, çoğu zaman Esranın yanında yüksek sesle:
Berk, artık biraz özgüvenli ol, hep gölgede geziyorsun. Karın bakıyor, adam mı var çocuk mu karşımda anlamıyor, derdi.
Berk cevapsız kalır, omuzları düşerdi. Esra ise geceleri yanında yatarken onun başını okşar, fısıltıyla: Onları dinleme, sen iyi birisin, en iyisisin derdi. Berk cevap vermez, sadece derin bir iç geçirip uykuya dalardı. Esra ise saatlerce tavana bakıp düşünürdü; sevdiğin insanı annesinden dahi koruyamamak çünkü ev senin değil, hep bir misafirsin burada.
Elif on üç yaşına bastığında Nevin Hanım ciddi hastalandı: pankreas kanseri. Haberi alınca ağlamadı, sadece her zamankinden daha sıkı dudaklarını büzüp notere giderek mirasını düzenledi. Malını adilce böldü: Kendi yaşadığı, merkezi iki odalı daireyi kızı Ayşegüle, Esra, Berk ve Elifin yaşadığı üç odalıyı ise oğlu Berke. Kendi açısından adil; herkese birer ev, kimse kırgın kalmaz.
Ama hayat farklı plan yaptı. Bir ay sonra Berk, fabrikanın çıkış kapısından her zamanki gibi çıktı, durağa geçti, yaya geçidinde bir araba çarptı. Direksiyonda genç bir kadın, dikkatini dağıtmış Hep öyle yazarlar ya tutanaklarda. Esrayı arayan Ayşegüldü. Gözleri yaşlı, sesi titrek:
Esra, Berk artık yok. Araba çarptı, ambulans geldi ama yetişemediler. Morgda teşhise gelmelisin.
Esra nasıl gittiğini, Berkin yüzüne nasıl baktığını, hangi evraklara nasıl imza attığını hatırlamıyordu bile. Elif o gün Nevin Hanımda kalmıştı. Esra döndüğünde ev bomboştu. Bir kanepede sabaha kadar oturdu, gözünü bile kırpmadan.
Nevin Hanım oğlundan iki ay fazla yaşadı. Doktor hastalık hızlı ilerledi, kimyasal tedavi işe yaramadı, vücut güçsüz dedi, fakat Esra biliyordu: Nevin Hanım oğlunu kaybedince yaşama hevesini de kaybetmişti. Ders verse de, eleştirse de, Berk onun çocuğuydu. O gittikten sonra o çelik gibi kadından eser kalmamıştı; birkaç haftada hastane yatağında hareketsiz, küçücük, gözü bir noktada kayık bir yaşlıya döndü. Ölmeden önce noteri tekrar çağırıp vasiyetini değiştirdi. Üç odalı evi oğluna değil, torunu Elife bıraktı.
Elifin evi, dedi hasta kadının sesiyle Ayşegüle. Sen evini alacaksın. Ama Elife sahip çık, annesine benzeyip yoldan çıkmasın. Esra iyi kadındır ama zayıf, Elife sert bir el gerekli.
Ayşegül başını salladı. Suratında tek mimik oynamadı; annesinin kızıydı, aynı kuralcı, aynı katı.
Esra, kızı Elif ile evde baş başa kaldı. Resmi olarak bu daire Elifin olsa da, Elif henüz on dört, vasisi Esraydı; yani yine birlikte yaşıyorlardı. İlk yılları Esra bunun üzerinde bile durmadı. Zaman yoktu, çalışması, kızını büyütmesi gerekiyordu.
Beş yıl böyle geçti; iş, kaygı, geçinme telaşı Elifin yaşıtlarına göre hiçbir eksiği yoktu; iyi kıyafetleri, güzel telefonu, özel dersleri Esra asla şikayet etmedi, etmeye de alışık değildi. Ne gerekiyorsa yaptı. Elif büyük bir başarıyla, devlet bursuyla üniversiteye girince, Esra gözyaşlarını saklayamadı; çabalarım boşa gitmemiş dedi. Elif ikinci sınıftan itibaren çeviriler yaparak para kazanıyordu bunun için Nevin Hanıma ve Ayşegüle teşekkür borçluydu.
Tam hayat düzene girmiş, Esra artık biraz da kendi hayatımı düşüneyim demişti ki, Gökhan ile tanıştı. Tanışmaları bir otobüste, Esranın ağır poşetlerini tutmasıyla oldu. Sohbete başladılar, Gökhanın komşu binada çalıştığı, Esradan on üç yaş büyük olduğu, iki yetişkin çocuğu ve beş yıldır felçli yatalak bir eşi olduğunu öğrendi. Gökhan eşine kendi bakıyordu.
Ben kahraman değilim, dedi üçüncü buluşmada parkta otururken Esranın elini tutarak. Onu bırakamam. Yıllarım birlikte geçti, iki çocuk annesi. Ama neyi beklemeyi, neyi umut etmeyi, neye sevinmeyi unuttum. Sen gelince hatırladım.
Esra onu anlıyordu. Otuz sekiz yaşındaydı ve o yaşta kimse at üstünde prens beklemiyordu. Elindekini kabul ediyorsun.
Başta Elife anlatmadı. Bir süre sakladı. İşten geç geliyorum, arkadaşa gidiyorum deyip geçiştiriyordu ama Elif akıllı ve dikkatliydi; annesinin değişimini hemen anlamıştı. Bakışların yumuşaması, yüzünde daha sık beliren gülümseme Bir gün Esra yeni aldığı elbiseyi dolaptan çıkartırken Elif gözünün içine bakıp sordu:
Anne, hayatında biri mi var? Sen kendine harcamaya başladın, yeni elbise, parfüm Konuş.
Esra utandı, kızararak her şeyi anlattı; Gökhanı, felçli eşini, gerçek sevgisini.
Elif dinledi, yüzü giderek sertleşti, soğudu. Konuşma bittikten sonra, tıpkı Nevin Hanım gibi korkutucu bir yetişkin sesiyle şunu söyledi:
Anne, ne söylediğinin farkında mısın? Başkalarının kocasını anlatıyorsun. Bana dürüstlüğü, iyiyi kötüyü öğreten annem, şimdi başkasının kocasının peşine gidiyorum diyor. Farkındasın, değil mi?
Elif, anlamıyorsun, diye araya girdi Esra. Fakat Elif keserek:
Gayet iyi anlıyorum. Yalnızsın, sıcaklık istiyorsun, salak değilim. Ama sınır var anne, evli adam sınırı. Sen on sekiz değilsin ki böyle bir hataya düşesin.
Esra kızının bu tepkisini gençlik heyecanına verdi. Elif hâlâ her şeyi siyah-beyaz gören bir dünyada yaşıyordu.
Yine de Esra ve Gökhan saklı gizli görüşmeye devam etti. Gökhanın bir arkadaşının haftalarca boş olan yazlık evi ya da bir geceğine kiralanan küçük daireler Esra, bunun gençlikte kurulan hayallerden olmadığını biliyordu ama artık yirmilerinde değildi ve kısacık anların değerini biliyordu.
Bazen diyorum ki, diyordu Gökhan bir akşam, yabancı bir dairede birlikte yatarken, hak etmiyorum seni ya da mutluluğu. Eşimin başında oturuyorum, sana geliyorum Bu kötülük değil mi?
Kötü, derdi Esra dürüstçe. Ama yine de bekliyorum seni, yargılamıyorum. Ben kimim ki yargılayayım?
Sen çok iyisin, derdi Gökhan omzunu öperken. Hayatımdaki en iyi insansın, Esra. Seni asla bırakmayacağım. Ne olursa olsun, yanında olacağım.
Ve Esra buna inanmak istiyordu. Çünkü yıllarca yalnız, çalışıp yorulmuş, kimsenin iyi ki varsın demediği bir kadına en çok bu güven gerekiyordu.
Esra hamile olduğunu anladığında, sanki ayaklarının altındaki zemin kaydı. Önce inanmadı, üç kere test yaptı. Sonra kadın doğumda kan tahlili verdi. Doktor, Hamilesiniz, henüz altı haftalık, kalp atışı var, şimdilik her şey yolunda dedi. Esra odayı sessizce terk etti, hastane bahçesindeki banka oturdu ve hem mutlu, hem korkmuş, hem umutsuz hem de umutlu bir şekilde gözyaşı döktü.
Bunu Gökhana nasıl söyleyeceğini günlerce düşündü. Hem sevinecek mi, ürkecek mi, kaçacak mı? Eşi evde yatalak, çocukları kocaman, parasal anlamda zor Gökhan iyi insandı, bırakmazdı ama Esra, onun korkacağını hissediyordu. Başa çıkamayacağı biri daha
Ama en çok Elife söylemekten korkuyordu. Doğru anı bekledi, geciktirdi O an hiç gelmedi. Sonunda bir akşam, Elif evden dönünce mutfakta karşısına oturdu ve doğrudan söyledi:
Elif, sana bir şey söylemem lazım. Hamileyim.
Elif elindeki fincanla donup kaldı.
Evli bir adamdan mı? dedi kısık sesle.
Gökhandan, evet. O baba olacak.
Tahmin etmiştim, Elif acı bir tebessümle başını salladı. Anne, aklın başında mı? Otuz sekiz yaşındasın, iki işte çalışıyorsun, ben ancak üniversiteye girdim, zar zor rahatladık; bir de bir de yine mi çocuk doğurmaya karar verdin? Üstelik kendi eşini bırakamayan, sana aile vaat etmeyen bir adamdan?
Elif, bu benim hayatım, benim çocuğum, senden izin istemiyorum, dedi Esra sesi titreyerek.
Benden de isteme, Elif ayağa kalktı. Ama şunu bilesin, anne. Bu evde, BENİM evimde, senin başkasıyla çocuk yapmana izin vermem. Bu ev bana, babaannemden kaldı, sana değil.
Esra bir anda soğuyup yere çakıldı gibi hissetti. Karşısında küçücük bir kızı değil, nevi şahsına münhasır, adeta Nevin Hanımın genç bir hali ve Ayşegülün sesiyle konuşan bir yetişkin vardı.
Elif, sen ne diyorsun? Esra ayağa kalktı, ayakları titriyordu. Burası bizim evimiz, seni bu evde ben büyüttüm…
Sen bu evde, babam hayattayken yaşadın, Elif sözünü kesti. Babam ölünce, babaannem seni kovabilirdi ama ben küçüktüm, ona acıdı, burada kalmana izin verdi. Ama ev her zaman benimdi, anne. Anlamıyor musun? Benim. Seni kovmam; sen annemsin, başın her zaman bu çatıda, ama çocuk yapıp yeni bir hayat kurmak? Onu burada yapamazsın. Kendi hayatını kurmak istiyorsan, çocuğun babasıyla git, ondan ev, düzen iste.
Elif, nasıl böyle konuşabiliyorsun? Ben seni erken yaşta doğurdum…
Beni on sekizinde düşünmeden doğurdun ve şimdi aynı hatayı tekrarlıyorsun, dedi Elif. Üstelik adam evli, karısı yatalak. Ya korkup kaçar, yanında olmazsa? O zaman ne yapacaksın? İki işte çalışan bir kadın, kırk yıllık yorgun bir anne. Sana yardım da etmem, kendi hayatım var.
Yardım etmeyecek misin? Esra acıyla sordu, gözlerinde boğulmuş yaşlar. Sen benim kızımsın, tek canımsın. Biz bir aileyiz, el birliğiyle üstesinden geliriz, seni anlayacağını sanmıştım.
Mutlu olacağımı mı sandın? Elif acı bir şekilde güldü. Kırk yaşındasın neredeyse, yeni bir çocuk… Onu kim büyütecek? Sen mi, iki işin arasında? Ben mi bakacağım, sen işteyken? Hayır! Sorumluluğunu bana yükleme. Aklınla değil, kalkan hislerinle hareket ediyorsun, sonuçlarını kendin taşı.
Tıpkı Ayşegüle ve Nevin Hanım’a benzedin, dedi Esra iç geçirdi. Hepiniz her şeyi en doğru bilen, ben ise arada kalıp duran bir fazlalıktım zaten.
Anne, abartma, dedi Elif bir yetişkinin yorgunluğuyla. Kimse sana kapıyı göstermiyor. Ama şunu anlaman lazım; benim yolum ayrı. Senin her kararına göre hayatımı şekillendirmem. Çocuğu ister misin? Doğur ama başka yerde. Ben burada kendi huzurumu isterim, başka çocuk istemem.
Yabancı mı? Esra ellerini göğsüne bastırdı. O benim çocuğum, SENİN kardeşin, kanın!
Hayır, Elif ağlamaya başladı, ilk kez gerçek yaşlarla, ama Esra artık hangi duygunun sahte, hangisinin gerçek olduğunu bilmiyordu. O SENİN çocuğun, benim değil. Bez/alt değiştirmek, hayatımı alt üst etmek istemiyorum. Bu benim başlangıcım, üniversitem, kariyerim
Esra yere çöktü, gözyaşı içindeydi. Perdeden, tıpkı Elifin beş yaşında başını boynuna yaslayıp Seni herkesten çok seviyorum, anne dediği eski günler geçti.
Ben hata değilim! dedi Esra kendine duyuramayacak kadar kısık bir sesle. Ben senin annenim…
Ama diğer odadan televizyon sesi yükselmeye başlamıştı bile. Konuşma bitmişti. Kızı, artık yeni hayatına dönmüştü.
Karanlıkta bir süre yattı, ve ne yaptığını anlamadan eline telefonu aldı. Gökhanın numarasını çevirdi. Gökhan uykuda değildi, eşinin başındaydı.
Gökhan, hamileyim. Sana sorum olacak. Bize ev bulabilecek, maddi açıdan bakabilecek misin? İlk yıl ben çalışamasam da? Lütfen bana dürüst ol.
Gökhan derin derin nefes aldı, ardından mahcubiyetle:
Esra, bak Benim durumumu biliyorsun. Eşim bana muhtaç, ilaçlar, bakıcılar, para çok az Çocuklar da yeni yeni ayakta duruyor. Daire tutmak, seni geçindirmek Yetişemem Esra, olmaz. Destek olmaya çalışırım ama büyük bir şey vaad edemem.
Küçük destekler diye tekrarladı Esra, artık anlamıştı.
Esra, bak, konuşalım, beraber bir yolunu buluruz
Konuşmayı kapadı, vedalaşmadan. Sabah ışımadan kıpırdamadan yatağa uzandı. Buzdolabı uğultusu, uzakta havlayan bir köpek Gün ağırırken üstüne başını giydi, pasaport ve kimliğini aldı, evden sessizce çıktı. Kadın doğuma iki saat bekledi. Sırası gelince doktoruna, sakin bir şekilde:
Hayır, takip istemiyorum. Kürtaj için geldim, dedi.
Doktor başını eğdi, usulca saati yazdı. Esra dışarı çıktığında ciğerleri yakan bir soğuk vardı. Merdivenlerde elleriyle yüzünü kapatıp ağladı. Hamile kadınlar, bebek arabalarıyla kadınlar yanından geçiyordu; kimse ona bakmıyordu bile.
Ve Esra o gün anladı ki, insan bazen en yakınındakini bile kaybedebiliyor; bir ev ya da bir isim, bir kan bağı, annenin yüreğinde bitmeyen bir sevgiye dönüşemeyebiliyor. Hayatta, başkalarının doğrusuyla yaşarken, kendi iyiliğinin ve gerçeklerini korumak da bir cesarettir. Şefkat, bazen vazgeçmeyi de bilmektir.




